Cuma, Aralık 28, 2007

Yılbaşı gecesi kabusu

Yılbaşı gecesi dışarı çıkalım dedik. Adana'da gidilebilecek yerler sayılı. Onlarda da yılbaşı programları 75 YTL'den başlayıp 150'ye kadar uzanıyormuş. Yuh! O kadarla da kalmaz zaten, mutlaka üstüne bir şeyler istenir. 75 diye gideriz, adam başı 120ye malolur o bize. Yazık günah vallahi o kadar paraya.


Flashback yapayım bi:
2002 yılbaşı gecesinde Ankara'daydım. Fırfırla Kuğulu Park'taydık. Nereden bilebilirdim ki o sene hayatımın kökten değişeceğini, Adana'ya taşınacağımı felan.

2003 yılbaşı gecesi haftaortasına denk gelmişti. Adana'ya yeni taşınmıştım, işyerindeki birkaç kişi dışında kimseyi tanımıyordum. O gece, yeni iş arkadaşlarımla beraber (benden başka herkes evli ve çocuk sahibiydi) Nesrinlerdeydik.

2004 yılbaşı gecesi gene Ankara'da, annemlerle beraberdim. Tam olarak hatırlamıyorum ama galiba birileri bize gelmişti. Demek ki çok eğlenmemişim :)

2005 yılbaşı gecesinde dışarıdaydım. Meltem, Melda ve Ferruh'la Pick Up rock bardaydık. Sahnede Ankara'dan bildiğim/sevdiğim grup Pilli Bebek vardı. Ertesi gün de kafa bi dünya, hep beraber GORA'ya gitmiştik. Hımm, birde o gün Dinemiz ve WRZL nişanlanmıştı.

2006 yılbaşı gecesini şu an eşim olan sevgilimle geçirmiştim (ki o sıralar filizlenme dönemindeydik, sadece 2 haftadır görüşüyorduk). Aslında yılbaşından 2 gün öncesine kadar program, dağcılık klübünden arkadaşlarla Aladağlara gidip, dağda, karlar arasında kamp yapmaktı ama şu an hatırlayamadığım bir sebepten dolayı plan iptal oldu. İyi ki de iptal olmuş :)

Geçen sene kurban bayramına denk gelmişti. Teyzemlerle beraber Afyon'da, kaplıcadaydım 2007'ye girerken. Bloglayıp sakladığım kayıtlarda mevcut.

Bakalım bu sene nasıl gireceğiz yeniyıla? En iyi plan plansızlıktır diyerek pazartesi akşamını bekleyeceğim.



2008'den edit: Yılbaşı gecesini yakın arkadaşlarımızla birlikte evde tombala oynayıp, kestane yiyerek geçirdik. Plan akşam 6'da belli oldu. Evde 10 kişiydik. Kestane dışında koca bi demlik çay, Türk kahvesi, portakal suyu, 3 şişe kırmızı şarap, 1 şişe vodka, sanırım 6 kutu bira, meyve, kuruyemiş, humus, çiğköfte ve poğaça da tükettik :p

Cuma, Aralık 14, 2007

Hayatı güzelleştiren süprizler

Hani bazen küçük güzel süprizler olur da bütün planlarınız değişir, işte öyle bir gün geçirdim ben dün :) Olayın oluşma sebebi hoş değildi ama yine de güzeldi.
Şu gönderide adı geçen Fırfır çarşamba gecesi saat 11.00'de beni aradı. Bir arkadaşlarının babası vefat etmiş, Müge'yle beraber cenazeye katılmak için otobüse atlayıp geliyorlarmış. Sabah onları karşılamamız mümkün müymüş? Elbet mümkün!! (Müge'nin de şu gönderide adı geçmekte)

Sabah 6da onları otogardan alıp eve getirdik ama ben malesef servise atlayıp işe gelmek zorundaydım. Zira bitirmem gereken işler vardı. İşte böyle de sorumluluk sahibi bir çalışanımdır.

Fırfırla Müge mezarlığı, cenaze evini felan kendi çabalarıyla bulup arkadaşlık görevlerini yerine getirdiler, akşam da biz arkadaşlık görevimizi yerine getirmek için onları kebapçıya götürdük :) Sonra da eve geçip Yakut içerek devam ettik.

Bu arada sürekli dedikodu yaptık, geçmişi andık. Çok güzeldi, çok keyifliydi.

Pazartesi, Aralık 10, 2007

101. gönderi ve bu sabahın getirdikleri

Nisan 2006'da başlamışım bloglayıp saklamaya. Aslında çok daha uzun süredir blog takipçisiyim (2003'lere uzanır blog kavramıyla tanışmam). Başlayıp başlamama konusunda çok kararsız kalmıştım ama hadi dedim bir yazayım, gittiği yere kadar gider. Edebi bir eser bırakmak gibi bir niyetim yok sonuçta. Birilerini etkilemek çabası içerisinde değilim. Öyle kendimce, sadece kendim için, arada birilerine mesaj göndermek için, canım sıkılırsa dönüp okuyup vakit geçirmek için, biraz da bilgisayar bilgimi geliştirmek için başladım. Hem defter gibi yanımda taşıma zorunluluğum da yok. İnternete girilebilen heryerden bağlanabilir, okuyabilir, ekleyebilirim. Bu derece özgür olabilmek çok keyifli. 100 gönderi yazmışım bu güne kadar. Bu da 101.

Bu sabah gene gazete okuyarak geldim işe. Ancak son 5 aydır eskiden olduğu gibi ana gazeteyi değil, sadece magazin eklerini ve bölgesel ekleri okuyabiliyorum. Çünkü 5 ay önce servisim değişti, yeni geçtiğim serviste gazeteler zaten paylaşılmıştı, bana da sadece magazin ekleri kalmıştı :) Bende üç büyük (ve yanlı) gazetenin magazin eklerini serviste okuyorum (ki gerçekten 1 saatimi alıyor hepsini okumak), sonra da gelip odamda internetten gazeteleri okuyorum. Yanlış anlamayın, magazini asla küçümsemem, çok ciddi bir iş olduğuna inanıyorum. Zaten o yüzden de kaliteli magazin programları son derece azdır. Ve evet, "
celebrity"lerin özel hayatlarını (yargılamadan) okumak hoşuma gidiyor. (Yargılayanların da dönüp şöyle bir kendi hayatlarını sorgulatasım geliyor). Güzin Abla köşesinde yurdum insanının dertlerini ve Güzin Abla'nın (aslında Feyza Abla'nın) "çevir kazı yanmasın" tarzı öğütlerini okumaktan, Onur Baştürk ve türdeşlerinin gece/eğlence hayatıyla ilgili "basitçe yazılmış ama akıcı ve de komik" yazılarından keyif alıyorum. Ama bugünkü konumuz bunlar değil. Bugünkü konumuz Ayşe Özyılmazel ve Nilay Örnek'in yazdıkları:

Ayşe, babasıyla ilgili
yazmış ve demiş ki:
"...Bıraktım dargınlıkları, kırgınlıkları, çözülmemiş dosyaları. Artık masaya yatırmak bile geçmiyor içimden eski davaları... Çünkü dedikleri çok doğru, zaman ilaç gibi geliyor her şeye. Gerçekten de an geliyor haklı olmanın bir anlamı kalmıyor. Şimdi babamı yaşamak gerekiyor. Unutulanları hatırlamak, babaya doymak gerekiyor. Olduğu gibi sevmek gerekiyor. Gerisi boş, insan sonra anlıyor! Artık büyümek gerekiyor."

*17 yaşında ki "babam" ve hiç tanıyamadığım babaannem.

(Ben de hayatımın bir döneminde tam bir sene babamla hiç görüşmedim çünkü çok kızgındım ona. Detaya girmeyeceğim, sonra barıştım ve olgunlaştım. Ayşe'nin yazdıkları o günleri hatırlattı. "Ey okur", yargılamak ve infaz etmek çok kolay. Ama söz konusu aile ise, infazın bir anlamı yok. Onlar sizin canınız, kanınız, kıymetlerini bilin.)
.
Nilay'sa "Amy Winehouse" ve genel olarak "arızalılar" hakkında
yazmış ve demiş ki:
"...… Çoğu zaman olduğu gibiliği hoşuma gidiyor; bana temiz raporu, sabıka kaydı vermesi de gerekmiyor zaten. Amy Winehouse gibi, rezillik de yapsa, bakar bakar yine de dinlerim. Ama sanatçı sorunlu bir tip olacak diye bir şey de yok, bizde istendiği gibi sütten çıkma ak kaşık olacak diye de… Ama ''arızalıktan iş çıkarabilenler'' en iyileri oluyor sanki… Amy Winehouse’u dinleyin dememe gerek var mı?"



Bundan aylar önce Mehmet Tez'in de kafayı kazıtan Britney Spears ile ilgili bir yazısı vardı. (ara not: Britney ile Amy'nin ses kalitesini karşılaştırmaya bile gerek yok, elbette Amy ezer geçer.) Ozzy Osbourne'u, Elton John'u, Alice Cooper'ı felan örnek gösterip kısaca "klübe hoşgeldin" diyordu Britney'e.

LSD ile ilgili yazımda sonlara doğru "hiç kullanmadım ama konu karışık" derken demek istediğim aslında buydu. Yani nasıl desem, kardeşimi felan öyle bir bağımlılık içerisinde görmeyi, gün geçtikçe eriyip bittiğini, kontrolü kaybettiğini görmeyi asla istemem ama işte böyle de örnekler var. Aksi halde bir Pink Floyd, bir Kurt Cobain, bir Janis Joplin efsaneleri olmayabilirdi. Zor bre vallahi zor.

Neyse işte sabah bunları düşünüp işe geldim. Maillerimi açtım. Outdoor Oracle'dan zaman zaman mail gelir. Bugün gelen e-postada elektriğe bağımlılığımızın irdelendiği bir
yazı vardı. Yeni Zelanda - Auckland'ta yaşayan bir Türk, şehirde elektrik kesintisi sonrası yaşadıklarını yazmış. Kendimi düşündüm. Evet, bizim evde de bir çok şey elektrikli. Isınmak için klimayı veya elektrikli sobayı, banyo için elektrikli şofbeni kullanıyoruz ama neyse ki Nalan Hanım kadar çaresiz değiliz, en azından tüplü fırınımızda çay demleyebilir, mumla aydınlanabilir, kapalı garajımız olmadığı için arabaya binip gidebiliriz :) (Üstelik evde bir yerlerde annemin verdiği bir "lüks" başı vardı, ne olur ne olmaz diyerek bir küçük tüp de alsak iyi olur bu lüks için)

Bu sabah yaşananlar bununla da bitmedi elbet. 3 ay önce yanımızda işe başlayan ve 7 aylık bebeği olan güler yüzlü ve benden 2 yaş küçük olan kızımızın yaşadığı şehri terkedip buraya gelme sebebinin, görücü usulü evlendiği kocasıyla boşanmak üzere olması olduğunu, ayakta durabilmek ve bebeğine bakabilmek için çalışmaya başladığını öğrendim :(

Karışık bir sabahtı yani. Bunları düşünüp, bir de buraya yazayım derken öğlen oldu, yemek saati geldi. Neyse artık, öğleden sonra iş yaparım ben de biraz.

Not: Uzun bir yazı oldu. Burayı bir ay idare eder artık bu gönderi...

Salı, Aralık 04, 2007

Güncel

Doğaya çıkmayı özledim ben, kamp yapmayı, gece gökyüzüne bakarak uyumayı. Cumartesi sabahı saat 8'de yola çıkıp pazar geceyarısına doğru eve gelmeyi ve banyo yapıp yatmayı, pazartesi sabahı da yorgun argın ama tatlı bir keyifle işe gitmeyi özledim. Çok uzun süredir yapamıyorum bunu. Neredeyse 2,5 yıldır. Yani evlilikle felan alakası yok. Başka sebeplerden dolayı gidemez oldum.
Hastayım bu aralar. Bugün işe de gitmedim. Dün de erken çıkmıştım zaten. Havalar da soğudu burada iyice. Yağmur yağacak galiba.
Haftasonu misafirlerimiz vardı. İlk kez bu kadar çok kişiyi yemeğe çağırdık. Bizimle beraber 11 kişiydik. İnternetteki yemek bloglarını gezmek çok keyifli. Zaten menüde de portakal ağacı'ndan fırında nohutlu kuzu kebap ve wordprese ulaşım engellendiği çin şu an link veremediğim bir sayfadan aldığım (ama google önbellek sayfasını şuradan görebilirsiniz) limonlu tart vardı. Ayrıca kocamın yaptığı mercimek çorbası da vardı. Sonra Seçil bize kısır ve patates salatası yaptı. Bir de zeytinyağlı barbunya, pilav, kırmızı lahana salatası ve çoban salata da eklenince sofra bayağı bir kalabalık gözüktü.

İşler yoğun bu aralar. Akredite laboratuvar olmaya karar verdik. Yoğun bir sene beni bekliyor.


Bir de, gün geçtikçe anneme benzediğimi hissediyorum artık.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Yaşayan 100 dahinin ilk sırasında bir kimyager var

İngiltere'de bir anket yapmışlar ve bazı ölçütler koyarak yaşayan 100 dahiyi belirlemişler. (Konuyla ilgili ayrıntılı haber burada) Enteresandır, bu listenin başına internetin mucidini, Stephan Hawking'i, Nelson Mandela'yı, Bill Gates'i felan da geçerek oturan kişi ise Albert Hoffman adlı bir kimyager olmuş. Şu an 101 yaşında olan bu kimyagerin özelliği ise LSD'yi bulmuş olması imiş!


Bir kimyager olarak elbette bu işten gurur duyduğumu belirtmeliyim ama listenin başına geçme sebebi LSD olunca insan biraz buruklaşıyor.

"Uyuşturucu yapabilir misin?" sorusu hemen her kimyagerin muhattap olduğu bir sorudur. Cevabı da vereyim: Hayır efendim yapamam :) Bize derslerde uyuşturucu yapmayı felan öğretmezler, uyuşturucu yapımında kullanılabilicek malzemeler de öyle el altında, öğrenci laboratuvarlarında tutulmaz. Ha kişi meraklıdır böyle bir şeye, araştırır bulur nasıl yapılabileceğini, o ayrı, ama zaten kişi "kendinden" meraklıysa bu konuya, kimyager olması da gerekmez. Kimya okumuş olması avantaj sağlar sadece.

Gugıl'dan edindiğimiz bilgiye göre, LSD dediğimiz malzeme (D-Lysergic acid diethylamide veya IUPAC isimlendirmesiyle (6aR,9R)-N,N-diethyl-7-methyl-4,6,6a,7,8,9-hexahydroindolo[4,3-fg]quinoline-9-carboxamide) uyuşturucu yapmak amacıyla değil, migren için ağrı kesici yapmak amacıyla sentezlenmiş ama sonra uyuşturucu özelliği keşfedilmiş (ki zaten bilim hep bu "tesadüfen" bulunanlar sonucu ilerlemiştir), hatta ilk deneyimlenen de LSD'yi yanlışkla vücuduna almış olan Hoffman'ın kendisi olmuş. Ve bundan sonra CIA tarafından düşmanlara karşı kullanılmak üzere ürettirilmiş. Bir süre sonra ise LSD almış başını yürümüş, isteyen kişiler tarafından kolaylıkla temin edilebilecek bir ürün haline gelmiş. İşte neye niyet, neye kısmet.



Peki ne yaparmış bu LSD vücuda nüfuz edince? Yine pek değerli gugıl ve vikipedi gibi önemli araştırma sitelerinden öğrendiğimiz bilgilere göre halüsinojen etkisi olan LSD'yi kullanan kişinin beyinciğinde bazı reaksiyonlar meydana gelir ve bu reaksiyonlar sonucu da yarım saat kadar bir süre sonra yaklaşık 6 ile 24 saat sürebilecek tribe girilirmiş. Trip esnasında kişi ani duygu değişimleri yaşarmış, mesela kahkahalarla güldükten sonra hüngür hüngür ağlamaya başlarmış, duvarların üstüne üstüne geldiğini, eşyaların canlandığını sanır ve -yaratıcısının deyimiyle- kendini lunaparkta gibi olağanüstü bir yerde hissedermiş ama aynı zamanda vücudunun eriyip gittiği gibi bir hisse de kapılırmış. Etrafta dönen spiraller, bol miktarda abartılı bir renk ve ses cümbüşü olurmuş. Gerçekle hayal arasında gidilip gelinir, mantık kaybedilirmiş. Yer ve zaman olgusu kaybolurmuş. Şekiller ecüş bücüş bir hal alır, kişi birden bambaşka bir dünyaya doğru geçiş yaparmış vs vs. Ve bir süre sonra da ani "flashback"lere sebep oluyormuş bu meret. Sonuç kaza sonucu ölüme veya intihara kadar gidebiliyormuş. Tabi herkesin duygu durumu farklı olacağı için muhtemelen herkeste farklı etkilere sebep olacaktır. Neler olabilceği ve LSD'nin vücutta ne şekilde tahribatlara yol açabileceği gibi ayrıntılı bir sürü bilgiye internette küçük bir tarama ile ulaşabilirsiniz, kaynak göstermeme dahi gerek yok bence.



Çok şükür, hayatımın hiçbir döneminde herhangi bir uyuşturucu madde kullanmak gibi bir ihtiyacim, hevesim, merakım olmadı. Hadi itiraf edeyim, üniversitede arkadaş grubuyla düzenli olarak şarap veya bira içerdik :) Üniversiteden mezun olduktan sonra kısa bir dönem, tamamen ailevi sebeplerden dolayı anlık dahi olsa "herşeyden uzaklaşmak" isteği ile bünyeyi zorlayacak kadar fazla alkol aldım (ki bu fazla dediğim de haftada 2-3 gün 3/4 bira içmek ile sınırlıydı). Ama sonra "silkin ve kendine gel" deyip alkol miktarını haftada bir kaç kadeh şarap veya iki üç bira ile sınırladım. Tabi, yanında sigara da kullandığımı belirtmem gerekir. İşte budur benim bağımlılık yapan veya uyuşturucu madde sınıfına giren malzemelerle ilişkim. Zaten en çok korktuğum şeylerin başında gelir "kendini kaybetme" durumu.

Buraya kadar yazdım ama bundan sonrası biraz karışık. Aslında fazla vaktim de yok. İyisi mi burada keseyim, sonra devam ederim :)

ps. Siz bu yazıyı okurken arka fonda Pink Floyd'dan "Brain Damage"ı çaldığını hayal edin -ki şarkı da zaten LSD yüzünden müzik kariyerine veda eden ama efsane olarak gönüllere taht kurmuş çılgın elmas Syd Barret'a adanmıştır bildiğim kadarıyla.

Çarşamba, Ekim 10, 2007

.....


Bakmayın onların öyle boyları kadar silahlarla afilli pozlar verdiklerine…Annelerine gönderdikleri resimlerde arkalarına karlı dağaları alıp mağrur mağrur baktıklarına kanmayın… Çocukluğa hakkın yoksa, mecbursan çalışmaya, hayat izin vermezse şımarıklığa erken büyürsün. Onlarınki de o hesap… En büyüğü 22‘sinde… Çocuk olamadan şehit oldular… Hangisi vuruldu ilkin? Kurşun ilk neresine değdi? Üzerlerine şarjörler dolusu mermiler boşalırken akıllarına en son hangi resim düştü acep? Hamallık yaparak okuttuğu kardeşleri mi? Bir haftalık gelinken bıraktığı Ayşe'si mi?Sakat babası mı? Yoksa adını koyup askere geldiği kızı mı? Ne geldi akıllarına en son? Kim bilir şahadet getirebildiler mi? Orada, kanlar içinde delik deşik yatarken uğruna öldüğü bize hakkını helal edebildiler mi? Biz… Biz bir Pazar gecesi o saatte evinde oturup… Olan bitenden habersiz futbol programlarıyla Popstar Alaturka arasında gidip gelenler… Ya da “Ne olacak bu memleketin hali?” diye ahkam kesenler… En çok da pişkin pişkin televizyonda demeç verenler… Utanmadan söz üstüne söz verip, Irak’a bile sözünü geçiremeyenler… İçeride kurt, dışarıda kuzu kesilenler… “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” deyip kendi oğullarını askere göndermeyenler… “Sayın Başkan” a danışmadan tek laf edemeyenler… Nasıl da borçluyuz onlara aldığımız her nefesi… Biz böyle onların haberlerini okuyup devam ederken hayata… Ve daha gazetenin sayfasını çevirdiğimizde unuturken isimlerini, şehit cenazeleri haberlerinin hemen ardından başlayan dizilerle uyuştururken beyinlerimizi… Ve yaşamayı seçmeye hakkı bile olmayan çocukların üzerinden savunurken demokrasiyi… O en büyüğü 22 yaşında, çocuk olmadan şehit düşenler… O kanlar içindeki delik deşik bedenler… Ve bayram sabahları oğulları, babaları yerine soğuk mermer taşları kucaklayacak anneler, çocuklar… Affedebilecek mi bizleri?


(Ben yazmadım, e-postayla geldi.)

Salı, Ekim 09, 2007

Sosyalleştiremediklerimizden misiniz?


Yukarıda logoları gözüken ve ayrıca şu an hatırlamadığım bir çok sosyalleşme/iletişme sitesinde bir adet üyeliğim bulunmakta. Hiç kullanılmıyorlar :) Ordan burdan gelen "arkadaşınız sizi eklemek istiyor" ya da "ekledim seni, haberin olsun" taleplerine ayıp olmasın diye açılmış üyelikler bunlar. Şahsi olarak hiç anlamları yok benim için. Arkadaşlarımla seslerini duyarak iletişmeyi tercih ederim. İş arayışında olmadığım için "business connection" da pek önem taşımıyor. Üyelikler öyle duruyorlar web aleminin bir köşesinde, bazısının şifresini bile hatırlamıyorum.

Salı, Eylül 11, 2007

Tez elden bitmesi geken bir Tez

En önemli iki düsturum:
- İstersem yaparım (vice versa),
- Kendini düşünmeyeni ben hiç düşünmem,

Eğer ben bir prof olsaydım ve yüksek lisans öğrencim olan kişi senenin başında "eylül-ekim gibi bitirmek istiyorum" demiş olmasına ve aradan aylar geçmiş olmasına rağmen hala en ufak bir tez girişi bile hazırlamamış olsaydı içim gayet rahat bir şekilde "isteseydin hazırlardın, kendini düşünmüyorsan ben seni hiiiç düşünmem" diyebilirdim. Nitekim danışman hocamın da bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilme hakkı var ama tabi önce beni görebiliyor olması -daha doğrusu benim kendisinin yanına gidebiliyor olmam- lazım, di mi? (Aklımdayken yazayım, aldığım bir sene uzatma ile yüksek lisansı bitirmem gereken tarih Şubat 2008)


Sorun şu ki ben tez felan yazmak istemiyorum. Yemek yapmak istiyorum, yatıp uyumak istiyorum, köye yerleşmek istiyorum, ata binmek istiyorum, kedi sevmek istiyorum, öyle boş boş bakınmak istiyorum ama tez yazmak istemiyorum. Üniversiteden mezun olurken yüksek lisans yapamamış olmak içimde ukte kalmıştı. Bir önceki işyerimde yüksek lisansa başlayabilmek için gece çalışmayı kabul etmiştim ama geceden yer değiştirebileceğim kimse olmadığı için başlayamamıştım. Burada da işlerin toparlanmasını bekledikten sonra başladım yüksek lisansa (mezun olduktan 5 sene sonra) ama işyerine kabul ettirene kadar canım çıktı. Ders aşamasında hafta içi okula gidip haftalık çalışma saatini tamamlamak için hafta sonları işe geldim. Bu yüzden çok sevdiğim tırmanıştan bile vazgeçtim. Cumartesileri sabahın 5inde kalkıp servise bindim. Bu kadar şeye katlandıktan, yüzüp yüzüp kuyruğuna geldikten sonra böyle hevesini kaybetmek, istemiyorum felan demek akla mantığa sığmıyor ama durum böyle. Aslında böyle olmasının en önemli sebebi yaptığım çalışmaların olumlu sonuç vermemiş olması, tekrarlanabilirliklerin çok kötü oluşu ve hedefe ulaşamamış olmam.
Sevgili eşime göreyse (ki kendisi de bir akademisyen) henüz tam olarak sıkışmamışım, hala rahatmışım, ondan böyle gevşek davranabiliyormuşum :)

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

Hiç olmadı

1. Gözlük: Ne güneş gözlüğü ne de dinlendirici gözlük duramaz benim gözümde. Sevemediğim, alışamadığım bir alet kendisi. Neyseki herhangi bir göz bozukluğum yok da takmak zorunda kalmadım şu güne kadar. Gözümde en uzun süre durmuş olan gözlük türü dalgıç gözlüğüdür ki o da 10 dakikayı geçmemiştir herhalde. Güvenlik gözlükleri de dahil olmak üzere hangi türü olursa olsun, taktığım anda alnımın ortasından başlayıp yanlara doğru yayılan bir ağrı giriyor başıma. OHSAS 18001 almış bir şirketin sorumlu kimyageri olarak bu durum en çok iş güvenliği uzmanımızın sinirini bozuyor, e haklı da aslında adam ama, durum bu maalesef.


2. Converse ayakkabı: Hatırlarım, taa bizim 13-15 yaşlarında olduğumuz dönemlerde de vardı conversler (bu arada doğum tarihim 23.08.1978). O zamanlar bu kadar popüler değildi ama bir statü belirtisi sayılırdı. Zira biraz pahalı idi. Çok istememe rağmen almamıştı annemler. “Ben bu kadar para verip kendime ayakkabı almadım” diyen bir memur anne-baba çocuğu olarak gözüm kalırdı kendilerinde ama heyhat, kader utansın ki şu gün oldu hala bir conversim yok. Hoş artık param var, çalışıyorum, kardeşimin 2’si benim tarafımdan alınmış olmak üzere 5 tane conversi var ama gidipte kendime almıyorum. Çocukken pahalı oldukları için eve yılda 1 veya 2 kere alınan muz gibi, antep fıstığı gibi bir anlamı var benim gözümde.



3. Pırlanta yüzük / altın bilezik: Sevemediğim bir başka takı türüdür kendileri. Sevgili kocama özellikle dedim sakın ola bana tek taş, ikili, üçlü vs türü bir şey alma diye. Hoş zaten isteseydim de almazdı ve dahi evlenmezdi. Gerçek şu ki, zenginlik belirtisi olan hiçbir şeyi sevemedim ben. Bir kişinin bile üstümdeki bir şeyde gözü kalsa huzursuz oluyorum. Hele son zamanlarda pırlantaya dair reklamların artması, efendim “her genç kız ister” türü lafların çoğalması beni ziyadesiyle irite etmekte. Düğünde takılan altın bileziklerin de sadece bir tanesi evde duruyor. Diğer hepsi aynen kasaya gitti. Takamadıktan sonra evde durmasının ne anlamı var ki? Bununla beraber bakırın ve gümüşün başımın üstünde yerleri vardır. Aslan burcu kadının tam tersi davranması beklenir ama zaten ben de tam aslan sayılmam. Arada derede kalmışım işte.


ps. Bu yazılanların doğumgünümün yaklaşmasıyla hiçbir alakası yoktur. Bunlardan birine sahip olmak isteseydim eğer şimdiye kadar almış olurdum :)

Salı, Ağustos 14, 2007

Hayırlara vesile olsun

Hani bazen birşeyler olur ve birden hayatınız değişir, hiç bir şey eskisi gibi değildir artık. Üstelik nasıl olduğunu da anlamazsınız. Tepe taklak olursunuz ama eskiyi de fazla hatırlamazsınız, bir anda adapte oluverirsiniz herşeye farkında olmadan. Geçmişte yaşananlar masal sahnesi gibi belirir ara sıra sadece. Bir hazırlık sürecinden sonra da olabilir bu değişiklik (işe başlamak gibi, şehir değiştirmek gibi, evlenmek gibi, çocuk sahibi olmak gibi), aniden de olabilir (uzun süreli tedavi gerektiren ciddi bir hastalığa yakalandığını öğrenmek gibi, sokakta gördüğün kediyi bir anda alıp eve getirmek gibi vs). Böyle bir belirsizlik ve değişim sürecine giriyoruz hep beraber. Ama malesef o çok savunduğumuz demokrasi ve cumhuriyet kavramları bize bunları hazmetmemiz gerektiğini söylüyor.
Abdullah Gül cumhurbaşkanı olduktan sonra neler olacak acaba?


Bütün bu politik sürecin başlamasında en etkili isimlerden olan ve başbakan ve cumhurbaşkanı olduğu dönemde ülkede imam hatip lisesi sayısının tavan yapmasına destek veren Demirel'e, ortak olduğu askeri darbe ile ülke gençliğinin ve bir sonraki neslin gençlerinin büyük bir kısmını politikadan uzak tutmayı-tutturmayı, soğutmayı başararak meydanın din bezirganlarına bırakılmasına vesile olan Evren'e ve bize sürekli "aman kızım/oğlum, biz sağ sol kavgasından çok zarar gördük, her iki taraftan da çok kişinin canı yandı, sakın ha sakın politikayla uğraşma, akıllı uslu okuluna git gel" diyen anne babalarımıza saygılarımla.

En kötü demokrasi bile en iyi darbeden daha iyidir derim ben.

*Resim, Kenan Evren tarafından Marmaris'te yapılmıştır.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

Paradoks


Dünya ısınıyormuş, su kaynakları azalıyormuş, CO2 emisyonları artıyormuş, Kyoto varmış, birileri artık kabına sığamayıp bir şeyler yapmaya çalışıyormuş, yenilenebilir enerji kaynakları felan kimin umrunda cicim?
Benden duymuş olmayın ama yeni enerji yatırımları, yeni santraller yolda, geliyor. İnanmıyorsanız bakın. (Bu başvuranlardan biri de benim çalıştığım şirket.) Hedef güçlü Türkiye! Enerjide dışa bağımlılığı azalan, enerji açığı olmayan refah bir ülke. Ne demiş bir Türk büyüğü: Durmak yok, yola devam.
Not: Bu santrallerin tümünün 2012'ye kadar kurulmuş ve işletmeye alınmış olması gerekiyor. Çünkü Kyoto Protokolü 2012'de yenilenecek, belki adı da değişecek. Ve de büyük ihtimalle tüm ülkeler imzalamak zorunda kalacak. Bu durum ayrıca şunu da açıkca gösteriyor ki Türkiye 2012'ye kadar Kyoto'yu felan imzalamayacak. Hoş o tarihe kadar kim öle, kim kala!

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Hoşgeldin yeni hayat


Düğünle ilgili uzun uzun yazmayacağım. Ama gerçekten “rüya gibi” geçen, çok keyifli bir düğündü. Videoyu izleyip izleyip gülüyoruz. Herkes gerçekten eğlenmiş :) Aileler tarafından düğün yapabileceği düşünülen en son kişiler olan ben (başına buyruk, dövmeli, rockçı, deri ceketli, tek yaşayan) ve eşim (uzun saçlı, metalci, pis sakallı, gitar çalan) galiba ailenin en güzel düğününe sahip olduk. Düğünümüzde hem göbek atıp halay çektik, hem de Testament’te dans ettik. İlk dans için seçtiğimiz parça ise “Lovesong”du. Ama The Cure’un söylediği orijinal hali biraz hızlı olduğu için “İlk 50 Öpücük” filminin soundtrackinde bulunan 311 versiyonunu tercih etik. (Bu arada bir tavsiye, eğer düğün yapmayı ve de düğünde oynamayı felan düşünüyorsanız, hele ki bir de mekan küçükse sakın ola kuyruklu gelinlik ve uzun duvak diktirmeyin.) Ayrıca, nikah şekeri yerine yaptırdığımız buzdolabı süslerine de herkes bayıldı.

5 yıldır yaşadığım bi oda bi salon evimde ne kadar çok eşya biriktirmişim öyle. Ben de kendimi minimalist felan sanırdım. 3-4 battal boy çöp torbası dolusu “şey” atıldı. 4-5 koca torba dolusu kıyafet birilerine verildi. Yeni evde kullanılmayacak olan bazı eşyalar eşe dosta dağıtıldı. Ona rağmen onlarca koli çıktı taşınması gereken ve şimdi hepsi yeni “EVİMİZ”de yerlerine dağıldılar.

Evlendiğimi ve artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını farkettiğim ilk yer kuaför oldu! O kadar alışmışım ki eski evde hemen karşımda olan kuaföre gitmeye, elemanlarla tek tek selamlaşmaya, Ela’yla sohbet etmeye, Sadık’a kahve yaptırmaya felan, geçenlerde yeni evimize yakın olan kuaföre gidince birden boşluğa düşmüş gibi oldum. Tanımadığım insanlar vardı tepemde dikilen. Gerçi hepsi de son derece sıcak davrandılar ama alışmak biraz zaman alacak.

Bazı aksilikler oldu elbet ama geçti gitti işte. Sonuçta ikimiz de huzurluyuz, mutluyuz.

Cuma, Temmuz 06, 2007

RÜYA GİBİ




Ayrıntılar sonra. Şu an yiyip içip uyumakla, masaj ve spa ile meşguluz. Zira çok yorulduk :)

Perşembe, Haziran 07, 2007

Hazırlıklar -3-

Tanrım! Zaman hızla akıp geçiyor. Sadece 23 gün kaldı!

Bu arada biz;

1. İstediğimiz evi tuttuk :) Fiyatta da anlaştık. Amma velakin, evsahibi evi 18-20 Haziran gibi boşaltacak. Yani bizim yerleştirmek için sadece 10 günümüz olacak. Neyseki evin içi temiz, boya badana tadilat gerektirmiyor. Ufak bir temizlik ve hoop eşyalar yerleşecek (diye umut ediyorum).

2. Dün davetiyeyi seçtik, cuma günü alacağız. Haftasonu zarfların içine magnetleri de koyarak göndermeye başlayacağız.

3. Gelinliğimi aldım. Tam istediğim gibi olmuş. Son provada eteğin belini daraltmaları gerekti. Meral Abla'nın dediğine göre belim 2 cm incelmiş! Şaştım kaldım. Rejim felan yapmadığım gibi kuruyemiş - abur cubura vermiş durumdaydım son haftalarda kendimi. Gelinlik Ankara'da ki evde duruyor. Annem gelirken getirecek. Zira benim ev şu an ardiye gibi. Gelinlik asacak bir yer kalmadı evde.

4. Damatlığa halen bakamadık. Damat Bey galiba eşofmanla gelmeye karar verdi. Çünkü hiç niyeti yok gibi damatlık bakmaya.

5. Canım hiç çalışmak istemiyor.

6. Arada bir içim sıkılıyor. Sanki kötü bir şey olacakmış da, düğün tatsız geçecekmiş gibi bir his var içimde. Bi de hep üzücü haberler geliyor sağdan soldan. Bir arkadaşın abisi boşanmış, 5 yaşında oğulları vardı. Aynı arkadaşın ortağı da boşanmış. Onların da 3 yaşında oğulları vardı. Ankara'da ki komşularımızdan birinin kızı evlenmişti 1 ay evvel. Kız düğünden 20 gün sonra evi terkedip boşanma davası açmış. Annem pek bi övmüştü kızın davetiyesini, gelinliğini, düğününü felan. Kızın annesi de düğünden önce damattan, damadın ailesinden felan pek iyi bahsedermiş. İşarkadaşımın kendi nişanlısı ile sorunları var (onların düğünü de 14 Temmuz'da olacak) Az evvel laf arasında iptal olabilir dedi, fazla üstelemedim.

Hiçbir şeye fazla özenmemek lazım. Ağzımızın tadı yerinde olsun yeter diyorum.

Pazartesi, Mayıs 28, 2007

Hazırlıklar -2-

Kaldı 33 gün...

1. Ev hala (!) tutulamadı. İkimizin de çok beğendiği bir ev vardı, önce kirada anlaşamadık. (Adana'da kiralar yıllık alınır. Tek seferde sizden 5-6 hatta 9-10 milyar vermeniz beklenir, yıl boyu da ev sahibi ile muhattap olmazsınız.) Neyse, orta yolu bulduk ama bu seferde ev sahibinin evi boşaltacağı tarih belli değildi. Çünkü kendileri yeni ev almış, inşaatın işi tam olarak bitmemiş, eğer 2-3 hafta içinde çıkabileceklerse biz tutacağız. Adamları zorla evlerinden kovuyoruz gibi oldu durum. Aslında eylüle kadar çıkmayacaklarmış, ama üst kattaki kiralık daireye bakan bir tanıdıklarına "isterseniz bizim eve de bakın, biz zaten çıkacağız, biraz erken çıkarız" demişler ama istedikleri kira onlara biraz yüksek gelmiş. İşte o ilk gösterdikleri kişilerin bir akrabası da bize söyledi durumu. Gidip baktık, keşke bakmasaydık :(( Adana'da ev yokmuş gibi aklımız takıldı kaldı oraya. Beğenmez olduk diğer evleri. Neyse ki bu akşam kesin cevap verecekler. Eğer olmazsa diğer alternatiflere yöneleceğiz hemen.

2. Belediye vicivicileri tamam. 1 Temmuz 2007 saat 20.30'da nikah yerinde olunacağı şeklinde notlarını aldılar :)

3. Davetiye ile henüz hiç uğraşamadık ama magnetler basıldı. Çok da şirin oldu. Düğünden sonra koyarım buraya.



4. Damatlık için damat bey biraz kilo vermeyi bekliyor. Ama dün gittiğimiz kebapçıda "1,5 Adana, bi de çiğ köfte" siparişi verirken gözlerinin nasıl parladığını görünce beklemenin yersiz olduğuna kanaat getirdim.

5. Dans şarkısı da daha kesin değil.

6. Koltuklar hazırmış, adres vermemizi bekliyorlar.

7. Yatak, bulaşık makinesi ve fırın aldık haftasonu. Onlar da adres bekliyorlar.

8. Tepe Mobilya'dan henüz ses yok. Zaten 16 Haziran denmişti.


Halet-i ruhiyemiz genel olarak iyi. Fazlaca bir stres yok, gerilip tartıştığımız felan da olmadı pek kendisiyle. Neyse ki zevklerimiz birbirine benziyor da, herhangi bir şey için öyle olsun böyle olsun tarzı sıkıntılar yaşanmıyor.

Off canım acaip çikolata - şeker felan çekti şu an ama yemeyeceğim!

Salı, Mayıs 15, 2007

:)




Salı, Mayıs 08, 2007

Hazırlıklar -1-

Geri sayım başladı (Şafak 53).

Hazır olanlar:
1. Düğün yeri,
2. Gelinlik (Model tamam, teğelli prova cumartesi yapıldı. Teslimat 2 Haziran)
3. Yatak odası ve yemek odası (Tepe Mobilya'ya sipariş verildi.)
4. Koltuklar (İpek mobilya'ya sipariş edildi.)
5. Belediye başvurusu için gerekli evraklar (bizzat başvuru henüz yapıl-a-madı ama düğün günü ve saati için randevu alındı)

Hazır olmayanlar:
1. Ev (!) (Daha 2 ay var, acele etmiyoruz, niye fazladan kira ödeyelim ki?)
2. Davetiye ve nikah şekeri (şeker yerine magnet olacak)
3. Damatlık
4. Dans şarkısı (Aslında aklımızda 3 seçenek var [The Cure-Lovesong, Pink Floyd-Hey you, Testament-Return to Serenity] ama 3ü de dans için pek uygun değil gibi.)

Kafada dönüp duran endişeler:
1. Düğün için seçilen yer biraz ufak, davet edilecek kişileri nasıl seçicez?
2. sikayetvar.com'da Tepe Mobilya'ya ait bissürü şikayet var, acaba biz de aynı sorunları yaşar mıyız? Sitede firma için verilen karne de pek iç açıcı değil (şuradan görülebilir).
3. 1 Temmuz'da Adana sıcağında biz o kıyafetlerle nasıl dayanacağız?
4. Necmi (kuaförüm) gelin başı için pazarlık yapar mı?
5. Düğün öncesi annem bende kalacak, peki ama babam nerede kalacak?

Tükürülüp yalananlar:
1. Ben asla düğün yapmam, ne gerek var o kadar masrafa, zaten millet asla memnun olmaz. (Gelin kişi, 1 sene önceye kadar) (Sebep: Adana'da sadece nikah yapılabilecek nezih bir yer yok.)
2. Gelinliği satın almıycam, kiralıycam. Yazık günah, evde duruyo, sararıyo, toz yükü oluyo. (Gelin kişi, 1 ay önceye kadar) (Sebep: Gelinlikçiye iki adet boşanmış hatunla gidildi -biri annem, diğeri komşumuz ki kendisi boşanma avukatı olur, aynı zamanda gelinlikçinin de çocukluk arkadaşıdır- Dolayısıyla bana konuşma hakkı bile tanınmadı orada.)

Pazartesi, Nisan 30, 2007

Kalbini durduracak şey

"... Önemli olan, uğruna gerçekten kalbini durdurabileceğin tek şeyi bulmaktır..."

Yukarıdaki cümle "Kutup Macerası" (Eight Below) filminin 01:12:29'uncu saniyesinde geçmekte.

Bugüne kadar pek çok şeyle uğraştım. Ama hiçbiri uzun ömürlü olmadı. Hiçbiri bana gerçekten kendimi kaybettirecek, başka şeyleri gözüm görmez olacak, tüm benliğimle konsantre olabileceğim, hayatımı odaklayabileceğim, her türlü riskini göze alabileceğim, anlatırken heyecanlandıracak, saatlerce tartışabileceğim kadar önemli olmadı. Çevremde herhangi bir şeye karşı tutkulu pek çok insan var. Onlar gibi olabilmeyi çok isterdim. Çıkmadı işte karşıma. Ama umuyorum bir gün ben de o tek şeyi bulacağım.

Müstakbel kocam, lütfen üstüne alınma. Bahsettiğim bu "şey" bir hobi, bir uğraş ya da bir amaç gibi bir "şey" :)

Bu arada, film çok keyifli. Hikaye çok anlamlı. Hele de köpekleri (ya da genel olarak hayvanları) seviyorsanız, kesinlikle izlenmeli.

Perşembe, Nisan 26, 2007

Jet Fadıl

Ülkenin kaderini değiştiren bu adam nerede, ne yapıyor acep? Aslında sana minnet borçlu olması lazım RTE'nin.

Jet Fadıl kimdir?
Fadıl Akgündüz, Arap asıllı Siirtli bir iş adamıdır. Şirketinin ismi yüzünden Jet Fadıl diye de bilinir.

Önceleri JetPA adında, otomobil pazarlama hizmeti veren bir şirkete sahipti. Müteahitliğe girişmesiyle işlerini kısa zamanda büyüttü. Memleketi Siirt'te %100 yerli ve Türk malı otomobil üretecek bir otomobil fabrikasını inşa etmeye başladığında büyük sükse yaptı. 'İmza' adını verdiği modelin tanıtım gecesi televizyonlardan canlı yayınlandı.

Servetinin 700 milyon dolara ulaştığı, islamcı kesimin en zengin adamı olduğu söylenen bir dönemde, villa yerine kendi yaptırdığı sitede üç odalı bir dairede oturduğu söyleniyordu. Ancak islamcı kimliği ile tanınan bu işadamının şirketleri, kuracağı söylenen otomobil fabrikasına sermaye toplarken, dönemin politik karışıklığının da etkisiyle iflas etti. Geride kaba inşaatı bitmemiş bir fabrika ve bir sürü söylenti bıraktı. Kimine göre insanların iyi niyetlerini sömüren bir yolsuzluk uzmanı, kimine göre az zamanda büyük işler başarmanın büyüsüne kapılıp oynadığı kumarı kaybetmiş bir adamdır.

Hakkında tutuklama kararı çıkınca yurt dışına kaçmış ve 2001 seçimlerinde bağımsız milletvekili seçildiği Siirt'e geldiğinde tutuklanmıştır. Boşalan koltuğu için yapılan seçimden sonra başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan seçilmiştir.

Kaynak: Vikipedi

Çarşamba, Nisan 25, 2007

Rüya


Rüya gördüm dün gece ki pek görmem, genelde mışıl mışıl uyurum.
Uzun bir seyahattan sonra eve gidiyorum, evde herşey yere devrilmiş. Buzdolabı yere yatmış, TV yüz üstü düşmüş, yatak balkona kadar kaymış, duvarlar çatlak çatlak, eşyaların hemen hepsi yerde. Ama hiçbiri kırılmamış, sapasağlam duruyor.Hepsini yerden kaldırıp, yerine yerleştiriyorum. Ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok, ilk önce deprem olmuş olabileceği geliyor aklıma. Balkondan aşağı bakıyorum, John Locke bahçe suluyor! "Locke, Locke" diye sesleniyorum. Yukarı doğru kafayı çeviriyor, "ne oldu, deprem mi oldu?" diye soruyorum. "Hayır" diyor. "Binanın temeli çöktü, ama sadece sağ tarafı!"
O sırada Yıldız Teyze kapıyı çalıyor (kendisi yöneticimiz olur). Evde bir problem olup olmadığını soruyor. "Eşyalar devrilmiş ama hasar yok, sadece duvarlar çatlak çatlak olmuş, sanki rutubetten kabarmış gibi, niye öyle oldu ki" diyorum. Duvarların arasından geçen su borularının patlamış olabileceğini, ondan dolayı sızıntı meydana gelebileceğini söylüyor. "Amaan, zaten 1 Temmuz'da taşıncam, 2 ay daha idare edebilirim şurda, sonrasını ev sahibi düşünsün" diye geçiriyorum içimden.

:)

Sabah rüya yorumlarında "deprem"e baktım (Başka hangi kavrama bakabilirim ki acep?). Şöyle yazıyordu:

İş yaşamınızda sıkıntılar yaşayacaksınız demektir. Ülkeler arasında savaş çıkacağı şeklinde de yorumlanır. ...

Hayırdır inşallah.

Perşembe, Nisan 19, 2007

Kalem

Sabah bir eğitim için toplantı odasındaydık. Beyaz tahta üzerinde, çizerek anlatırken kalem bitti. Servis personelini arayıp kalemin bittiğini, acilen bir tahta kalemi getirmelerini söyledim. 2 dk sonra, işe yeni başlayan bir çocuk salona gelip bir tükenmez kalem verdi. "Bundan değil, tahta kalemi istemiştik" dedim. Pardon deyip çıktı, biraz sonra geldiğinde elinde şu kalem vardı:



Gülemedim de o an, içimde kaldı :))

Çarşamba, Nisan 18, 2007

İnce ayarlar

Bazen tolerans sınırlarım fazla zorlanıyor ve tepki vermek zorunda kalıyorum. Tepki verdiğim kişinin suratı asılınca da ne diyeceğimi şaşırıyorum, motivasyon sıfır oluyor. Tıpkı az önce olduğu gibi.
Tamam sürekli aynı binadayız, birlikte çalışıyoruz ama sorumluluklarımın senin üstünde olduğunu bilmene rağmen ve kendin "bilgi vermedik" dediğin halde, ben bölüm müdürüyle telefonda konuşurken "sen ne anlatıyorsun ya, ver ben anlatayım" gibi bir ifade kullanmanın ne alemi var? Hadi kıdem mevzuunu da geçtim, ya sen koskoca evli barklı çoluk çocuk sahibi bir adamsın. Benden 10 yaş büyüksün. Sen öyle yaparsan ben de "samimiyet ayrı ama müdürle konuşurken müdahale etmenizden ve "sen" diye hitap etmenizden hoşlanmıyorum" derim. Buna bozulmanın ve benim de moralimi bozmanın hiç alemi yok!

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Aman bre deryalar


Sen bana hiç "seni seviyorum" demedin. Ama ben gördüm. Sabah yanağından öperken yüzündeki gülümsemende gördüm, aldığım gömleği giydiğin zaman gözünde oluşan parıltıda gördüm, yaptığım yemeği yedikten sonra "güzel olmuş bre" deyişinin tonunda gördüm. Ve yemin ederim ki, bunları görmek parmağımdaki yüzüğü görmekten çok daha önemli benim için.
Yani, yüzük olsun elbet ama yüzün gülmüyorsa yüzüğün de bir anlamı yok demeye çalışıyorum.
..

İsteme+nişan merasimini atlattık nihayet. Tanışma faslı, kahve içimi faslı, kız isteme faslı, çikolata tutulma faslı, yüzük takılması, çay-börek faslı, takı ve en son da yaşpasta-baklava ile gece 1 gibi bitti merasim. Gelinlik siparişi de verildi. Geriye bi ev tutup bi kaç eşya almak kaldı.
(Bu arada, iyi ki Sandıklı'lı değilmişim! Ne çok aşamadan geçiliyormuş öyle :)

Pazartesi, Nisan 09, 2007

Düğün dernek vesaire

Cumartesi günü Ankara'da nişanlanıyorum. 1 Temmuz'da da Adana'da evleniyorum. 5 yıllık tek yaşamdan sonra garip geliyor bu fikre alışmak. Söylediğim herkes "owww, çok az vakit kalmış, nasıl yetiştireceksiniz hazırlıkları" diyor ama niyeyse içim çok rahat, hoş bir dinginlik söz konusu. (Belki de anneler herşeyi bizim yerimize düşündüğü içindir bu dinginlik. Misal benim annem şu an kullandığım mini fırını düğünden sonra kendi evine nasıl götüreceğini bile düşünüyor, Orkun'un annesi şehir dışından geleceklerin nerelerde ve nasıl kalacağını düşünüyor.) En büyük sıkıntı aynı şeyleri 4 ayrı kişiye anlatmak zorunda olmak. Zira ikimizin de ebeveynleri yıllar önce boşanmış ve görüşmüyorlar.

2 gündür gelinlik modelleri bakıyorum netten. "Öyle bir model olmalı ki, görür görmez "işte bu" demeliyim" diyordum ve yaklaşık 350. modelde dedim "işte bu" diye. Bir kaç küçük detayda değişiklik olması gerekiyor sadece. Kararsız kaldığım iki model daha var. Gelinlikçiyle konuşup hangisinin daha uygun (fiyat+zaman açısından) olduğunu öğrenmek gerek.

Huzurluyum ben, ve ben ne zaman huzurla bir işe girişsem pek sorun yaşamamışımdır.

Cuma, Mart 30, 2007

Sesame Street - Y'all Wanna' Single?



KoЯn'un bu güzide eserini Susam Sokağı'na adapte etmişler, bir haftadır izleyip izleyip gülüyorum.
Şarkının sözleri için şuradan buyurun.

Pazar, Mart 25, 2007

Kritizasyon

Yaw Sayko Dayı, ne yaptın sen :) Ama madem istedin, yazalım bakalım bir şeyler, sana karşı boynumuz kıldan ince. "Beni kritize et" mimi için esasında blogunu kritize etmem gerekiyor ama bunu yapmayacağım çünkü anladığım kadarıyla bu mimin hedef kitlesi bizim ki gibi kendi halinde webloglar değil. Onun yerine, pası boş bırakmayayım diye, haddim olmayarak şahsınla ilgili bir kaç kelam edeyim.
Psychedelic (nam-ı diğer Sayko Dayı)'i tesadüfen keşfetmiş olduğum LİMK'de ilk gördüğümde "oha, eleman hakikaten Sayko galiba, bulaşmamak lazım" demiştim içimden. O zamanlar Limk açılış sayfasında cıbıl fotolar serbest idi ve ana sayfadaki her üç +18'den biri Sayko Dayı'ya aitti. Şimdiki gibi Xlimk'de yoktu, onun yerine herkesin açıp bakabildiği "aklazarar" kısmısı vardı ve oradaki hakikaten aklazarar limklerin de ortalama %90'ı kendisinden gelmekteydi (aklazarar bölümünün kendisine ithafen açıldığı gibi bir rivayet de var). Bir "bağyan" olarak bu aşırılık beni rahatsız etmiş, yeni yetme dehşetengiz bir cinsi sapık (!) olduğunu düşündüm bu kişinin hiç tepki almaması sebebiyle site yönetiminden üst düzey bir tanıdığı olduğuna kanaat getirmiştim. Zira o dönem hafif.org'dan haberim yoktu, WRZL ve Dinemiz ile henüz tanışmamıştım ve de kaave'de hiç bir muhabbete girmiyordum (hatta kaaveyi okumuyordum), öyle kenardan kenardan takip ediyordum siteyi. Koca sitede dikkatimi çeken üç beş üyeden biriydi kendisi. O zamanlar bir de dillere destan Luba aşkı vardı dayının (ama yenge evli olduğu için yapılabilecek hiç bir şey yoktu). Bir müddet sonra, sanırım sitede veya keditasması'nda yaptığı bir yorumdan ötürüydü, hiç de öyle boş bi yeni yetme olmadığını farkettim. Şu an anımsayamadığım bu yorumda kullandığı bir cümle ile silkelenmiş "vay be, saykoya bak sen, yanlış yorumlamış, önyargılı davranmışım galiba" deyip daha dikkatli takip etmeye başladım. Zaten o andan sonra da kendisinin aslında camia da ne kadar çok sevildiğini, "dayı" diyenlerin hiç de haksız olmadığını anlamam pek uzun sürmedi. Direkt bana karşı bir şey söylememiş olsa da, "açık görüşlü" olduğunu iddaa eden ben gibi bir şahsiyete hiç de öyle olmadığımı farkettirmişti. Benim cinsi sapık sandığım kişi aslında iş güç sahibi bir insan, aynı zamanda bir şirin kız babası idi ve sanırım tek derdi lafını esirgemeden ve de lafı dolandırmadan "a ha bakın böylesi de var" demekdi. Ancak, onca limkine rağmen "Psychedelic" deyince aklıma şu hikaye gelmektedir (ki bakınız hala toplumsal baskıları ve ahlaki kavramları üzerinden atamayan terbiyeli bir insan olmamdan ötürü direk link atamıyorum).

Bir de takipçisi olduğum Sayko Haberler var ki, dayıyı anıp da orayı anmamak olmaz, hastasıyız.

Adet yerini bulsun diye illa ki birine pas atmam gerekiyorsa eğer, burayı kesin olarak takip ettiğini bildiğim tek blogger olan Dinemiz'e atayım pası. Almazsa da, havada kalsın, kim isterse o alır.

Perşembe, Mart 22, 2007

Dünyanın bütün çevrecileri, birleşin!

Bu sabah Milliyet'te okuduğum bir haber:
"
.
Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, iklim değişikliğinin "asılsız" olduğunu iddia etti ve çevre örgütlerinin faaliyetlerini "komünizmden daha tehlikeli" bulduğunu bildirdi. Başkanlık basın bürosunca yapılan açıklamaya göre, Klaus, bazı Amerikan milletvekillerine yolladığı mektupta, "Komünizmin yerini çevrecilerin hırsı aldı" ifadesini kullandı.
Çek lideri, çevrecilerin mantığının, tarihsel bakımdan çok kısa ve eksik gözlemlere dayandığını ve öne sürülen verilerin, felaket senaryolarını asla doğrulamadığını iddia etti
.
.
"

Evet, genel olarak böyle bir düşünce var. Deniyor ki, 80'lere kadar son derece faal olan komünizm aktivistleri, tüm "kapitalist" ülkelerde komünizme karşıt görüşlerin artmasıyla baskı altına alındı, susturuldu ama şimdi onlar ve onların halefleri "çevre" ve "insan hakları" konularında faaliyet gösteriyorlar.
O vakit şimdi de, önemli bir çevre kuramcısının "Das Pollutant"ı bir an önce yazıp çoğaltmasını bekliyoruz!
(İngilizce bilmeyenler için, bkz. pollutant)

Pazartesi, Mart 12, 2007

Güzelleme

Güzellik gelip geçicidir, önemli olan ruh güzelliğidir dense de, her kadın güzel olmak ister. Yoksa neden google'da "güzellik" deyince 9 milyon 700 bin sonuç çıksın? "Güzellik" kavramının kişiden kişiye değiştiğini düşünürsek, önce neye güzel dendiğini kararlaştırmak lazım. "Güzel" deyince benim aklıma gelen iki kadın var: Monica Bellucci ve Famke Janssen. Bellucci'yi zaten bilirsiniz. Ekstra açıklama yapmama gerek yok.


Famke'yi de X-Men'de Phoenix rolünde ve NipTuck'ta yaşam koçu Ava Moore olarak gördük. Ancak sanırım Famke fotograf vermeyi pek beceremiyor. Hani beyazperdede görmesem çirkin bile diyebilirim yakın çekim fotolarına bakıp. Hayatı boyunca çekilmiş fotolarından hepi topu 3-5 tanesi güzel çıkmış bir kişi olarak onu çok iyi anlıyorum, tek farkımız benim gerçekte de pek güzel olmamam!


Famke'de biraz estetik kokusu var gibi ama ister estetikli olsun, ister doğal, güzel güzeldir.
Yakışıklı konusunda da düşündüm aslında ama çocukluğumdan beri bu konuda değişken fikirler içerisindeyim. Bi gün "evet bu adam yakışıklı" dediğim biri için üç gün sonra "iyy çirkinmiş be, o ne biçim bakış öyle" diyebilen bir kişiyim. O nedenle örnek isim veremiycem, herkesin yakışıklısı kendine :)
Not: Son paragraftaki cümleler "topluma örnek olması gereken, TVlerde felan boy gösteren şahıslar" sınıfı için geçerlidir.

Bir de, geçen hafta kendime bir güzellik yaptım, ilkokuldan beri ilgimi çeken bir konu olan antropolojiye nihayet bilimsel bir adım attım ve Nephan Saran'ın "Antropoloji" adlı kitabını aldım. "Bu kitap İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi Antropoloji Bölümü'nde birinci ve ikinci sınıflarda verilen ders notlarımın derlenmesiyle oluşturulmuştur.....
...Antropoloji hala pek çok kişi için ya sadece bir isim ya da içeriği pek bilinmeyen bir sosyal bilim dalıdır. Bu nedenle kitap ikili bir amaca yönelmiş, bir tarafta öğrenciye, olabildiğince yalın bir şekilde, antropolojinin temel konuları ve tarihsel gelişimi anlatılmış öte taraftan bu bilim dalını merak edenler için bir kaynak kitap sağlamaya çalışılmıştır
." demiş hoca. İşte tam da benim aradığım şey!

İlkokulda hep "arkeolog olacağım, prehistorya arkeolojisi" okuyacağım derdim. Ama heyhat, hayat bize kimyayı uygun gördü :) (Daha doğrusu sosyalde arkeoloji dışında okumak isteyeceğim bir bölüm olmadığı için ve de okulun coğrafya hocasından nefret ettiğim için matematik-fen dalını seçtim lise sıralarında. Tanrım, iyi ki öğretmen değilim, farkında olmadan nasıl da etkiliyorlar koca bir hayatı! Muhtemelen onun umrunda bile değildir hangi mesleği seçtiğim, hatta varlığımdan bile haberdar değildir. Neyse ki kimyayı seviyorum.)
Teşekkür ederim.

Perşembe, Mart 01, 2007

Havalar da pek sıcak bu aralar


"Küresel müresel ama iyi ısındık haa!" diyerek gireyim konuya. Ama iş ciddi aslında, pek de öyle şakalara gelir bi yanı yok.
Herşeyden evvel söylemem gereken bir şey var, ben fosil yakıtla çalışan bi enerji santralinde çalışıyorum. Yani küresel ısınmanın nedenleri arasında gösterilen CO2 salınımında en büyük paya sahip olan bir sektörde. Tabi şimdi maaşını oradan alan bir kişi olarak bu konularda yazıp çizmek ne kadar doğru olur ya da söylediklerime ne kadar güven duyulur, orası tartışılır. Ama ben yine de yazacağım.

Ahkam kesmeye başlamadan önce basitçe bir santralde ne oluyor da CO2 çıkıyor, onu açıklamak lazım: Büyükçe bir yanma kazanı düşünün, içerisinde yakıt yakılıyor, kazanın etrafında da dolanıp duran borular var. Bu boruların içerisinden su geçmekte. Kazanda yanma başlayıp da ısı yükselince boruların içerisindeki su da ısınıyor ve buhar haline geliyor. Çeşitli sistemler vasıtasıyla sıcaklığı (~500 C) ve basıncı arttırılan buhar, 100 bar üzerinde bir basınçla kızgın buhar olarak türbine gönderiliyor. Gerisi tıpkı bir bisikletteki ön lamba sistemi gibi, türbin kanatlarının dönmesiyle oluşan mekanik enerji, jeneratörlerde elektrik enerjisine çevrilip dağıtım hattına iletiliyor. Yani yakıtın yakılmasındaki tek amaç suyu kızgın buhar haline getirebilmek. Tabi kullandığınız yakıtın enerjisi ne kadar yüksekse (ki buna da kalorifik değer deniliyor) yakıtınız o kadar iyi yanıyor. En iyi yakıt kaynakları ise organik kökenli, yani yapısında karbon içeren, maddeler ve bunların yanması sonucu da ortaya CO2 çıkıyor. Yanma dediğimiz işlem de aslında yapının oksijenle reaksiyona girmesidir. CO2 çıkınca ne olduğunu da sera gazları ile ilgili yayınlardan biliyorsunuz.


Enerji santrallerinin İngilizce karşılığı "Power Plant". Ve hepimiz biliyoruz ki "Power is the money, money is the power". (Power ve money deyince aklıma hemen şu şarkı gelir, güzel şarkıdır zannımca). E bebekliğimizden beri beynimize kazınan "güçlü olan yaşar" tümcesi ile bir önceki cümledekileri birleştirir ve ülkeleri kişileştirirsek eğer "enerji santrali olan ülke zengin ülkedir, güçlü ülkedir, yani rahatça yaşar" gibi bir sonuca ulaşırız ki bu son derece basit açıklama bize neden ülkelerin enerji politikalarını değiştirmekte çok da hevesli olmadığını açıklar. (Hem ayrıca, Amerika'nın neden Irak'a saldırdığını, koskoca ülkeyi yerle bir ettiğini, hepimiz artık gayet iyi biliyoruz [Saddam'ın nükleer silahları yüzünden], di mi? Orada bulduğu nükleer silahları(!) oturup içecek hali yok herhalde)

Bildiğim kadarıyla CO2 yi tutucu bir filtre henüz hiçbir santralde yok. Daha doğrusu böyle bir teknoloji yok, en azından yüksek ölçekli işletmelerde kullanılabilir düzeyde değil. Dolayısıyla "bacalara filtre takılsın" önerisinin sera gazlarına bir etkisi olmamakta. Halihazırda uygulanan filtre ve arıtma sistemleri son derece verimli çalışmakla beraber sadece bacagazı içerisinde bulunan külü, tozu ve asit yağmurlarına sebep olan kükürtdioksit (SO2) ve azotoksitleri (NOx) tutmakta. Ki Kyoto'ya kadar (yani 10 yıl öncesine kadar) CO2'den fazlaca bahseden de yoktu. Akut etkilerinden dolayı kül ve asit yağmuru konuları daha öncelikliydi. Onlara çözüm bulundu, şimdi sıra CO2'de. Ama şu anki koşullarda buna en iyi çözüm bol bol ağaç dikmek.

CO2 emisyonları konusunda uluslarası geçerliliği olan tek yaptırım Kyoto Protokolü. Ne diyor Kyoto'ya imza atan ülkeler? "CO2 emisyonlarıma dikkat edeceğim, kontrollü yapacağım, endüstrimi emisyon değerlerini düşürecek şekilde planlayacağım". Kyoto'yu imzalamalı mıyız? Evet, elbette. Zaten protokol gelişmiş ülkelerden ziyade bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için önem taşıyor ki, enerji politikalarını düzenlerken bu konulara dikkat etsinler. Salan saldı, bari bundan sonrakiler salmasın mantığı söz konusu. Şahsen şu an çalıştığım şirket konusunda en ufak bir tereddütüm, huzursuzluğum yok. Zira CO2 salınımı konusunda bizden fersah fersah önde olan ülkeler var, Çin gibi, Hindistan gibi. Ayrıca ülkemizde ciddi bir enerji açığı sıkıntısı olduğu da kabul edilmesi gereken bir başka gerçek.


* Gece vakti dünya, nasıl da ışıl ışıl (!)

Neden huzurlu olduğumu açıklamak istiyorum: Diyelim ki Kyoto'yu imzaladık, termik santraller (yani kömür, doğalgaz gibi organik kökenli yakıt kullanılan santralleri) ve nükleer santral kurmayacağız. E sonra? Deniz, güneş, rüzgar bize yeter mi gerçekten? Birileri kızabilir ama bu düşünce karşısında hissettiklerim "imagine all the people living life in peace"i duyunca hissettiğimle aynı (İçten içe hissedilen bir coşku, ruhun nefes alması, yüzü yukarı kaldırılıp göğe bakarak gülümseme ve bu saatten sonra kısa vadede bunun olamayacağına dair hüzün dolu bir inanışla gerçeğe dönme) Ayrıca şöyle gerçekler de var gözümüzün pek görmediği.
Gelişmiş ülke denince akla gelen en temel tanım (bilimsel yayınlarda kullanıldığı şekli ile) "kişi başına harcanan enerji miktarının çokluğudur." En gelişmiş ülke olduğu kabul edilen Amerika'da bu tüketim manyaklık düzeyinde! (Ki üstteki haritadan da net olarak görülüyor. Misal, "Inconvenient Truth" belgeselini hazırlamış olan Al Gore'un da bir teknoloji delisi olduğu, evinde kullandığı elektronik malzemelerden ötürü ödediği aylık faturanın sıradan bir vatandaşın bir yıllık miktarına eşit olduğu açıklanmış)


* Las Vegas'ta gece.

Son derece net olan gerçek şu ki: Biz insanlar elektriği bu derece kullandığımız müddetçe güneşin, denizin, rüzgarın günümüz teknolojisi ile bize yetmesi mümkün değil! Çünkü gelişmek tek amacımız ve geliştikçe daha çok elektrik harcayacağız, ve daha çok ve daha çok ve daha çok... Evimizde bile her geçen gün elektrikli alet sayısı artmıyor mu? Her yıl bi taraflara kablo çekmek, çoklu priz takmak zorunda kalmıyor muyuz? (Gerçi elektrik tüketiminin en büyük kısmı ev dışında oluyor. Su arıtımı, hastaneler, şehir aydınlatması, ulaşım, inşaat, otomotiv vs vs)

Kendi adıma, aydınlatma sistemlerinin olmadığı bir çağda yaşamayı tercih ederim. Akşamları TV veya bilgisayar başında değil de mum ışığında oturup sohbet etmeyi, hayatın daha yavaş geçmesini, geceleri gökyüzünü ışık kirliliği olmadığı için net olarak görebilmeyi, ulaşım için metroyu kullanmak yerine yürüyerek veya at sırtında yapmayı, klima yerine battaniyeye sarınmayı, dondurulmuş gıda yerine taze gıda kullanmayı tercih edebilirim. Zaten binlerce yıl o şekilde yaşamadık mı? Fakat bunu herkes yapar mı acaba? Sağlık sektöründe ve bilimsel araştırmalar için kullanılan enerji miktarını nasıl azaltacağımız konusundaysa söyleyebilecek hiç bir şeyim yok ama aklımıza gelen her konuda "daha hızlı ve daha çok olmalı" felsefesiyle yaşadığımız müddetçe ne enerji politikaları kolay kolay değişebilir, ne de yenilenebilir enerji kaynakları bize yetebilir.



Bugüne kadar yapılmış olan en önemli buluş nedir sorusuna cevabım "kesinlikle elektrik" olacaktır. Ama bu müthiş keşfi üretmenin ve kullanmanın başka yollarını bulamazsak eğer aydınlanmamızı sağlayan şey (hem gerçek hem de mecazi anlamda) büsbütün karanlığa götürecek gibi duruyor. Evet, gücü olan kazanır ama doğanın gücüyle de kimsenin boy ölçüşemeyeceği ortada.

Perşembe, Şubat 22, 2007

Batsın bu dijital dünya

Güya dijital devrim yaşıyoruz, herşey bir tık kadar ötemizde, bir telefonla anında Amerika'ya bağlanılıyor, uydudan oturduğumuz apartman görülebiliyor, tek bir kimlik numarasıyla bütün bilgilerimize ulaşılabiliyor ama garantili olsun diye yasal yollardan, faturasıyla, üstelik de Ankara'da bulunan büyük bir firmadan aldığımız telefona ait gene faturayla alınmış, her türlü yasal işlemi yapılmış Turkcell hattımızı bir aydır açtırılamıyor? Daha da 2-3 hafta beklermişiz. Neden, çünkü IMEI numarası kopyalanmış ve de bu işler öyle faturanı göstererek ve bi dilekçe yazarak olmazmış!


Telefon annemin adına, hat benim adıma, kullanıcı ise kardeşim. Hem Turkcell hat, hem Nokia telefon 2004 yılı Mart ayında aynı yerden, faturayla alındı (Necatibey - Argold Telekominikasyon). Bu zamana kadar da sorun yoktu. Yılbaşı sonrası kardeşe bi mesaj gelmiş "IMEI numaranız bidi bididir, hattınız kapatılacaktır" diye. O da doğal olarak bana sordu. Ben de "bir hata olmuştur, senin telefonun faturalı alındı, boşver, kapanmaz" dedim. Hata etmişim, meğerse olabiliyormuş bunlar. Nitekim bir-iki hafta sonra hat kapandı! Hemen telekomun sayfasına girdik, IMEI sorgusu yapmaya. "Elektronik bilgileri değiştirilmiş cihaz" yazdı ekranda. Akabinde telekomu aradık. "Telefonu aldığınız yere başvurun, numaranızı tanıtsınlar, ancak makine sadece tek bir numara ile eşleştirilebilir" dediler. Bir seçenek de Tüketici Hakları Dernekleri'ne başvurarak telefonun değiştirilmesi talebinde bulunmakmış ama iş uzar, gerek yok diye düşünüp biz ilk yolda karar kıldık. Tabi ben Adana'da olduğum için kardeş gitti firmaya, orada "bizim yapacağımız bir şey yok, Turkcell Merkez'e gidin" demiş aklıevvelin birisi. Kardeş oraya da gitmiş, onlar da "bizle hiç alakası yok, telefonu aldığınız firma halledecek" demişler. Haydaa.... Mecbur geri dönüp beni aradı firmadan, yetkili olduğu söylenen bir zatla telefonda görüşüp ne yapılması gerektiğini ve neden ilk gelişinde Turkcell'e gönderildiğini sordum. Görüşülen kişinin teknik serviste çalıştığını ve konuyu bilmediği için yanlış yönlendirdiğini söylediler. Neyse, peki, nasıl halledeceğiz sorunu, onu söyleyin de yapalım hemen! Efendim, faturayı bulmamız lazımmış, telefonun alındığı kesin tarihi bilmiyorsak onların dökümanları bulması biraz uzarmış, zaten muhasabe & genel müdürlük de orada değil, Ulus'taymış! İşlemleri ordan yaptıracakmışız. Biraz hır gür/tartışma/polenükten sonra Ulus'taki yerin adresi, sorumlu kişi adı vs alındı, kardeş eve gidip faturayı aramaya koyuldu. Neyse ki faturayı atmamamışız, siz siz olun sakın uzun süreli kullanım için alınan hiçbir şeyin faturasını atmayın (Hatta kıyafetlerin bile, yıllar evvel, 1 yıl kullandığım paltoyu değiştirmişlerdi YKM'den). Hemen ertesi gün faturayla beraber Ulus'ta tarif edilen yere götürüp bir dilekçe dolduruldu, kullanılmak istenen telefon numarası bildirildi ve beklenmeye başlandı. Bize denilen 1 kaç gün ile 1 ay arasında telefonun kullanıma açılacağıydı ama 1 ay oldu ses çıkmayınca tekrar firmayı aradık (yani bu sabah).
Daha önce "tabi, haklısınız, mağdursunuz, bir an önce işleme alınacak vs vs" diyen şahıs ne dese beğenirsiniz: "Sizin evraklarınızı iki gün önce aracı firmaya kargoyla gönderdik, orada işlemleri tamamlanıp telekoma iletilecek, ne zaman açılır bilemeyiz!" Ama, biz taa 1 ay önce dilekçe vermiştik, neden bu tarihe kadar hiç bir şey yapılmamıştı? Çünkü, fatura 2004 yılına aitmiş, o tarihteki distribütör firmaya ve gerekli evraklara ulaşmak o kadar da kolay olmuyormuş, bi dilekçe vermekle bu işler hallolmuyormuş! Peki, ona da peki, deyip belgeleri gönderdikleri firmanın telefonunu istedim. Amacım artık taşmakta olan sabrımı dindirmek için adı geçen firmayı taciz etmek ve bi şeyleri hızlandırmaktı. Bu sefer de "arasanız da bir şey değişmez, boşuna vakit kaybetmeyin" dendi ancak ısrarlarım üzerine numara verildi. Derhal karşı tarafı aradım, olanları anlattım. Son derece nazik konuşan bir bayan, "üzgünüz ama henüz sizin adına hiç bir evrak gelmedi, isterseniz firmayla tekrar konuşun, bize evrakları hemen fakslasınlar, ben bizzat takip edeceğim" deyince tekrar aynı adamı aradım, böyle böyle böyle, sizden faks bekliyorlar, 1 saat sonra gene arayacağım o bayanı, lütfen göndermiş olun diyerek telefonu kapadım. Aradan 3 saat geçince e nasıl olsa fakslamışlardır, bundan sonra hangi aşamalardan geçeceğiz acep düşünceleriyle tekrar o bayanı aradım ve aaaaaaaa! faks felan gitmemiş onlara! Nasıl olur? Neden? Dalga mı geçiliyor benle? Neler oluyor? gibi sorularla kan beyindeyken, bir hışım aynı şahsı arayıp "ya yeter artık, daha fazla beklemicem, açıklama da istemiyorum, bi şeyler çevriliyor, oyalandığımı düşünüyorum, mahkemeyse mahkeme, ilgili heryere başvurumu yapacağım" şeklinde devam ederken bana "sizin için aynı modelde bir başka telefon ayarladım, bir kaç gün içerisinde gelip alabilirsiniz!!Kendi telefonunuzun bataryası ve kapakları da sizde kalacak, üstelik tek bir hatla değil, istediğiniz numarayla kullanabileceksiniz"dendi. FIN.

Postun özü:
* Haklı olduğuna inanıyorsan, konu soğan cücüğü bile olsa peşinden koşturmak lazım.
* Faturaları asla ve asla atmamak lazım.
* Gelen hiç bir mesaja, amaan önemsiz deyip umursamazlık etmemek lazım.

Postta yazmayan bir öz:
* Telefonla görüşüp bilgi aldığınız her kişinin adını, görevini öğrenmek lazım.
* Eski de olsa yedek bir telefona ve alternatif bir hatta sahip olmanın faydası vardır.

Buraya kadar hala sıkılmadan okudunuzsa, aynı şeylerin sizin de başınıza gelmemesini dilerim.

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Şahsi kanaatler


Madem her 108 dk da bir o tuşlara sırasıyla basılması "the others" açısından bu kadar önem arzeden, kendilerinin ve hatta dünyanın (yahut da onların yaşadığı bir başka dünyanın) sonunu getirebilecek kadar mühim bir konu, o vakit neden bu görevi konunun ehemmiyetini idrak edebilecek, ne olursa olsun bu işten vazgeçmeyecek, tüm hayatını o tuşlara basmaya adayabilecek birilerine yaptırmıyorlar da, bize kafayı yedirtiyorlar? Belli ki bu işi yapacak kadar adama/zamana sahipler.
Madem bizimkiler oraya bir kaza eseri geldi, o vakit neden bunları karşılarına alıp "bak kardeşim böyle böyle böyle, biz son derece gizli ve önemli ve de ciddi işler yapıyoruz, aranızdan şu şu şu bizim işimize yarıyabilir, diğerlerinin de kaçmak felan gibi bi şansı yok, kaderiniz artık budur, alışsanız iyi olur" demiyolar da, bize kafayı yedirtiyolar?
Neden ben hep "basit yaşa, basit yaşa" diye kendime telkinde bulunurken, birilerinin aslında son derece karışık şeyler yaparak bizim basit hayatlarımızı alt üst etmeye çalıştığını düşünüyorum ki? Bu "LOST" dizisi, bana "sen ne kadar basit yaşamaya çalışsan da, senin idrak edemediğin, herşeyin üstünde bazı güçler var ve sen onları göremiyor, bilemiyor olsan dahi onlar senin bütün hayatını kontrol edebilme yetisine sahipler" mi demeye çalışıyor?
Neyse, ben zaten tesadüflere inanmam. Herşeyin bir sebebi vardır ve benim bu sebebi bilmiyor olmam o bilginin varlığını yoketmez. Umuyorum Lost'u yapanların da bi bildiği vardır :)

Çarşamba, Şubat 14, 2007

Gizli mesaj içermektedir :)

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Sahnede bir dev vardı



Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.



O ufacık adam sahnede tek başınaydı, ama sanki sahnede bin tane insan vardı, memleketimizden yüz tane, bin tane insan, bizim insanlarımız, Nazım'ın insanları.



Ayın altında kağnılar gidiyordu
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru
Toprak öyle bitip tükenmez
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleri ile
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti
ayın altına öküzler
Başka ve küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayın altından akan
toprak,
toprak
topraktı.
(Kurtuluş Savaşı Destanı)

Teşekkürler Betty, teşekkürler Dine.

Perşembe, Şubat 08, 2007

Sapasağlam otururken bakılmak zorunda olmak

Çocukluğumdan beri hatırladığım en baskın dürtü "kendime bakabilmeliyim, kendi paramı kazanmalıyım, kimseye yük olmamalıyım" dürtüsüdür. Sırf bu dürtü yüzünden, artık anneden babadan şurdan burdan para istemek istemiyorum diyen bu iç ses yüzünden, bir an önce okulu bitireyim de çalışmaya başlıyayım diye okulu hiç uzatmadım. 80 kişi girdiğimiz bölümden 5 yıl sonunda (hazırlık da vardı) mezun olabilen hepi topu 12-13 kişiydik. Bu düşüncem hala da değişmedi.

Bir süre önce evlenen bir tırmanıcı arkadaşımız vardı. Bu arkadaşın kayınvalidesi, yolda karşılaştığı ve "damadı göremiyoruz, nerelerde" diye soran bir başka arkadaşımıza "e artık evlendi barklandı, malum para durumları pek iyi değil, bakmak zorunda olduğu bir karısı var" demiş! Huh! Niye ki? Kızı kendine bakmaktan aciz mi? Üstelik kızı da üniversite mezunu bir insan. Neden o da çalışmıyor? Madem durumları kötü, neden tüm yük sadece kocanın üstünde? Kocası serseri mayın gibi gezsin demiyorum, elbetteki çalışması lazım ama "bakmak zorunda olduğu bir karı" lafı çok ağrıma gidiyor bir bayan olarak. Elim ayağım tuttuğu müddetçe ben kimsenin sırtında yük olmak istemiyorum. Bu kişi sevdiğim, evlendiğim adam bile olsa.

Cuma, Ocak 26, 2007

Hayat böyle bir şey


Sabah sabah gazeteyi okuyunca flash back yaptım 7 yıl öncesine doğru.
...
(Konuşmalar telefonda yapılmaktadır)
Ben: Fırfır, TV'yi aç, bilmem ne müzik kanalını. Lan raindog var, adamlar klip çekmiş ama grubun adı Placebo mu ne öyle bir şey yazıyor, bunlar ad mı değiştirdi?
Fırfır: Hadi ya, pembe peluşu da kullanmış mı eleman?
Ben: Yok, peluş felan yok da, ben bu şarkılarını hiç dinlememiştim? Hiç hatılamıyorum duyduğumu.
Fırfır: Grubun adına ne dedin? Placebo mu?
Ben: Evet, evet. Açtın mı TV'yi?
Fırfır: Dur bi uyanayım açıyorum hemen :) Aaa, vallahi Raindog. Neyse, akşam Gölge'ye gidince bakarız adlarına bi değişiklik var mı diye. Geliyorsun değil mi akşam?
Ben: Geliyorum elbet. Demo'yu aramayı unutma.

[Efem, şu an aynı günün akşamına, saat 21.30 sularına ışınlanıyoruz...]

Fırfır: E yok isim değişikliği felan, baksana afişe, hala Raindog.
Ben: Acaba TV için felan mı isim değiştirdiler, ama niye yapsınlar ki böyle bi şi?
Demo: Ne oluyor yahu, ne ismi, ne TV'si?
[Burada, Fırfır olanları anlatıyor Demo'ya]
Demo: Lan Placebo başka bi grup, hiç duymadınız mı? Evet, benziyolar. Ama ben sizin Placebo'yu bilmemenize şaşırdım. Fight Club'ın sonundaki şarkıyı da onlar söylüyor.
Ben: Hadi yaw? Neyse, içeri geçelim. İyice kalabalıklaşmaya başladı burası.
.
.
Şimdi bunları hatırlayınca o andan 2 sene öncesine, yani şu andan 9 sene öncesine flash back yapasım geldi.
.
Babam: Akşam 8'den sonra dışarı çıkamazsın.
Ben: Ama baba, cumartesi arkadaşımın doğum günü. Ve ben de onlarla beraber olmak istiyorum.
Babam: Gündüzler torbaya mı girdi? Gündüz durursun yanlarında, 8'de de evde olursun.
Ben: Ya baba, üniversite de okuyorum. Çocuk muyum ben ya, saçmalıyorsunuz....
Babam: Hayır dedim, akşam akşam kız başına ne işin var dışarıda! Eve geleceksin!

...Bağıra çağıra odaya kapanılır, kapı kilitlenir, müzik açılır, akabinde yalvar yakar tekrar izin istenir. Zorla da olsa izin alınır. Çünkü herkesler Gölge'ye gitmektedir. Çünkü Ankara'nın en iyi rock barıdır. Çünkü Pilli Bebek çalmaktadır.
Ama akşam ne olur? Barın kapısına gidildiğinde kapıda bir mühür ve 3 günlük kapatma cezası yazısı görülür! Chroma gene akşam vakti Gölge'yi göremez, bunun için bi 6 ay daha beklemesi gerekmektedir.
.
.
Bütün bunları düşünmeme sebep, Onur Baştürk'ün bugün Kelebek'te yayınlanan şu yazısıdır.

Sonuç:
1. Gölge kapandı. Artık yok.
2. Baba evden ayrıldı, İstanbul'a yerleşti.
3. Chroma, bildiğiniz gibi, Adana'da.
4. Raindog hala var ancak grubun adı Zakkum oldu, albüm de yaptılar, klip de çektiler. Pembe peluş da var!
5. Evet, ben "Kelebek" okuyorum! Hatta "Günaydın" da okuyorum.
6. Deja vu'yu izleyin. (Alaksız oldu ama siz yine de izleyin. Minority report'u, Terminatör'ü, Time cop'u, Hiro Nakamura'yı anımsayın.)

Salı, Ocak 23, 2007

Milli savunmasına ve milli istihbaratına milyonlarca dolar harcayan, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olan, 18 yaşını aşmış her erkek vatandaşına en az 6 ay askerlik eğitimi veren, son 15 yılda binlerce gencini şehit vermiş olan ülkenin savunulması henüz 17 yaşında ve cebinde sadece 1 YTL parası olan bir serseriye kaldıysa ve ülkenin yetkilileri "milliyetçi duygularla yapılmış basit bir eylem" diyebiliyorsa eğer, cümle başında sözü edilen onca emek, onca para, binlerce hayat niye harcanıyor ki? Çözüm gayet basitmiş halbuki: Orta gelirli veya altında ailelerin çocuklarından hafif agresif olduğunu tespit ettiğin çocukları okutma, beynine gazı ver, eline silahı ver, biraz da atış talimi yaptır! İstediğin kişiyi yok etsin.

Anlayamadığım bir nokta da, aslında halkın büyük bir kısmı tarafından bu çapulculara kahraman muamelesi yapılması. Gazetelerin dediğine aldanmayın siz. Bakın İstanbul Taksim'den Adana'ya uzayınca ne tür tepkiler duyuyorsunuz: "aldı işte ağzının payını", "Onca şehidin arkasından niye kimse böyle yürümedi?"... Bu tepkiler yüzünden bu tip serseriler de durumdan vazife çıkartmaya başlıyor. Ya gerçekten bu ülke 17 yaşında serserilerin intikam duygularına muhtaç olacak kadar aciz mi? Ben mi körüm, görmüyorum, anlayamıyorum? Hrant Dink'i savunmasız bir haldeyken sırtından vurarak öldürünce kapanmış mı oldu Ermeni meselesi? Peki, silahsız bir adamı sırtından vurmak korkaklık, acizlik değildir de nedir?

Dünyanın ne düşündüğü, başka ülke vatandaşlarının ne düşündüğü umrumda değil. Ben sadece düşünmekten aciz 17 yaşında bir çocuğun duygularına muhtaç olduğunu düşünen bir milliyetçilik anlayışından rahatsız olduğumu belirtmek istedim.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

Kimse söylemiyor, bari ben söyliyeyim: Hayvanız biz!


Niye çabalıyoruz ki farklı bir şey olmak için? Nedir derdimiz? Nihayetinde hayvanız biz de. Yaşam dürtülerimiz doymaktan ve soyumuzu devam ettirmekten ibaret. Beynimizi kullanmadan da yaşayıp ölebiliriz. Tıpkı hayvanlar gibi. Topraklarımızı belirleriz, o sınırları geçmeye çalışanı da kovarız ya da öldürürüz. Bu kadar basit bu iş. Niye "İNSAN OLMAK şöyle bir şeydir" diye kurallar getirmeye, geliştirmeye çalışarak kendimizi zorluyoruz ki? Niye tartışma gereği hissediyoruz ki? 2 kuruş aklımız var diye niye kendimizi üstün görüyoruz ki sıçanlardan ya da sırtlanlardan?

Güçlü olan kazanır, düşmanını öldürür, ölen de öldüğüyle kalır, kurda kuşa yem olur gider.
İnsan minsan olmak istemiyorum ben artık, okumak, araştırmak da istemiyorum, zor çünkü bu, çok zor. Bağırırım, çağırırım, ya da sıkarım silahı, olur biter...


"Biz" derken tüm insanlığı kastediyorum.

Cuma, Ocak 19, 2007

Günler böyle geçiyor

Aslında bu postun konusu tam tersi olacaktı. Daha önce defalarca büyük konuşmuş ve bu konuşmalarını defalarca yalamış ama yine de akıllanmamış bir kişi olan ben, bakın diyecektim, bünyeye yardımcı olmak, sağlıklı tutmak için multivitamin kullanıyorum, ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirmek için şunu da tavsiye ederim, grip aşısı da oldum, süperim, herkes hasta hasta gezerken ben sapasağlamım diyecektim. 2 yıldır hasta olduğumu, yatak döşek yattığımı hatırlamam diyecektim ama kısmet değilmiş!

Nitekim son 3 gündür hayat yandaki arkadaşlar, bolca burun akıntısı, göz yanması, boğaz ağrısı ve hapşurukla beraber geçiyor. Gerçi yatak döşek yatmalık bi durum yok. Hatta izin bile almadım, işyerindeyim hala.

Bunların üstüne bi de flor elektrodum kırıldı. Firmanın elinde de stok yokmuş, tez konusunun analizleri için mecburen bi ay daha bekleyeceğim.

Ama yine de bütün bunlar yOrkunla beraber Star Wars serisini izlememize engel değil! Kahramanımsın C3PO.