Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Chroma'nın bitmek bilen kepek problemi (Elma sirkesi)

Tıpkı Neşe gibi benim de yıllardır bitmek bilmeyen bir kepek sorunum var. Az buz değil, 10-12 yıldan bahsediyorum burda. Ama Neşe'nin kepek sorununu çözen marka ve bu sorunu çözdüğünü iddaa eden diğer markalar bende hiç bir işe yaramadı. Dermatologlara gittim, eczanelerde satılan özel şampuanlardan kullandım, kuaförlerde uygulanan serum tedavilerini yaptırdım ama sonuç hep hüsran. İşe yarayanlar da en fazla 10-15 gün etkili idi, sonra hoop herşey eski haline dönüyordu.

Kepek konusu doğal olarak en çok gittiğim kuaförlerde muhabbet konusu olur, hepsinde dönen klasik muhabbet ise şu şekilde ilerler:

K: Saçınızda kepek var.
C: Evet, biliyorum. Yıllardır var.
K: Çok sıcak suyla mı yıkanıyorsunuz?
C: Hayır, hatta ılık bile sayılır.
K: O zaman tam durulamıyorsunuz!
C: Hayır, şakır şakır duruluyorum.
K: Allah allah?
C: Kepek değil zaten o, kepeği felan aşmış bir şey.
K: Bizim ... markasının bir serumu/şampuanı var, uygulayalım mı?
C: (80-100 milyon isteneceğini ve işe yaramayacağını bildiğim için) Sağolun, ben barıştım kepeklerimle, alıştık birbirimize.

Maşallah, oldukça gür saçlarım var. 2 kişiye rahat rahat yeter. Bir de uzerine kalın telli olunca kafa derisinin nefes alması zorlaşıyor. Ve görünüşte kepek gibi olan ciddi bir mantar enfeksiyonunun gelişmesine oldukça ideal bir zemin hazırlanıyor. Es kaza "kepek şampuanı" olduğunu iddaa eden şampuan veya normal şampuan -ve daha da kötüsü ucuz şampuan- kullanırsam eğer, daha 3 saat geçmeden kafaderisi kaşınmaya başlar. Ertesi gün minik yaralar oluşur vs vs. Bu nedenle, kuaförlerde satılan ve şişesi 50 TL olan özel şampuanlardan kullanıyorum yaklaşık 4-5 yıldır. Ki onlar da tam olarak işe yaramıyor. Gardolabının % 80'i siyah bluz-gömlek vs'den oluşan birisi için kepeğin ne kadar rahatsız edici olabileceğini tahmin edersiniz.

Bu soruna karşı bir çok bitkisel tedavi yöntemi duydum ama üşengeç bir insan olmamdan dolayı, taze bilmemne kabuğunu suda kaynat, içine azcık şundan koy, banyo sonrası bunla durula, efendim bi de havluya sar, yarım saat beklet türü uygulaması bi dolu zahmet gerektiren şeylere hiç girişmedim. Zira işe yarıyor bile olsa biliyorum ki ben o işi yaparken ruhum daralır ve en fazla 2 kere uygularım.

Ama geçen hafta internette okuduğum birşeyi hem çok pratik hem de olduça ucuz olmasından dolayı denemeye karar verdim. ELMA SİRKESİ! Marketten aldığım elma sirkesini kolonya şişesi gibi ucu ince bir şişeye boşalttım ve banyo sonrası saça direk döküp saç derisine masaj yaptım, 3-5 dk bekleyip duruladım. Sonuç hakikaten inanılmaz! Daha henüz 2 kere yapmama rağmen kepekler gözle görülür derecede azaldı, kaşıntı kalmadı. Kokusuysa çok dayanılmaz değil, kimyager olduğum için herhalde, alışığım ya kötü kokulara, beni pek rahatsız etmedi banyoda. Zaten saç kuruyunca koku felan kalmıyor. Kocam hiç farketmedi bile kokuyu :) Saçı yumuşatması da ekstra bonus gibi oldu.

Artık evde elma sirkesi eksik olmayacak. Yıllardır canımı sıkan bir problemin çözümünün bu kadar basit, ulaşılabilir ve uygulanabilir olması nedeniyle sevinmiş olmakla birlikte, gittiğim kuaförlerin ve dermatologların hiç birinin bu konuda birşey bilmiyor olduklarını ve "çözüm", "tedavi" adı altında bir sürü para harcattıklarını düşündükçe sevincim kursağımda kalıyor.

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

İstanbul'dan kısa kısa




Sahneye biraz uzaktık ama oradaydık! Aslında bulunduğumuz noktadan gayet net gözüküyordu sahne. Yanıbaşımızda Yekta Kopan vardı. Cep telefonu ile çektik, görüntü kalitesizliği ondan. Kuruçeşme Arena'da kamera yasağı olduğu için götürmedik (keşke götürseymişiz). Adamların üstüne nur inmiş gibi gözüküyor :)) Umuyorum biz de 60lı yaşlarda onlar kadar hareketli olabiliriz.

Son bir haftayı İstanbul'da geçirdik. Bolca akraba ziyareti, İstiklal'de turlamaca, Nev-i Zade'de içmece, trafik, kalabalık, Ortaköy'de çay, Metrobus, Kınalı ada manzaralı terasta şarap, trafik, kalabalık, Büyükçekmece sahilinde turlamaca, kuzenler, yiğenler, trafik, kalabalık vs vs :)

Bütün bu keşmekeş içerisinde parıldayan bir şey yaptık:


Şurada yazan günden beri bakıp bakıp iç geçiriyordu. Sonunda karar verdik, gidip Tünel'de Zuhal Müzik'ten aldık geldik :)

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

O'na



Get this widget Track details eSnips Social DNA


Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am home again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am whole again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am young again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am fun again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you

Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am free again.
Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am clean again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you


2 sene önce bugün, bu şarkı eşliğinde, hiçbir baskı altında kalmadan, iyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta O'nu eşim olarak kabul ettiğimi cümle aleme ilan ettim. İyi ki de etmişim.

Gerçek şu ki ben, 16 Aralık 2005'de, yani birlikte birşeyler yaptığımız ilk gün, hayatımın o günden sonraki dönemini hep O'nunla geçireceğimi hissetmiştim. Artık herşeyin farklı olacağını, eksik parçaların tamamlandığını, kendimi hiç yalnız hissetmeyeceğimi daha o akşam anlamıştım. Yaptığı herşey, söylediği her söz, dinlediği şarkılar, yaşam tarzı, düşünceleri o kadar tanıdık ve o kadar "benim gibi"ydi ki, daha o akşam kendi kendime "demek bugüne kadar yaptığım, yaşadığım herşey O'na hazırlık içinmiş" diye düşünmüştüm.

Geçen zaman hislerimi azaltamadı, aksine O'na olan sevgim ve ihtiyacım her geçen gün biraz daha artıyor.

Hayatıma girdiği ilk günden beri en ufak bir pişmanlık hissetmedim. Elbette herşey hep güllük gülistanlık, toz pembe ilerlemedi ama yaşadığımız hiçbir sorun moralimizi 1 saatten fazla bozmayı da beceremedi. Gelecek ne getirir bilemeyiz elbet ama içimden bir his daha uzuuun yıllar hep daha iyiye doğru ilerleyeceğimizi söylüyor. Tıpkı ilk akşam "sen bu adamla çok mutlu ve huzurlu olacaksın" diyen ses gibi.
Fotografı Lomo Action Sampler ile çektim.

Pazartesi, Haziran 22, 2009

Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor farketmesen de

Son zamanlarda bir geç kalmışlık, bir yetiştirememe korkusu, bir herşeyi yapma, her yere gitme hevesi kapladı beni. İlk ne zaman bu hissiyata kapıldım hatırlamıyorum.
1978 doğumluyum. Yani, yaş olmuş 31. 1-2 sene öncesine kadar "daha çok gencim" duygusu varken, şimdi ise zaman hızla geçmekteymiş, bir takım şeyleri yapmak için artık çok geç olmuş gibi hissediyorum.
Metabolizmamın yavaşladığını ve yaşlanmaya başladığımı gün geçtikçe artan kilodan farkediyorum mesela. 8 sene önce 53 idim. Her istediğimi yer, diyet yapanlara şaka yollu takılırdım. 5 sene önce 56 idim, aradaki 3 kiloyu sıkça yediğim Adana kebaba bağlardım. Şu anda 60 oldum. Üstelik de ayda bir kebap yiyorum, ekmeği neredeyse tamamen bıraktım vs vs. Ama aynen annemin yıllardır dediği gibi: "Artık ne yesem yarıyor!"
Amaaan, ne demiş şair: Yıllar geçermiş, geçsin, ruhumuz genç ya :))

-------------------------------------------------------------


Henüz gebe değilim, bazı ufak sağlık problemleri nedeniyle biraz ertelemek zorunda kaldık. Çok şükür şu an iyiyim ama öyle hemen olmuyormuş bu iş. Her an olabilir ama aylarca olmayadabilir :) 5 ay, 6 ay, 1 sene veya daha uzun sürebiliyormuş. (Zaten doktorlar 1 hatta 2 sene boyunca herhangi bir tedavi uygulamayı uygun bulmuyor.)


Aslında oluşması gereken şartların tümünü düşününce hakikaten bir "mucize" bu gebelik. Olmaması, erkekte veya kadında herhangi fizyolojik bir sağlık problemine bağlı olmayabilir, psikoloji de pek önemli. Hiç bir sorun olmadığı halde yıllarca hamile kalamayan, "amaan, yetti artık istemiyorum" dediği ay hamile kalan yüzlerce kadın var.
Biz de moralimizi bozmamaya çalışıyoruz. Durmak yok, yola devam! Ve hatta, en az 3 tane!


Hamile kalmak yetmiyor, doğuma kadar geçen sürede de birçok problem yaşanabiliyor. İlk 3 ay pek kritik. Düşüklerin büyük kısmı bu dönemde oluyormuş (Ki benim çevremde de var böyle kötü tecrübeler yaşayan sevdiğim insanlar).
-------------------------------------------------------------

Uzunca bir süredir kedi sevesim var, hatta eve getiresim vardı. Toxoplazma IgM ve IgG negatif çıktığı için herhangi bir gebelik ihtimaline karşı sokak kedilerini sevemiyorum. Bir dönem kedi beslemiş, aynı yatağı paylaşmış, bir sürüyü kediyi öpüp okşamış bir insan olmama rağmen toxo ile hiç karşılaşmamışım, dolayısıyla bağışıklık sağlamamışım. Ama şu ilanı görünce güzelliğe dayanamadım ve hemen mesaj gönderdim.


Eğer kedicik evde kuru mama ile besleniyorsa, çiğ et yemiyorsa, parazit aşıları düzenli yaptırılıyor ve de hiç sokağa çıkmıyorsa o kedicikten insana toxo bulaşma riski neredeyse "SIFIR". Çiğ ete dokunmak, iyi yıkanmamış meyve sebze yemek çok daha tehlikeli aslında toxo açısından. Şurda, şurda, şurda ve şurda bu konuyla ilgili bazı yazılar var. Yani evde kedi besleme konusunda benim içim çook rahattı. Ancak çevremdekilerin (özellikle de 2 annenin) olumsuz tavır ve düşüncelerinden dolayı vazgeçmek zorunda kaldım :( Kimse benimle aynı görüşte değildi. Anlatmaya çalışsam da nafile.

Minik Duman halen ilan sahibinde. Telefonla konuştuk, istediğim zaman gidip sevebileceğimi söyledi. Sıpaya o kadar alışmışlar ki, muhtemelen vermekten vazgeçeceklermiş.

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Yaz geldi

Tatil planları sarpasardı. İngiltere iptal. Şu an hiçbir karar alamıyoruz. Başka ihtimaller çıktı ortaya ama şartlardan biri için sınırdayız, nihai karar için YÖK'ü bekliyoruz (zira, sevgilim eşim bir arş. gör.). Yıllık izin hakkımı harcamak istemiyorum çünkü eğer tamam derlerse bir müddet yurtdışında olabiliriz.

7 yıldır Adana'dayım, ilk 4 sene alışamamıştım, sevememiştim burayı. Sonra kabullenip sevmeye başladım. Bu sene ise bir başka güzel sanki buralar. Bahar dönemi müthişti. Bol yağmuru görünce toprak coştu kudurdu resmen! Her yer rengarenk çiçekler, yemyeşil bitkilerle doldu bu bahar. Sanki bıraksan Amazon ormanlarına dönecekmiş havası vardı Adana'nın. Şimdi diyeceksiniz ki, e bir foto koy da görelim. Haklısınız, lakin ben bu güzellikleri mest halde izler iken fotograf çekmeyi hiç akıl edemedim! Sıcaklar kendini iyice hissettirmeye başladı, bitkiler sıcaktan sararmadan bir fotograf çekip koyacağım buraya.

Fotograf demişken, fotograftan hiç anlamayan ben geçen hafta gittim bir Lomo action sampler aldım. (Aslında bi yere gitmedim, sahibinden.com'dan aldım.) Basit makineler olduğunu biliyordum da bu kadar basit olduğunu tahmin etmemiştim :) Basitlikten kastım kullanım kolaylığı değil, bildiğiniz eski tip analog makinelerden. Klasik fotograf filmi takılan, düğmeye bastıktan sonra cırt cırt sarmayı gerektiren bir makine (makine de denmez buna, basbayağı oyuncak, o kadar basit yani yapısı). Dijitalden sonra bunu kullanmak zor geldi. İlk birkaç çekimden sonra yanlışlıkla makinenin altındaki düğmeye basıp içteki filmi serbest bıraktım, noluyo yahu diyerek kurtarmaya çalıştım, iyice saçmalayınca kapağı açıp çekilen pozları yaktım vs.

Lomo'yu şurda anlatmış Dinemiz, zaten ben de ondan sonra heves ettim (yazıya "Lomo alacağına iki çeyrek al" diye yorum yapan şahsiyet benim). Dinemiz'deki balık gözü modeli, bendeki ise tek çekimde birbirini takip eden 4 minik foto elde edilen "action sampler". Alette vizör yok. Tam olarak neyi çektiğinizi bilmiyorsunuz. Flash, diyafram, ISO miso ayarı yok. O nedenle gündüz vakti gün ışığında, hatta öğlen 1-4 arası çekmek gerekiyormuş. Şurda birkaç örnek var. Bakalım, becerebilirsem eğer çekmeyi, bastıktan sonra paylaşırım burada.

Çok sevdiğimiz iki arkadaşı ("kanka" da diyebiliriz kendilerine) evlendirdik hafta sonu. Üstelik de komşu olduk :) Ee, kankalık kolay değil, epey bi koşturduk haftasonu ama güzel oldu. Şöyle kocaman bir ekip olduk artık:

Ekipte gözüken hatunlardan biri bugün-yarın doğuracak. Diğer 3 hatun ise 6 ay evvel 1'er hafta ara ile doğum yaptılar. Düğüne gelmektense büyükannelerinde viyaklamayı tercih eden bu 3 küçük adam bizi son 6 aydır en çok güldüren kişiler olarak blog arşivine girmeyi hakettiler:

Pazar, Mayıs 24, 2009

Üstümden koca bir yük kalktı

1 yıldan fazla bir süredir laboratuvarı akredite etmek için hazırlanıyorduk. Hem atıksu analizleri teknik sorumlusu hem de lab kalite sorumlusu olmamdan dolayı işin büyük kısmı benim üzerimdeydi. Evet bir danışman da vardı ama danışmanlar sadece yol gösteriyor, herşeyi hazırlayıp önünüze koymuyor :)
Biz bütün başvuru evraklarını hazırlayıp Şubat sonunda TURKAK'a teslim ettik. Yoğunluktan dolayı en erken 6-7 ay sonra denetlemeye gelebileceklerini söylemişlerdi. Ancak Nisan sonunda yaptığımız görüşmede Mayıs'ta da gelebileceklerini, aksi halde denetlemenin Kasım'a kalacağını belirttiler. Fazla bir eksik yoktu ve tamam dedik, Mayıs'ta gelin. Üstelik böylece rahat bir yaz tatili geçirebilecektik.
Velhasıl kelam, 21-22 Mayıs'ta denetleme gerçekleşti. Tüm dokumantasyon sistemi, işleyiş, analiz teknikleri, teknisyenlerin bilgi ve beceri düzeyleri, bizim bilgi düzeyimiz, validasyon raporları vs sorgulandı ve nihayetinde bize "oww, evet, siz bu işi biliyorsunuz ve de pek güzel beceriyorsunuz" dendi! :)) Üstelik hiç de korktuğumuz gibi olmadı, gelen 3 denetçi de şeker gibi insanlardı.
Takip denetlemesi gerektirmeyen ve hemen hepsi dokuman revizyonuyla düzeltilebilecek toplam 11 uygunsuzlukla belgelendirme denetlemesini tamamladık.
Kendimi kuş gibi hafif hissediyorum.

Salı, Mayıs 05, 2009

İçim dışım standart & eğitim oldu

16-17 Nisan: :TS EN ISO/IEC 17025 iç tetkik
28 Nisan: ISO 14001 & OHSAS 18001 Periyodik Eğitim
7-8 Mayıs: TS EN 450-2 İç tetkikçi eğitimi
12-13 Mayıs: Sunum teknikleri eğitimi
21-22 Mayıs: 17025 TURKAK sertifikasyon denetlemesi

Sonra Çevre Orman Bak. Laboratuvar Yetkilendirmesi çalışmaları.
Şimdilik Haziran'a birşey yok görünürde.
Temmuzda kurumiçi 14001 - 18001 iç denetimleri
Ve döngü böyle devam edip gider...


Salı, Nisan 21, 2009

Dişeti Flap Operasyonu

Baştan söyleyeyim: Korktuğum gibi olmadı.

En ufak bir rahatsızlıkta internetten araştırma yapmak, oluşabilecek komplikasyonlar ve bu rahatsızlığı yaşamış insanların düşünceleri hakkında bilgi toplamaya çalışmak gibi bir alışkanlığım var. Sanırım internete ulaşabilen herkes için aynı durum sözkonusudur.
Genelde de irili ufaklı yüzlerce yorum, açıklama, fotograf bulurum ama flap operasyonu ile ilgili 1-2 cümle dışında hiçbirşey bulamadım. Çevremde daha önce yaptıranlar vardı. Hepsi farklı şeyler söylediler. Biri çok sancılı bir süreç, doğru düzgün bir şey yiyemeyeceksin derken diğeri hiçbirşey hissetmediğini, normal hayatına devam ettiğini söylüyordu. Diş hekimi (-ki bundan sonra kendisinden Dt. diye bahsedeceğim) de sorularıma aynı belirsizlikle cevap verdi. Herkesin bünyesi farklı, kimi hasta 2-3 gün sürekli ağrı kesicilerle dururken kimisi hiç ağrı kesici kullanmadan geçiriyor bu süreci demişti. Bu nedenle de benim aklıma hep en kötüsü geliyordu! Yüzüm şişecek, konuşamayacağım, yemek yiyemeyeceğim, pudingle besleneceğim gibi düşüncelere gark olmuştum!
Ve nihayet 11 Nisan cumartesi sabahı sağ üst çene ile işleme başladık. O gün sabah Dt.'nin verdiği antibiyotikten 1 adet aldım. Dudak arkasından ve damaktan yapılan uyuşturucu ile sağ üst çene bölgesi tamamen hissizleşti. Operasyon yaklaşık 40 dk. sürdü. Arka dişetlerine dikiş atılırken, ön dişlere estetik amaçlarla, ip gözükmesin diye dikiş atılmadı. Sonrasında 10 dk. buz tuttum ve eve geçtim. Dt.nin söylediği gibi her saat başı 10 dk. olmak üzere 2-3 kere daha buz tuttum. Uyuşturunun etkisi geçmeye başlarken bir tane de ağrı kesici aldım ve o kadar! Akşama hiç birşey kalmamıştı :) Ne bir ağrı, ne bir şişlik! 1-2 gün sıcak içecekler içmedim. Günde 1 adet akşamları olmak üzere antibiyotiğe devam ettim. Bir de ağzın sağ tarafını hiç kullanmadım.


Bu arada Dt tavsiyesi, hassas dişetleri için Sensodyne F ve yumuşak uçlu diş fırçası kullanıyorum. Operasyon geçiren bölgeyi yaklaşık 10-12 gün fırçalayamadığım için antiseptik ağız gargarası kullanıyorum. Sol taraf dişleri fırçalarken mutlaka diş etlerine de diş fırçası ile hafif hafif masaj yapıyorum.

Geçtiğimiz cumartesi günü saat 12'de sağ üst çene dikişleri alındı ve flap işlemi alt çeneye uygulandı. Gün içerisinde 2 buz, 1 ağrı kesici sonucu akşam 4'ten sonra gayet iyiydim.

Şimdi 2 hafta mola vereceğiz. Ağzımın sağ tarafı kendine gelsin ki sol bölgeye geçebilelim. Her bölgenin operasyondan sonra normal haline gelmesi için yaklaşık 45 gün gerekiyormuş.

Cuma, Nisan 03, 2009

Anneme sevgilerle

Efendim bir süredir diş fırçalarken dişeti kanaması oluyordu, ayrıca bir kaç dişimde de hafiften bir sallanma vardı. Tanıdığımız bir dişhekimine gittim, önce gargara verdi, diştaşı temizliği yaptı. Baktı ki kanama geçmiyor ve de dişlerde sallanma benim düşündüğümden daha ciddi boyutlarda, panaromik diş filmi çektirip bir dişeti uzmanına (periodontolog) gönderdi. O da filme baktı, dişlere baktı şu konuşma geçti aramızda:
Periodontolog: Annenizde dişeti sorunu var, muhtemelen de takma diş takıyor değil mi dedi?
Hasta kişi (Ben): Evet de ne alakası var?
P: Bu durum genetiktir, annenizden kötü bir miras almışsınız.
B: Hımmm.
P: Sigara içiyor musunuz? Dişleri gıcırdatır mısınız?
B: Günde bir iki tane akşamları içerim, o da hergün değil. Ve evet, diş sıkma, gıcırdatma alışkanlığım var.
P: Dişetleriniz çok kötü durumda, hatta biraz daha gecikseniz sağlam dişlerinizi çekmek zorunda kalacaktık, şu anda bile yapacağımız işlemin sonuçları garanti değil.
B: Nasıl yani? Ne işlemi?
P: 30 yaşa göre çok ekstrem bir durum, herhangi bir gebelik, doğum da olmamış. Buna rağmen dişi tutan kemikler hadsafhada erimiş, kökler plaka kaplamış, onları temizlemezsek durum daha da kötüye gider.
B: Ne kadar ömrüm kalmış, ölecek miyim?
P: Yok ölmeyeceksin ama birsüre daha sık görüşmemiz gerekiyor.
B: Ne yapacaksınız o görüşmelerde?
P: Dişetlerini kesip kaldıracağız, diş köklerini temizleyeceğiz, etleri geri dikeceğiz. Bunu tüm ağıza uygulayacağız.
B: O my god!
P: Malesef, başka şansımız yok.
B: Bunun bana maliyeti ne olacak?
P: Dişler düştükten sonra ortaya çıkacak olan takma diş, porselen vs maliyetinden daha düşük olacağına emin olabilirsin.
B: Pöfff.. Madem annemden geçti, tedavi masrafını da o ödesin.
P: Benim için farketmez :)

Benim durumum sondaki "ilerlemiş periodontitis" oluyor. Yapılacak işlem de "flap operasyonu". Ayrıntılı bilgi şurada.
Tabi tek bir günde olmayacak bu operasyon. Sağ üst çene ile başlanacak, dişeti kesilip kaldırılacak, temizlik yapılacak ve tekrar dikilecek. Ertesi hafta sağ üst çene dikişleri alınıp sol üst çeneye geçilecek. Sonra 2 kere de alt çene için gideceğim. Kontrol vs derken 1-2 ay her cumartesi sabahı diş hekiminin muayenehanesinde olacağım. Tedavi sürecinde sigara kesinlikle yasak, sert şeyler yiyemeyeceğim. Tedavi ücreti yaklaşık 1500 TL.

Bununla beraber, geçen hafta sırtım ağrıyordu salı günü de hafif bir boğaz ağrısı vardı. Çarşamba sabaha doğru ise boğazımda bir acı ile uyandım. Bademcikler şişmiş, birbirine yapışmıştı. Yutkunamıyordum. Sabah derhal doktora gittim. Owww dedi, coşmuş buralar! Hemen antibiyotik iğnesi yaptı. 5 gün sabah akşam bu iğneyi olacaksın dedi. Bugün (cuma) itibariyle şişlik yok ama boğazda yanma ve yutkunma zorluğu devam ediyor.

Geçen sene nisan başında (daha doğrusu 30 Mart akşamı) sandalyeden düşmüş ve 3 hafta yürüyememiş idim (Şuraya bloglayıp saklamışım). Mümkünse önümüzdeki yıl Nisan'ı atlayıp, 30 Mart'tan direk 1 Mayıs'a geçiş yapmak istiyorum.

Salı, Mart 24, 2009

Ailenizin turizm danışmanı


Tatil programı yapma çabası içerisindeyim.
Doğuştan bronz bir kişi olmamdan dolayı vıcık vıcık kalabalıkta deniz-güneş ikilisi beni cezbetmediği gibi, tatili öyle sabahtan akşama yatarak geçirmeyi de sevmem (Gerçi yukarıdaki gibi bir bölge teklif edilirse gidebilirim tabi, neden olmasın?).
Henüz çocuk sahibi olmadığım için de bu vakitleri iyi değerlendirip, mümkün mertebe hareketli tatil planları yapma gayretindeyim.
Sonra, yaşadığımız şehrin (Adana) zaten sıcak ve nemli olmasından dolayı tatil için gideceğimiz bölgenin hafiften serin (en azından nemsiz) olmasını tercih edeceğim. Ama soğuk da olmamalı, zira o zaman da mont, yağmurluk, bot vs gibi hacim kaplayan şeyleri de valize atmak gerekir.
Çocukken ebeveynlerin tercihine uymak zorunluluğundan hep deniz kenarına giderdim. Sonra bi 5-6 yıl hiç tatil yapamadım. Sonra gene anne ve kardeşi memnun etme amacıyla deniz kenarına gittim.
Gerçekten istediğim ve beni tatmin eden ilk tatilimi geçen sene Doğu Karadeniz yaylalarına giderek yaptım. (Biliyorum, anlatacağım dedim ama anlatmadım. Tek kelimeyle muhteşemdi. Çok yorucuydu ama o güzellikleri ancak yürüyerek görebilirdik.)

Bu sene ise limitleri biraz daha zorlayıp yurtdışına çıkma niyetindeyiz.

Benim ilk tercihlerim Moğolistan veya Kenya idi. Ama hem çok pahalı (adambaşı en az 4000TL), hem de koca kişisi pek heveslenmedi oralara.



Sonra değişik bölgelere gemi turlarını araştırayım dedim. Alaska veya Norveç fiyortları veya Tuna nehri çok keyifli gözüktü. Gerçi Alaska yöreleri son derece soğuk olacak ve almamız gereken eşya boyutlarını arttıracak ama gemi içinde valiz, çanta taşıma derdi olmayacağı için çok sorun olmaz diye düşündüm. Ama gemi turları da bizim bütçeyi zorlayacaktı (Adam başı en az 2000-2500 TL).

Sonra, ucuz uçak bilebileceğimiz ve böylece maliyetleri düşürebileceğimiz, Avrupa'da gidilebilecek yerleri araştırayım dedim ki kendileri tercih sırasına göre şöyle sıralandılar:

1. Edinburgh (İskoçya) - Londra
2. Madrid - Barcelona (İspanya)
3. Roma-Napoli (İtalya)
4. Prag-Budapeşte

Şimdilik en kuvvetli ihtimal Ağustos'ta 4 gün İskoçya, 4 gün Londra şeklinde. EasyJet'in şaka gibi fiyatları nedeniyle ulaşım masrafı "affordable" oluyor.
Ancak araştırma yapınca öğrendim ki, Ağustos Edinburgh'ta festivaller ayıymış. O tarihlerde yer bulmak neredeyse imkansızmış. Bir kaç post öncesinde yazdığım gibi, para konularında şans pek benden yana değildir. Zira 2 hafta önce geceliği £50'a şehir merkezinde 2 kişilik WC'li-banyolu oda bulunurken, dün bunların hepsi dolmuştu. Ben de her ihtimale karşı uygun fiyatlı bulabildiğim tek yer olan şu pansiyondan yer ayırttım. Şehir merkezine biraz uzak (25 km) ama olsun, zeten bizim de amacımız festival görmek değil, İskoç yaylalarını görmek, William Wallace'ı anmak :)

Londra kısmı ise başlı başına ayrı bir post konusu. Zone'lar, metro istasyonları, Luton havaalanına ulaşım vs bayağı bir başımı ağrıttı ama sanırım çözdüm. Biraz daha araştırıp, netleştireyim onları da yazarım.

Gidilecek bölgeyi araştırma, izlenim alma konusunda "google blog search" ve "Ekşi Sözlük" hakikaten kutsal bilgi kaynakları. Allah eksikliklerini göstermesin :))

Tabi bir de vize konusu var. Umarım bir problem çıkmaz.

Bu arada öğrendiğim bazı şeyleri sizlerle paylaşmak isterim:
Uçuş planlaması için: www.skyscanner.com
Otel ayırtmak için: www.hrs.com veya www.booking.com
Dünyanın her bölgesi hakkında bilgi almak, gezginlerin önerilerini okumak için: www.lonelyplanet.com (forum kısmı çok faydalı)

Otel odası ayrıntıları;
Double room: Çift kişilik bir tane yatak olan oda,
Twin room: İki tane tek kişilik yatak olan oda,
WC/shower ensuite: İçerisinde WC/duş olan oda (eğer ensuite yazmıyorsa muhtemelen 4-5 odanın ortak kullandığı bir tuvalet/banyo sözkonusudur)

İlk foto şurdan, ikinci foto benden (Çaymakçur'dan Ayder yaylasına doğru inerken çekildi), üçüncü foto burdan, dördüncü foto şurdan, beşinci foto burdan ve de altıncı foto şuradan alındı.

Lanet kırıldı

Hani bir süre önce üstüme bi lanet, garip bir güç var demiştim ya, geçen haftalarda garip bir şey oldu ve sistem bu sefer tersine işledi! İş dışında tanıdığımız, bildiğimiz, görüştüğümüz & sevdiğimiz bir arkadaşımız önümüzdeki haftadan itibaren iş arkadaşım olacak :)
Olayın benimle hiçbir bağlantısı yok.

Bir de Ankara'daki finans müdürümüzün de bir blogger olduğunu keşfettim. Aynı zamanda yaşam koçuymuş kendisi.

ISO 17025 danışmanımızın oğluşu için açtığı blogu da keşfetmiş bulunuyorum :)

Salı, Mart 10, 2009

Bu sefer gerçekten korkmaya başladım

Babam emekli bir TUBİTAK personeli. Çocukluğum TUBİTAK koridorlarında geçti. Kendisi, çok değerli bilim insanlarının yanında sıradan bir memur olarak çalışmanın ezikliğini yaşadı hep. Aklımın ermeye başladığı dönemden beri beni bilime, bilimsel düşünceye, akademisyenlere saygı duyarak, gıpta ederek yetiştirdi. İlkokul çağlarından beri Bilim Teknik eve her ay girebilen tek dergiydi. En büyük emeli birgün benim de hurafelere, dogmalara, hacı hoca safsatalara kulan asmayan, bilimi temel alan, aydınlık bir Atatürk çocuğu olmamdı. Çok şükür ki bunu nispeten de olsa başardım.

Bugün öğrendiğim haber ben ve benim gibi Bilim Teknik'i kendine referans almış pek çok kişinin beyninde eminim ki bomba etkisi yarattı. Milyonlarca bilimsel kanıta sahip olan Darwin teorisinin ülkenin en uzun soluklu, en saygın bilim dergisinde sansüre uğradığı düşüncesi geleceğe dair endişelerimi biraz daha derinleştirdi.

Olayın sebebinin sansür olmadığını, konunun tamamen teknik bir sebepten kaynaklandığını, Nisan sayısının derginin adına ve saygınlığına yakışır şekilde "Darwin Teorisi" ile ilgili çok daha geniş ve kapsamlı bilgilerle basılacağı konusunda açıklama yapmalarını ümit ediyorum.

not: Yukarıdaki yazıyı aynen e-posta ile kendilerine de gönderdim.

Edit 12.03.09 Perşembe; TUBİTAK'ın konuyla ilgili açıklaması şurada.

Açıkcası, devlet kurumu tarafından çıkartılan bir dergide, Dr. Atakuman’ın kimseye bilgi vermeden, 3 gün içerisinde kafasına göre içerik ekleyip bastırtabileceğine ben pek inanmadım. Öte yandan “evet biz Darwin’i sansürledik” demelerini de beklemiyordum.
Mart sayısını almamakla birlikte, “Darwin” sayısını sabırsızlıkla bekleyeceğim.

Çarşamba, Mart 04, 2009

Şans Kader Kısmet

2-3 yıl öncesinden beri okumak istiyordum Ursule K. Le Guin'in Yerdeniz serisini. Serinin ilki olan Yerdeniz Büyücüsü'nü Çukurova kitap fuarında alıverdim. Artık zamanı gelmişti, daha fazla ertelemenin manası yoktu. Daha önce bahsettiğim Kimya Hatun'dan sonra ona başladım. Tam bitimine az bir süre kalmıştı ki, bugün Ideefix'de Ursula K. Le Guin kampanyası başladığını gördüm :))

2 kitap alana 1 bedava. Hemen serinin devamının siparişi verildi, hediyeler de seçildi. Yaklaşık 45 TL kazançlıyım :))

Ekonomik konularda şans pek az benden yana davranır. Misal, hayatımda ilk kez 5 sene önce yatırım amaçlı dolar aldım, ertesi gün dolar düşmeye başladı. Benim aldığım fiyata yükselmesi yaklaşık 6 ay sürdü. 4 sene önce paramın bir kısmını B tipi fona yatırayım dedim, 3 gün sonra fon düşmeye başladı, 1 yılda ancak kendini topladı. Neyse ki öyle yüksek rakamlar değildi de fazla canım yanmadı. Bunun gibi bir kaç ufak olay daha yaşadığım için temkinli davranmaya çalışırım para konularında. Borsa, şans oyunları felan kesinlikle oynamam. Kaybedeceğimi biliyorum çünkü :))

Geçen haftalarda Ankara'ya gittik. Gitmişken koca kişisine gitar da bakalım dedik. O da yıllardır erteliyordu bu isteğini. Mağazalardan birine girmiş incelerken, eleman bir elektrogitar getirdi, Gibson Les Paul Standard. Şu anda kampanyada, alırsanız karlı çıkarsınız dedi. Denedi, beğendik (hatta bayıldık) ama kampanyalı fiyatı bile biraz yüksek geldiği için ve de elemanı tanımıyoruz, gerçek fiyatı konusunda bilgimiz yok, kazıklanmayalım durduk yere diye almadan çıktık. Ertesi günlerde internetten biraz araştırdıktan sonra, söylenen rakamın gerçekten çok düşük olduğunu gördük. Bu arada gitar koca kişisinin rüyalarına girmeye başlamış, vücudunda kıpırtılar oluşmuştu. Ve mağazada denedikten 3 gün sonra biz Ankara'ya tekrar gidip gitarı almayı kafaya koyduk. Firmaya "ayırtın, satmayın biz geliyoruz" demek için aradığımızda ise kampanyanın günlük olduğunu ve zaten bizim baktığımız gün bir başkası tarafından alındığını öğrendik :((( Hevesimiz kursağımızda kaldı. Evet fiyatı biraz yüksekti, bizi zorlayacaktı ama çok keyif alacaktık. Üstelik de yaklaşık 1000 TL kazançlı çıkacaktık. Kısmet değilmiş, ayağımıza gelen şansı tepmişiz.

Uzun süredir Ankara'ya hep haftasonları veya bayram tatillerinde gittiğimiz için çok istememe rağmen Beytepe'ye gidemiyordum. Bu sefer hafta içine denk getirdik ve yıllar sonra karlı bir Ankara gününde Beytepe'ye tekrar gidebildim. Eskiden olduğu gibi gene güzeldi. Eski dostlara süpriz yaptım, yarım gün kadar zaman hırsızları oldum :)) Ayrıca, Dodik'le tanışmaya da pek niyetliydim ama olmadı, tanışamadık. Bir daha ki sefere önceden haber vereceğim gidişimizi ki o da ayarlayabilsin programını :P

Pazartesi, Şubat 16, 2009

Nuray Mert


Nuray Mert'i daha çok televizyondaki tartışma programlarından bilirim. Her ne kadar biraz hırçın olduğunu düşünsem de, kendinden emin duruşu, mantıklı soruları ve farklı bakış açısıyla verdiği cevapları hep hoşuma gitmiştir. Ama açıkcası öyle uzun uzadıya siyasi tartışma programlarını sabırla ve sukunetle izleyemediğim için hiç bir programını sonuna kadar izlemedim. 15-20 dk sonra "vay be, ne kadınlar var" deyip kendimi küçük ve bilgisiz hissederek kanalı değiştiririm.

Daha önceleri Radikal'de yazardı. Son 3 haftadır pazartesi günleri Hürriyet'te yazmaya başladı. Kendisinin bazı düşünceleri duygularıma tercüman oldu diyebilirim. O nedenle lafı hiç uzatmadan buraya 1-2 alıntı yapmak istiyorum.


Sıkıcı Batı’dansa karmaşık Doğu

.
...
Batı ülkelerinin, ununu elemiş, eleğini asmış, her şeyin en doğrusunu keşfetmiş havası ruhumu sıkıyor.

Batılıların, bir yandan küreselleşmenin doğal sonucu, ama biraz da sıkıcılıklarını fark etmiş olmalarından ve nihayet yine çokbilmişlikten ödün vermemek adına dört elle sarıldıkları "çokkültürlülük"leri bile bana fazlasıyla hesabi, fazlasıyla ölçülü, fazlasıyla kurmaca geliyor.

Dünyanın bütün mutfaklarını, güzel ve zengin şehirlerinde buluşturmaları bile bana, çeşitlilik merakından ziyade açgözlülük gibi geliyor.

Dünyanın her yerinden tarih hazinelerini yerinde görmek ile, büyük müzelerde seyretmek ne duygu veriyorsa, farklı yemekleri, yerlerinden yurtlarından uzak, harika dekore edilmiş lokantalarda tatmak aynı tadı veriyor.

Şansa, tesadüfe yer vermeyen, her şeyi istediğiniz anda, iyi bir paketle önünüze sunan ve tam da bu nedenle işin tadını kaçıran, üstelik bunu bir eksiklik değil, zenginlik olarak görenlerin dünyası Batı.

Batı dışındaki diğer dünyaları bilmiyorum, benim Batı dışında tanıdığım tek "Doğu", Ortadoğu. Ortadoğu'daki hemen her yer, tüm bu saydıklarımın tersine bir dünya olduğu için bana çok iyi geliyor. Evet, tabii, artık dünyanın hiçbir yeri sadece kendisi değil, aslında kendisi olmak diye bir şey de yok belki.

Dahası ben, pek de mistik, egzotik düşkünü, sahicilik peşinde romantik biri değilim. Yine de belli ki hayatın karmaşık, çelişik, kaotik yanlarının örtbas edilmeden doğrudan karşımıza çıktığı yerleri daha ikna edici, daha çekici buluyorum
...
.


Sade bir itiraf
.
...
Öncelikle, doğduğum sosyal şartlar dolayısıyla çevremdeki birçok insana göre daha konforlu, daha ayrıcalıklı bir hayatım olması beni ilkokul yıllarından itibaren hep rahatsız etti.

Sonra, ben yaşadığım, hissettiğim, gözlediğim eşitsizliklere gerekçe bulma yolunu tutmadım. Zekámı, bilgimi bu yönde gerekçe üretmek için kullanamadım. Böylesi içime sinmedi.

Çocukluğumda içime işleyen "suçluluk duygusu"nu yenmek istemedim, tam tersine onu canlı tutmaya özen gösterdim. Hala bu duygu benim için bana ait en önemli şeylerden biri. Solculuğu tanımlayan da bu duygu.

"Aydın", "siyasetbilimci" veya "siyaset gözlemcisi" gibi sıfatlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunların yaydığı havada ciddi bir sevimsizlik var. Bu durumda, "siyaset denilen ve insanların hayatını tanzim eden alana dair, birikimimiz bir şekilde sıradan biriden fazla olduğu için, her şeye burnumuzu sokma, ahkám kesme hakkımız, hatta sorumluluğumuz var" gibi bir gerekçeye sığınmaya çalışıyorum.
Ama içim çok rahat değil. Başta, kendi ülkemizde olmak üzere, dünyanın dört bir yanında olana bitene dair, sürekli köşelerde yazı, televizyonlarda lafla fikir beyan etmeyi veya ahkám kesmeyi itici bulmaktan kurtulamıyorum. Siyasi duruşumu kendime izah edebileceğim kadar sade bir gerekçe bulmak peşindeyim.

Geçenlerde, yeni tanıştığım birine, bu konuda bir izah bulmak için kem küm ederken, bana "Sokakta tanık olduğun bir kavgaya hemen karışır mısın?" dedi. "Evet" demem yeterli bir izah oldu gibi geldi. Her şeyden önce kendim için rahatlatıcı bir gerekçe oldu. Belki hepsi bundan ibarettir diye düşündüm.

Nedense, tanık veya haberdar olduğum her ihtilafı üzerime almak, kendimce haklı/haksız ayrımı yapmak, hemen ardından haklı bulduğumla beraber kavgaya dahil olmak gibi tuhaf bir huy veya gayretimin olduğunun farkına vardım
...
.

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Kısa Kısa

Creative Zen'le serviste haftada en az 2 film izliyorum. Akşam evde izlediklerimi de sayarsak eğer, haftada en azından 4 film izlemiş oluyorum. Bayağı ciddi bir arşiv yaptım sayılır. Fantastik öğeler taşıyan filmler favorim olsa da, fazla ayrım yapmadan ne bulursam izlemeye çalışıyorum. Ancak şu 3 film var ki kesinlikle muhteşem: 1. The Fountain (Kaynak), 2. The Fall, (Düşüş) 3. Pan's Labyrinth (Pan'ın Labirenti).
Her 3ünde de gerçek hayatla masal içiçe geçmiş ve çok güzel harmanlanmış. Herkesin sinemadan beklentisi farklı olabilir elbet, ben daha çok gerçek hayatta göremeyeceğimiz cinsten öğeler içeren filmlere bayılıyorum.

Bunlar dışında son dönemde izlediğim ve tavsiye edeceğim diğer filmler ise: Little Miss Sunshine, Enchanted, Apocalypto. İzleyin, pişman olmazsınız.







Geçen hafta kitap fuarı vardı Adana'da. Geçen sene olduğu gibi bu sene de fuar tıklım tıklım doluydu! Özellikle çocukların ve gençlerin fuara böylesine ilgi göstermesi çok sevindirici! Kuru kalabalık dahi olsalar (ki sanmıyorum, fuar alanından çıkan hemen herkesin elinde torbalar vardı) oraya gelmeleri, havayı solumaları çok güzel. Bir sürü kitap aldık biz de. Kısmetse okuyacağız. Standlar arasında dolaşırken bir kitabın ismi ilgimi çekti: "Kimya Hatun". Hatun bir kimyager kişisi olarak o da neymiş diye inceledim. Aslında kitabın kimya bilimi ile hiç ilgisi yokmuş. Kimya Hatun, Mevlana'nın üvey kızı imiş. Kitap da Kimya Hatun'un hayatı hakkında. Aldım, okuyorum, henüz 40. sayfadayım.
Dini duyguları çok kuvvetli bir kişi değilimdir ama küçüklüğümden beri şunu biliyorum ki eğer bir gün nur inerse yakınlaşacağım tek dini akım sufizm olacaktır. Ama o gün henüz gelmedi. Belki bu kitap bu sebepten karşıma çıkmıştır, kim bilir? :) Gerçi, ideefixe'deki yorumları okuyunca biraz tereddüte düştüm kitap hakkında ama dur hele bir bitireyim bakalım neler olacak?



Yıllardır ertelediğim direksiyon derslerine nihayet 2009 itibariyle başladım. 2001'de ehliyeti aldıktan ve trafiğe ilk çıktığım gün kaza yaptıktan sonra(!) hiç oturmamıştım sürücü koltuğuna. 8 yıl sonra ilk kez cesaret geldi ve 10 saatlik geliştirme kursuna katıldım (not: 10 saat için 200 YTL ödedik; onların arabası ile, çift debriyaj, çift fren vs). Dün de ilk kez kendi arabamızla trafiğe çıktım! Ancak halen tek başıma yola çıkmaya hazır hissetmiyorum kendimi. Arabaya tam olarak hakim olabildiğim söylenemez. Biraz daha pratik yaptıktan sonra alışırım herhalde.
.
.
.

ISO 17025 dökümanları ve belirsizlik hesaplamaları da sonunda bitti (sayılır). Ocak sonunda TURKAK başvurusunu yapmayı planlıyoruz. Umuyorum bir aksilik çıkmaz da yıl sonu itibariyle akredite bir laboratuvar oluruz :)) Lütfen, bol şans dileyin bana...

Perşembe, Ocak 08, 2009

Bende birşeyler var!

Artık şuna inandım ki, bazı garip güçlere sahibim!!
Daha önce bahsetmiştim, işte tanıştıklarım işyerinde kalır, özel hayatımda görüşmem. Uyumsuz birisi değilim, aksine çok sevilen bir kişiyim işyerinde ama böyle bir prensibim var işte. Ve şu ana kadar şirkette kiminle samimileşsem, mesai saatleri dışında görüşsem, hepsi biryerlere gidiyor!!!! 6 yılda 5 kişi ile santral sahası dışında görüştüm, 5'i de ayrıldı buradan. İstisnasız hep böyle oldu, vallahi billahi! 5.cisinin ayrıldığını da az önce öğrendim.
Biri TOBB'a geçti, biri aile hekimi oldu, biri emekli oldu, biri Antalya'ya gitti. Serap da TAEK'e geçiyormuş. Dün istifasını vermiş.
Hayırdır inşallah...

Pazartesi, Ocak 05, 2009

Tak Takın Takıntı

Tabiat Ana sormuş, gecikmeli olarak cevaplıyorum. Aslında çok takıntılı bir insan değilim. Son 6-7 yıldır mümkün olduğunca kolay ve relax yaşamaya, takıntılardan vazgeçmeye çalışsam da arada takıldığım bazı şeyler varmış, düşününce farkettim.


İlk aklıma gelen ve bence en komik takıntım MANDAL RENGİ takıntısı. Çamaşır asarken, mutlaka asılan parçanın ana renginde mandal kullanmam lazım, o renk yoksa da parçanın içindeki bir renk olmalı mandal. 2-3 mandalla asılan parçalarda mandal rengi ve modeli aynı olmalı. Siyah çamaşırlar için de ya kırmızı ya da pembe mandal kullanmalıyım!


Bir diğer takıntım ise çantamda gezdirdiğim mini ecza dolabım. İçinde "bepanthen, fenistil, ağrı kesici, theraflu (veya kongest), kas gevşetici, vitamin ve yarabandı" bulunan mini bir çanta hep yanımdadır. Es kaza unuttuysam ilaç çantamı, içim rahat etmez. En ufak bir kızarıklıkta bepanthen, ufacık bir kaşıntı veya böcek ısırığında da fenistili sürüveririm kendime veya etrafımdakilere :))


Benim aklıma gelenler bunlardı. Fazla birşey bulamayınca eşime sordum "benim bir takıntım var mı?" diye. Pek yok herhalde dedi ve ekledi: "Sepet takıntın" var! :)) Haksız da sayılmaz, evde her odada bir hasır veya bambu veya plastik sepet var. Sepete konulamayanlar için de cam kavanozlar. Ortada bi dağınıklık varsa, hemen gidip sepet alıp onun içine dolduruyorum dağılanları: Gazeteler, dergiler, kirliler, deterjanlar, çoraplar, paketli cipsler, çerezler vs vs vs... Ekmeklik bile hasır sepetten.


Bir sobeyi daha böyle atlattık. Ama ben kimseyi sobelemek istemiyorum. Çünkü takipçilerim, düzenli ziyaretçilerim konusunda bilgim olmadığı gibi, ben de iyi bir blog takipçisi sayılmam. Ama çok isterse çekirge ve dinemiz üzerlerine alınabilirler :)

Fotograflar için google görsellere teşekkür ederim.

Cuma, Aralık 19, 2008

Sevgili okur, sen bakma aşağıda yazdığım bunalık yazılara, ara sıra gelse de öyle anlar genelde fazla durmam o psikolojide. Baktım ki sinirlerim geriliyor hemen şöyle şeyler düşünürüm (biliyorum, çok klişe cümleler ama "it works")

1. Allahım çok şükür ki değiştirebileceğim durumları değiştirmek için cesaretim, değiştiremeyeceklerimi kabullenmek için sabrım ve ikisi arasındaki farkı belirleyebileceğim aklım var. Gelecekte herşeyin daha güzel olacağına dair umudum da var. Evelallah bunu da atlatırım.

2. Sakin ol! Zaman herşeyin ilacı, biliyorum ki bu durum geçici, 5 ay sonra gülerek anacağım şu an yaşadığım durumu ve 2 sene sonra neden gerildiğimi bile net olarak hatırlamayacağım,

3. Yahu nice aptallar başedebiliyor da ben niye yapamayayım? Yaparım, hem de aslanlar gibi yaparım!

İşte bu üç cümle beni kendime getirir çoğu zaman. Bunlara rağmen "başarısız" oluyorsam eğer diyeceğim şey şu olur: "İnsanım lan ben, doğa üstü bir yaratık değil, olmuyorsa olmuyor. Ben elimden geleni yaptım, tamam burada bırakıyom."

Farklı düşünenler olabilir elbet ama ben şimdilik böyle huzurluyum.

Pazartesi, Kasım 24, 2008

....

Yağmurlar başladı, haftasonu aralıksız yağmur yağdı Adana'da. Benim de içimde bir sıkıntı var, daralıyorum birkaç gündür. Nefes almakta zorlanıyorum bazen. Dün gece uyuyamadım doğru düzgün, gece gece balkona çıkıp nefes aldım. Düşündüm biraz, neler oluyor, nereye gidiyorum diye? Niye yetişemiyorum, zaman neden bu kadar çabuk geçiyor diye? İstediğim kadar vakit ayıramıyorum pek çok şeye. Ayırabildiğim vakitler yetmiyor bana. Herkes, herşey hep daha fazlasını istiyor. Bunalıyorum bazen... Mola vermek istiyorum hayata, işe ama mola vermeye vaktim yok...
Bebek yok daha ortada, bazı sağlık sorunları çıktı, basit kistler ama işte engelliyor istekleri. İlaç kullanıyorum. Belki de ondan oluyor bu bunaltı, sıkıntı halleri, bilmiyorum.
Aksilikler de üstüste geliyor bir kaç haftadır. Küçük küçük şeyler ama hep üstüste geliyor işte.
Depresyona girmeye bile vaktim yok şu aralar :))

Perşembe, Kasım 13, 2008

Sağ beyin sorunsalı

Bu görmüş olduğunuz şey gerçek bir insan beyni. Herkeste var. Aynı yaşta ve aynı cinste olan insanlar için beyin boyutu, kütlesi felan hemen hemen aynı. Ama tabi kullanım kapasiteleri farklı oluyor. Neyse, bugün bahsedeceğim şey bu değil.


Değerleri bilim adamları-bilim kadınları beyin üzerinde bazı çalışmalar yapmışlar ve bugün artık biz biliyoruz ki beyin kıvrımları arasında oluşan şu mini mikro elektrik akımları aslında bütün hayatımızı, düşünce yapımızı, karar verme mekanizmamızı yönlendiriyor. Bu akımda anlık, ufacık, minicik bir şok yaşanması ise bir anda bizim için herşeyin değişmesine sebep olabiliyor. Bu durumda ki kişiyi ise kısaca "Kafayı sıyırdı" diye nitelendiriyoruz. Beynin çalışma sistemi, öğrenme, düşünme yöntemleri ve kapasitesi, vücudu nasıl kontrol ettiği felan az çok açıklanabilse de, "nasıl oluyor da oluyor?" kısmı halen büyük bir muamma. Ama bugün ki konum bu da değil.

Görüldüğü üzere beyin 2 lobdan oluşuyor. Her iki lob arasında elektriksel geçişlerin olduğu bağlantı noktaları mevcut ama bu noktalar kesilse dahi kişi normal yaşamına devam edebiliyormuş. (Hatta epilepsi hastalarında krizlerin işte bu loblar arası transmisyon esnasında bir problem meydana gelmesi sonucu oluştuğu tespit edilmiş ve tedavi olarak da bazı hastalarda iki lobu tamamen birbirinden ayırıyorlarmış).

Beynin sol lobunun vücudun sağ tarafını yönlendirdiğini, sağ lobunun ise sol tarafı yönlendirdiğini hepimiz biliyoruz. Yani sol kolumuzu kaldırmak için aslında komutu beynin sağ tarafında ki lobdan alıyoruz. Ayrıca, beynin sol tarafı daha bilimsel, daha analitik, daha rasyonel, mantıklı davranmamızı sağlarken; sağ taraf daha duygusal, daha sanatsal olmamızı, hayal gücümüzü kullanmamızı sağlıyor. Ve bizim yaşam tarzımız, bakış açımız, yeteneklerimiz aslında beynin hangi tarafını daha yoğun kullandığımıza göre değişiyor.


Aslında herkes hem sağı hem solu kullanıyor ama sol lobu daha aktif çalışan kişiler daha çok matematik-fen dallarında başarılı olurken sağ lobu daha aktif kullanabilenler ise yaratıcılık, duygusallık gerektiren sanatsal faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu nedenledir ki, solak kişiler aslında daha duygusal, daha hayal gücü yüksek insanlar oluyorlar. Her iki lobun da aktif çalışması ise "tadından yenmez" durumunu ortaya çıkartıyor ki sanırım 10 parmağında 10 marifet kişiler işte bu gruptan oluşuyor.

Olayı kendime döndürecek olursam eğer, ben galiba sol lobu aktif kullanıpta sağ lobunu hiç kullanamayan gruptayım. Konu sanat oldu mu açık söylemek gerekirse tam bir "odun" olabiliyorum. Fazla duygusal değilimdir, yaratıcı olduğum söylenemez, resim yeteneğim hiç yok, estetik kavramım pek gelişmiş değildir, müzik kulağım çok kötüdür, ritm duygum düm-tekten öteye gitmez, dans edemem vs vs vs..

Hatırlıyorum, çocukken de çok farklı değildim, fazla heyecansızdım mesela. İlkokulda felan güzel flüt çalardım ama çok da umrumda değildi bu. Matematik çalışmayı daha çok severdim mesela. Oldum olası hayallere dalıp gittiğimi hatırlamam. Çocukken çok kitap okurdum ama bu durum bile hayalgücümün, yaratıcılığımın gelişmesine yeterli olamadı. Ve gerçek şu ki bu durumda olmaktan hiç ama hiç hoşlanmıyorum. Sanatın herhangi bir dalına karşı az biraz da olsa yeteneği olan kişilere hep imrenmişimdir.
Hep aynı stil giyinmekten, hep aynı renkleri kullanmaktan, hep aynı saç modeli ile dolaşmaktan gerçekten sıkılıyorum ama başka türlüsünü yapabileceğimi, taşıyabileceğimi de düşünemiyorum. Olay işte hep beyinde bitiyor. Azıcık değiştirebilsem şu nöronların yerlerini herşey düzelecek aslında.

"Acaba diyorum, küçükken şu an hatırlayamadığım bir travma geçirdim de duygusal bağlarımı köreltme ihtiyacı mı hissettim?" diye düşünüyorum bazen. Hani bilinçaltında kapalı kalan bir yerlerde nöro-transmitterleri oynatmamı engelleyen bir şeyler mi var acaba?