Pazartesi, Aralık 14, 2009

Şafak 155

Cuma akşamı kocamı askere gönderdim :(
Balıkesir'de kısa dönem jandarma olarak yapacak askerliğini.
4 yıldır ilk kez bu kadar uzun süre ayrı kalacağız. İlk gece çok zor geçti, uyuyamadım, ter bastı, nefesim daraldı vs vs. Haftasonu kendime bir sürü iş çıkardım vakit geçirebilmek için.
Bir an önce bitsin de gelsin....

Salı, Aralık 01, 2009

Playlist - En çok çalan

mp3playerda en çok çalanların listesine baktım. Müzik zevki konusunda yeniliklere pek açık değilim galiba. En yenisi Amy Winehouse, o da 3 sene önceki albüm. Bir kaç tane de Slumdog Millionaire'in soundtrack parçası var. 70'lerde takılıp kalmışım daha çok. Üstelik o zamanlar doğmamıştım bile.


Deep Purple - Black Night

Deep Purple - Demon's Eye

Deep Purple - Perfect Strangers

Dire Straits - Money for Nothing

Janis Joplin - Mercedes Benz

The Cure - Lovesong

Testament - Return to Serenity

Pink Floyd - Hey You

Pink Floyd - Comfortable Numb

Pink Floyd - Vera

The Doors - People are Strange

Madonna - Frozen

Norah Jones - Sunrise

Amy Winehouse - You Know I'm No Good

Amy Winehouse - Bact to Black

Cat Stevens - Father and Son

3 Doors Down - Here Without You

Phil Collins - In the Air Tonight

James Blunt - You're Beautiful

Slumdog Soundtrack - O...Saya

Slumdog Soundtrack - Jai Ho

Slumdog Soundtrack - Ringa Ringa

Vanessa Carlton - Paint it Black

Carlos Santana - Smooth

Salı, Kasım 24, 2009

"Ev"lendik biz :)

Evren bir isteğe veya gönülden içtenlikle gelen bir dileğe kesinlikle kayıtsız kalmıyor. "İstek yasası"na göre saf isteğin tezahürü, istenilen nesneyi istek sahibine çekiyor. *
*Şuradan alıntıdır.


Bir önceki gönderide yazdığım iki evden de bazı sebeplerden ötürü vazgeçtik. 2 ay önce dışarıdan görüp, binayı ve konumunu beğendiğimiz, ama evsahibi "165.000 TL" dediği için içine bile bakmaya cesaret edemediğimiz eve geçen hafta pazartesi akşamı baktık, salı günü 145.000'e anlaştık, çarşamba günü Ziraat Bankası'na kredi başvurusunda bulunduk, perşembe günü bankadan gelip evi incelediler, cuma günü istediğimiz meblağa kredi onayı çıktı, dün de tapu işlemleri yapıldı ve ev arama maceramız ikimizin de içine sinen bir şekilde sonlandı

-Ev servis güzergahında,
- 9 katlı binanın 4. katında,
- Dış görünüşü güzel, 4 yıllık binada,
- Önü oldukça açık, hemen önünde park, onun da önünde semt pazarı var. Gölü bile görüyoruz.
-Balkon geniş,
- Mutfak yeterince geniş,
- Tüm apartmana yetecek büyüklükte otopark var.
- Semt pazarı önümüzde, etrafta iki büyük market var, 3 önemli bulvarın ortasında, her birine 2-3 dk.'lık yürüyüş mesafesinde.
- Bulvarlara yakın ama aynı zamanda ara sokak olması nedeniyle sessiz, sakin.
- Ebeveyn banyosu var.
- Ana cepheler güney ve batı, binanın şekli nedeniyle kuzey ve doğuya da bakan birer duvar var.
- Satılık ilanı sahibinden olduğu için arada emlakçı da yok.

Ev boş, içinin bir kaç küçük rötuşa ihtiyacı var, sonrasında taşınacağız.

Hayırlı olur inşallah...

Çarşamba, Kasım 04, 2009

"Ev"lenebilecek miyiz acaba?

Kısıtlı bütçeyle ev almak ne zor işmiş. Beğendiğiniz evler sizin bütçenizin üzerinde oluyor, bütçeye uyanlar size uymuyor derken bizim gibi 3-4 ay dolaşsanız da "yaşanacak" ev bulmakta zorlanıyorsunuz. Biz limit olarak 120.000 TL belirledik. İçini yaptırmak gerekiyorsa da 100.000 civarı olabilir dedik.

Aslında 4 ay önce hiç böyle bir niyetimiz yoktu. Hatta en kötü ihtimalle emekli ikramiyesiyle bi ev alırız diyordum :) Eşim yurtdışına gitmemeye kesin karar verince bari ev alalım da kira ödemeyelim dedik. Önce biraz ağırdan aldık, internetten felan bakınıyorduk. Sonra banka faizleri de düşmeye başlayınca iş ciddiye bindi. Zaten elimzde fazla nakit olmadığı için mecburen banka kredisi çekecektik.

İşin gerçeği, bütçeyi fazla zorlamayı, ev sahibi olacağız diye tüm varlığımızı bankaya bağlamayı düşünmüyoruz. Ama ikimiz de yaşadığımız eve önem verdiğimiz için sırf fiyatı uygun diye, yatırım olsun diye içimizi boğacak bir ev almak da istemiyoruz.

İlk niyetimiz bahçeli, villa tipi evler oldu ama fiyatların bizim ödeyebileceğimizin üstünde olması, bakım maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle ve ikimiz de çalıştığımız için bahçeyle felan uğraşamayacağımızı düşünüp (evdeki 2 saksı çiçeğine zar zor baktığımız gerçeğini de gözönüne alarak) villa tipinden vazgeçtik ve apartmanlara yöneldik.

Seçim yaparken bazı kriterlerimiz vardı:

- En önemli kriter: benim servis güzergahlarımda olacak,
- Giriş kat, 1. kat ve 2. kat olmayacak,
- 7 ve üstü olmayacak,
- En üst kat olmayacak,
- Bina 12 kattan yüksek olmayacak (Adana'da 15 ve üstü katlı çok fazla bina var.)
- Binanın dış görünüşü güven verecek, ruhsuz, lego gibi apartman olmayacak,
- Eski yapıysa eğer, bina bakımlı olacak,
- Önü açık olacak, dipdibe binalarda olmayacak,
- Balkon masa atılıp oturulabilecek genişlikte olacak,
- Mutfak yeterince geniş olacak,
- Otopark olacak,
- Çarşıya pazara çok uzak olmayacak,

Bir de açık mutfak ve ebeveyn banyosu tercih sebebi olabilir demiştik.

Adana'da evin cephesi de önemlidir. Hakim rüzgar yönü güneyden kuzeye olduğu için özellikle güneye bakan evler tercih edilir. Kuzey cephe daireler yazın çok sıcak ve boğucu, kışın da daha soğuk olduğu için fiyatları biraz daha düşüktür. En makbul daireler güney, kuzey ve batıya cephesi olan dairelerdir.

Aslında geçen ay içimize sinen bir ev bulmuştuk. Eski ama fena durmayan bir binada, içi yapılı bir daireydi. Fiyatı da uygundu: 90.000 TL (sadece mutfağı değiştirmek gerekiyordu). Ama evin tapuda problemi çıktı ve banka kredisi onaylanmadı. Biz de kısmet değilmiş, vardır bir hayır deyip vazgeçtik.

Aramaya devam ediyoruz. Şu an benim beğendiğim ama eşimin tereddütte kaldığı bir daire var. Henüz inşaat halinde, bitimine bir kaç ay kalmış. Bitmemiş daireye bankadan kredi alınamıyor (en azında %75inin bitmesi gerekiyor) Ama müteahhitle görüşüp ön ödeme ve dairenin bitimine müteakip kredi çekimi yapılabilir.

Bir de dün akşam bir daire gördük. Eski, köklü, bakımlı ve kale gibi bir apartmanda, çok güzel bir daire. Evsahibi içini ful ve çok şık yaptırmış. Oldukça merkezi, etrafta 2 büyük market ve biraz ötede semt pazarı var. Ama fiyat 150.000 TL. Bir yandan içimiz gidiyor, bir yandan da limiti o kadar yükseltirsek daha iyi başka daireler de bulabiliriz diye düşünüyoruz. 6 Şapka düşünce tekniğini uyguladım ama yine de karar veremedim:)

T-shirt alırken bile kararsız kalan bir insan olarak "ev" alabilecek miyiz bilmiyorum.
Bu arada, emlakçı piyasası pek pis bir piyasaymış, herkes emlakçı ol-a-mamalıymış, onu öğrendik. O nedenle mümkün mertebe emlakçısız halletmeye çalışıyoruz ev işini.

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Adrasan (Çavuşköy)

Bu yaz işler karıştı.

Kenya'ya mı gitsek, Moğolistan'a mı gitsek diye hayaller kurar iken (zira aylık gelirimizi düşününce buralar ancak "hayal" olabilirdi), Avrupa taraflarına gitmek daha karşılanabilir duruyordu. İspanya mı, İtalya mı, İngiltere mi diye haftalarca turlara baktım, ülkeleri araştırdım, konaklama olanaklarını araştırdım vs neyse biz İngiltere'ye bireysel gidip, araç kiralayıp, 8-10 günlük Londra+Edinburgh yapalım dedik. Biz bunu dedikten 3 gün sonra eşimin hocası eşime 6 ay veya 1 seneliğine Almanya'ya doktora için gönderelim dedi. Dolayısıyla biz İngiltere'ye gitmekten vazgeçtik. Hannover üniv'le yazışıldı, çizişildi vs derken askerlik uzayacak dedikosu çıktı. Bizi (özellikle de anneleri) aldı bir telaş. E bir yanda da ilerliyor yaş, boşver dedik yurtdışını, askerliği aradan çıkart! Nihayetince kocam Aralık'ta askere gitmek için dilekçe vermeye karar verdi.

Tatil için kafa yormaya başladığımızda aylardan Şubat idi, hiçbiryere gidemeyeceğimizi anladığımızda ise Ağustos gelmişti :) Bünye iyice yorulmuştu, kısacık da olsa bir şeyler yapmak şart olmuştu. Çalştığımız yerlerdeki insanlar çoktan tatil programlarını felan yaptığı için ancak Eylül ayının 2. haftası izne çıkabildik ve olabilecek en sakin tatili yapmak için geçen hafta daha önce hiç gitmemiş olduğumuz Adrasan'a gittik.

Ve ben oraya aşık oldum!

Uzatmıyorum ve sözü fotograflara bırakıyorum:

Adana'dan Antalya'ya arabayla gittik, sabah 10 gibi yola çıktık, 10 saat sonra Adrasan'daydık. Gittiğimizde muhteşem bir dolunay vardı gökyüzünde:


Adrasan'da güneş denizden doğuyor :) Sabah 06:43'de odanın balkonundan manzara şu şekildeydi:


Konakladığımız otel koyun tam ortasında, sahile çok yakındı (yaklaşık 15 adım). Akşamüstü iskeleden otelin görüntüsü (Bahçedeki ağaçların arkasında kalan beyaz bina):


Otelle ilgili bir kaç bilgi de vereyim. Atıcı 1'de kaldık. Bir aile oteli ama butik otel tarzında değil. Koyun tam ortasında olduğu ve denize yakın olması nedeniyle konum açısından çok avantajlı. Ön odalar denize, arka odalar çam ormanına bakıyor. Biz 3. katta deniz manzaralı 28 no'lu odada kaldık. Manzara muhteşemdi, 1. ve 2. katlarda pek manzara görünmüyor, ağaçlar kapatıyor. Eğer 2 aile gidecekseniz 27-28 no'lu odaları alın, zira bu odaların ortak, kocaman bir balkonu var. Kardeşim de bizimle gelmişti ve o 27 no'lu odada kaldı. (Not: 27-28 nolu odalar çift kişilik. Ayrıca 3 kişilik odalar da var). Odalarda klima ve banyo mevcut, 24 saat sıcak su var. Aşırı konfor aramıyorsanız, Atıcı 1 kesinlikle tavsiye olunur. Biz oda+kahvaltı konakladık, böylece koydaki diğer pansiyonların restoranlarını da deneme şansımız oldu.

Sezon sonu olması ve Ramazan'a denk gelmesi nedeniyle Adrasan neredeyse boş sayılırdı. Tüm koy bize ait gibiydi :) Gerçi dediklerine göre sezonda da aşırı kalabalık değilmiş.

Bu arada, deniz hemen derinleşiyor. Kıyıdan 4 adım sonrası boy. Müthiş berrak bir su var. 3-4 adam boyu yerde bile dibi net olarak görebiliyorsunuz. Söylemeden geçemeyeceğim, dipte deniz yıldızı ararken, kendi halinde dolanıp yüzen caretta caretta gördük. Muhteşemdi.


Koyun başında denize bağlanan bir dere var. Bir kaç öğleden sonramızı o dere üstünde yerleştirilmiş olan çardak-restoranlarda uyuyarak, kitap okuyarak ve ördeklere ekmek atarak geçirdik.



İşte gerçek anlamda "ekmek kavgası" :)


Bu da naçizane ilk panaromik çalışmam, biraz ince uzun oldu. Üstüne tıklayıp büyütmek gerekiyor.


Bir öğleden sonra da Olimpos'a geçtik (zaten çok yakın). Yıllar önce Olimpos'a gitmiştim ama o dönem Adrasan'a geçmemiştim. Kadir'in meşhur ağaç evlerinde eğitmenlik-rehberlik yapan bir kaç arkadaşımız vardı, onlara da uğradık.


Bu arada Olimpos'ta bir başka pansiyonda Endişeli Peri'yi ve oğullarını gördüm :) ama rahatsız etmedim. Çardak altında çok huzurlu görünüyorlardı.


Son olarak, Adrasan'la ilgili bir kaç küçük bilgi:

- Antalya'ya uzaklığı yaklaşık 1,5-2 saat. Kemer'den Kumluca istikametine giderken bir sapaktan dönmeniz ve 20 dk. kadar aşağıya inmeniz gerekiyor.

- Eğlence, gece hayatı felan arıyorsanız, Adrasan'a gitmeyin. Adrasan emekli yeridir, sakindir. Akşamları koyu boydan boya yürümek (ki başından sonuna yaklaşık 45 dk. sürüyor) ve koy boyunca sıralanan pansiyon-restoran-barlardan gelen hafif müzikleri dinlemek dışında bir eğlenceniz olmayacak :) Yürümek yerine bisiklet kiralamayı da tercih edebilirsiniz.

- Adrasan'da yaşlı İngiliz turistler ağırlıkta. 20 sene evvel İngiltere'de bir tur acentası Adrasan'ı portföyüne koymuş. Adrasan'a gelen ve koyun sakinliğini ve temizliğini gören İngilizler daha sonra başka yere gitmez olmuşlar. Daimi yerleşenler bile olmuş.

- Koyda herhangi bir banka/bankamatik yok. Çavuşköy içinde bir Ziraat Bankası atm'si var. Diğer bankalar için Kumluca'ya gitmeniz gerekir. Bizim kaldığımız otelde kredi kartı geçiyordu ama bazı restoranlar "cash only" idi. Bu arada, restoranlar da öyle aşırı pahalı değil. Kişi başı 10 liraya karnınızı doyurabilirsiniz.

-


Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Chroma'nın bitmek bilen kepek problemi (Elma sirkesi)

Tıpkı Neşe gibi benim de yıllardır bitmek bilmeyen bir kepek sorunum var. Az buz değil, 10-12 yıldan bahsediyorum burda. Ama Neşe'nin kepek sorununu çözen marka ve bu sorunu çözdüğünü iddaa eden diğer markalar bende hiç bir işe yaramadı. Dermatologlara gittim, eczanelerde satılan özel şampuanlardan kullandım, kuaförlerde uygulanan serum tedavilerini yaptırdım ama sonuç hep hüsran. İşe yarayanlar da en fazla 10-15 gün etkili idi, sonra hoop herşey eski haline dönüyordu.

Kepek konusu doğal olarak en çok gittiğim kuaförlerde muhabbet konusu olur, hepsinde dönen klasik muhabbet ise şu şekilde ilerler:

K: Saçınızda kepek var.
C: Evet, biliyorum. Yıllardır var.
K: Çok sıcak suyla mı yıkanıyorsunuz?
C: Hayır, hatta ılık bile sayılır.
K: O zaman tam durulamıyorsunuz!
C: Hayır, şakır şakır duruluyorum.
K: Allah allah?
C: Kepek değil zaten o, kepeği felan aşmış bir şey.
K: Bizim ... markasının bir serumu/şampuanı var, uygulayalım mı?
C: (80-100 milyon isteneceğini ve işe yaramayacağını bildiğim için) Sağolun, ben barıştım kepeklerimle, alıştık birbirimize.

Maşallah, oldukça gür saçlarım var. 2 kişiye rahat rahat yeter. Bir de uzerine kalın telli olunca kafa derisinin nefes alması zorlaşıyor. Ve görünüşte kepek gibi olan ciddi bir mantar enfeksiyonunun gelişmesine oldukça ideal bir zemin hazırlanıyor. Es kaza "kepek şampuanı" olduğunu iddaa eden şampuan veya normal şampuan -ve daha da kötüsü ucuz şampuan- kullanırsam eğer, daha 3 saat geçmeden kafaderisi kaşınmaya başlar. Ertesi gün minik yaralar oluşur vs vs. Bu nedenle, kuaförlerde satılan ve şişesi 50 TL olan özel şampuanlardan kullanıyorum yaklaşık 4-5 yıldır. Ki onlar da tam olarak işe yaramıyor. Gardolabının % 80'i siyah bluz-gömlek vs'den oluşan birisi için kepeğin ne kadar rahatsız edici olabileceğini tahmin edersiniz.

Bu soruna karşı bir çok bitkisel tedavi yöntemi duydum ama üşengeç bir insan olmamdan dolayı, taze bilmemne kabuğunu suda kaynat, içine azcık şundan koy, banyo sonrası bunla durula, efendim bi de havluya sar, yarım saat beklet türü uygulaması bi dolu zahmet gerektiren şeylere hiç girişmedim. Zira işe yarıyor bile olsa biliyorum ki ben o işi yaparken ruhum daralır ve en fazla 2 kere uygularım.

Ama geçen hafta internette okuduğum birşeyi hem çok pratik hem de olduça ucuz olmasından dolayı denemeye karar verdim. ELMA SİRKESİ! Marketten aldığım elma sirkesini kolonya şişesi gibi ucu ince bir şişeye boşalttım ve banyo sonrası saça direk döküp saç derisine masaj yaptım, 3-5 dk bekleyip duruladım. Sonuç hakikaten inanılmaz! Daha henüz 2 kere yapmama rağmen kepekler gözle görülür derecede azaldı, kaşıntı kalmadı. Kokusuysa çok dayanılmaz değil, kimyager olduğum için herhalde, alışığım ya kötü kokulara, beni pek rahatsız etmedi banyoda. Zaten saç kuruyunca koku felan kalmıyor. Kocam hiç farketmedi bile kokuyu :) Saçı yumuşatması da ekstra bonus gibi oldu.

Artık evde elma sirkesi eksik olmayacak. Yıllardır canımı sıkan bir problemin çözümünün bu kadar basit, ulaşılabilir ve uygulanabilir olması nedeniyle sevinmiş olmakla birlikte, gittiğim kuaförlerin ve dermatologların hiç birinin bu konuda birşey bilmiyor olduklarını ve "çözüm", "tedavi" adı altında bir sürü para harcattıklarını düşündükçe sevincim kursağımda kalıyor.

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

İstanbul'dan kısa kısa




Sahneye biraz uzaktık ama oradaydık! Aslında bulunduğumuz noktadan gayet net gözüküyordu sahne. Yanıbaşımızda Yekta Kopan vardı. Cep telefonu ile çektik, görüntü kalitesizliği ondan. Kuruçeşme Arena'da kamera yasağı olduğu için götürmedik (keşke götürseymişiz). Adamların üstüne nur inmiş gibi gözüküyor :)) Umuyorum biz de 60lı yaşlarda onlar kadar hareketli olabiliriz.

Son bir haftayı İstanbul'da geçirdik. Bolca akraba ziyareti, İstiklal'de turlamaca, Nev-i Zade'de içmece, trafik, kalabalık, Ortaköy'de çay, Metrobus, Kınalı ada manzaralı terasta şarap, trafik, kalabalık, Büyükçekmece sahilinde turlamaca, kuzenler, yiğenler, trafik, kalabalık vs vs :)

Bütün bu keşmekeş içerisinde parıldayan bir şey yaptık:


Şurada yazan günden beri bakıp bakıp iç geçiriyordu. Sonunda karar verdik, gidip Tünel'de Zuhal Müzik'ten aldık geldik :)

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

O'na



Get this widget Track details eSnips Social DNA


Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am home again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am whole again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am young again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am fun again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you

Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am free again.
Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am clean again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you


2 sene önce bugün, bu şarkı eşliğinde, hiçbir baskı altında kalmadan, iyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta O'nu eşim olarak kabul ettiğimi cümle aleme ilan ettim. İyi ki de etmişim.

Gerçek şu ki ben, 16 Aralık 2005'de, yani birlikte birşeyler yaptığımız ilk gün, hayatımın o günden sonraki dönemini hep O'nunla geçireceğimi hissetmiştim. Artık herşeyin farklı olacağını, eksik parçaların tamamlandığını, kendimi hiç yalnız hissetmeyeceğimi daha o akşam anlamıştım. Yaptığı herşey, söylediği her söz, dinlediği şarkılar, yaşam tarzı, düşünceleri o kadar tanıdık ve o kadar "benim gibi"ydi ki, daha o akşam kendi kendime "demek bugüne kadar yaptığım, yaşadığım herşey O'na hazırlık içinmiş" diye düşünmüştüm.

Geçen zaman hislerimi azaltamadı, aksine O'na olan sevgim ve ihtiyacım her geçen gün biraz daha artıyor.

Hayatıma girdiği ilk günden beri en ufak bir pişmanlık hissetmedim. Elbette herşey hep güllük gülistanlık, toz pembe ilerlemedi ama yaşadığımız hiçbir sorun moralimizi 1 saatten fazla bozmayı da beceremedi. Gelecek ne getirir bilemeyiz elbet ama içimden bir his daha uzuuun yıllar hep daha iyiye doğru ilerleyeceğimizi söylüyor. Tıpkı ilk akşam "sen bu adamla çok mutlu ve huzurlu olacaksın" diyen ses gibi.
Fotografı Lomo Action Sampler ile çektim.

Pazartesi, Haziran 22, 2009

Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor farketmesen de

Son zamanlarda bir geç kalmışlık, bir yetiştirememe korkusu, bir herşeyi yapma, her yere gitme hevesi kapladı beni. İlk ne zaman bu hissiyata kapıldım hatırlamıyorum.
1978 doğumluyum. Yani, yaş olmuş 31. 1-2 sene öncesine kadar "daha çok gencim" duygusu varken, şimdi ise zaman hızla geçmekteymiş, bir takım şeyleri yapmak için artık çok geç olmuş gibi hissediyorum.
Metabolizmamın yavaşladığını ve yaşlanmaya başladığımı gün geçtikçe artan kilodan farkediyorum mesela. 8 sene önce 53 idim. Her istediğimi yer, diyet yapanlara şaka yollu takılırdım. 5 sene önce 56 idim, aradaki 3 kiloyu sıkça yediğim Adana kebaba bağlardım. Şu anda 60 oldum. Üstelik de ayda bir kebap yiyorum, ekmeği neredeyse tamamen bıraktım vs vs. Ama aynen annemin yıllardır dediği gibi: "Artık ne yesem yarıyor!"
Amaaan, ne demiş şair: Yıllar geçermiş, geçsin, ruhumuz genç ya :))

-------------------------------------------------------------


Henüz gebe değilim, bazı ufak sağlık problemleri nedeniyle biraz ertelemek zorunda kaldık. Çok şükür şu an iyiyim ama öyle hemen olmuyormuş bu iş. Her an olabilir ama aylarca olmayadabilir :) 5 ay, 6 ay, 1 sene veya daha uzun sürebiliyormuş. (Zaten doktorlar 1 hatta 2 sene boyunca herhangi bir tedavi uygulamayı uygun bulmuyor.)


Aslında oluşması gereken şartların tümünü düşününce hakikaten bir "mucize" bu gebelik. Olmaması, erkekte veya kadında herhangi fizyolojik bir sağlık problemine bağlı olmayabilir, psikoloji de pek önemli. Hiç bir sorun olmadığı halde yıllarca hamile kalamayan, "amaan, yetti artık istemiyorum" dediği ay hamile kalan yüzlerce kadın var.
Biz de moralimizi bozmamaya çalışıyoruz. Durmak yok, yola devam! Ve hatta, en az 3 tane!


Hamile kalmak yetmiyor, doğuma kadar geçen sürede de birçok problem yaşanabiliyor. İlk 3 ay pek kritik. Düşüklerin büyük kısmı bu dönemde oluyormuş (Ki benim çevremde de var böyle kötü tecrübeler yaşayan sevdiğim insanlar).
-------------------------------------------------------------

Uzunca bir süredir kedi sevesim var, hatta eve getiresim vardı. Toxoplazma IgM ve IgG negatif çıktığı için herhangi bir gebelik ihtimaline karşı sokak kedilerini sevemiyorum. Bir dönem kedi beslemiş, aynı yatağı paylaşmış, bir sürüyü kediyi öpüp okşamış bir insan olmama rağmen toxo ile hiç karşılaşmamışım, dolayısıyla bağışıklık sağlamamışım. Ama şu ilanı görünce güzelliğe dayanamadım ve hemen mesaj gönderdim.


Eğer kedicik evde kuru mama ile besleniyorsa, çiğ et yemiyorsa, parazit aşıları düzenli yaptırılıyor ve de hiç sokağa çıkmıyorsa o kedicikten insana toxo bulaşma riski neredeyse "SIFIR". Çiğ ete dokunmak, iyi yıkanmamış meyve sebze yemek çok daha tehlikeli aslında toxo açısından. Şurda, şurda, şurda ve şurda bu konuyla ilgili bazı yazılar var. Yani evde kedi besleme konusunda benim içim çook rahattı. Ancak çevremdekilerin (özellikle de 2 annenin) olumsuz tavır ve düşüncelerinden dolayı vazgeçmek zorunda kaldım :( Kimse benimle aynı görüşte değildi. Anlatmaya çalışsam da nafile.

Minik Duman halen ilan sahibinde. Telefonla konuştuk, istediğim zaman gidip sevebileceğimi söyledi. Sıpaya o kadar alışmışlar ki, muhtemelen vermekten vazgeçeceklermiş.

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Yaz geldi

Tatil planları sarpasardı. İngiltere iptal. Şu an hiçbir karar alamıyoruz. Başka ihtimaller çıktı ortaya ama şartlardan biri için sınırdayız, nihai karar için YÖK'ü bekliyoruz (zira, sevgilim eşim bir arş. gör.). Yıllık izin hakkımı harcamak istemiyorum çünkü eğer tamam derlerse bir müddet yurtdışında olabiliriz.

7 yıldır Adana'dayım, ilk 4 sene alışamamıştım, sevememiştim burayı. Sonra kabullenip sevmeye başladım. Bu sene ise bir başka güzel sanki buralar. Bahar dönemi müthişti. Bol yağmuru görünce toprak coştu kudurdu resmen! Her yer rengarenk çiçekler, yemyeşil bitkilerle doldu bu bahar. Sanki bıraksan Amazon ormanlarına dönecekmiş havası vardı Adana'nın. Şimdi diyeceksiniz ki, e bir foto koy da görelim. Haklısınız, lakin ben bu güzellikleri mest halde izler iken fotograf çekmeyi hiç akıl edemedim! Sıcaklar kendini iyice hissettirmeye başladı, bitkiler sıcaktan sararmadan bir fotograf çekip koyacağım buraya.

Fotograf demişken, fotograftan hiç anlamayan ben geçen hafta gittim bir Lomo action sampler aldım. (Aslında bi yere gitmedim, sahibinden.com'dan aldım.) Basit makineler olduğunu biliyordum da bu kadar basit olduğunu tahmin etmemiştim :) Basitlikten kastım kullanım kolaylığı değil, bildiğiniz eski tip analog makinelerden. Klasik fotograf filmi takılan, düğmeye bastıktan sonra cırt cırt sarmayı gerektiren bir makine (makine de denmez buna, basbayağı oyuncak, o kadar basit yani yapısı). Dijitalden sonra bunu kullanmak zor geldi. İlk birkaç çekimden sonra yanlışlıkla makinenin altındaki düğmeye basıp içteki filmi serbest bıraktım, noluyo yahu diyerek kurtarmaya çalıştım, iyice saçmalayınca kapağı açıp çekilen pozları yaktım vs.

Lomo'yu şurda anlatmış Dinemiz, zaten ben de ondan sonra heves ettim (yazıya "Lomo alacağına iki çeyrek al" diye yorum yapan şahsiyet benim). Dinemiz'deki balık gözü modeli, bendeki ise tek çekimde birbirini takip eden 4 minik foto elde edilen "action sampler". Alette vizör yok. Tam olarak neyi çektiğinizi bilmiyorsunuz. Flash, diyafram, ISO miso ayarı yok. O nedenle gündüz vakti gün ışığında, hatta öğlen 1-4 arası çekmek gerekiyormuş. Şurda birkaç örnek var. Bakalım, becerebilirsem eğer çekmeyi, bastıktan sonra paylaşırım burada.

Çok sevdiğimiz iki arkadaşı ("kanka" da diyebiliriz kendilerine) evlendirdik hafta sonu. Üstelik de komşu olduk :) Ee, kankalık kolay değil, epey bi koşturduk haftasonu ama güzel oldu. Şöyle kocaman bir ekip olduk artık:

Ekipte gözüken hatunlardan biri bugün-yarın doğuracak. Diğer 3 hatun ise 6 ay evvel 1'er hafta ara ile doğum yaptılar. Düğüne gelmektense büyükannelerinde viyaklamayı tercih eden bu 3 küçük adam bizi son 6 aydır en çok güldüren kişiler olarak blog arşivine girmeyi hakettiler:

Pazar, Mayıs 24, 2009

Üstümden koca bir yük kalktı

1 yıldan fazla bir süredir laboratuvarı akredite etmek için hazırlanıyorduk. Hem atıksu analizleri teknik sorumlusu hem de lab kalite sorumlusu olmamdan dolayı işin büyük kısmı benim üzerimdeydi. Evet bir danışman da vardı ama danışmanlar sadece yol gösteriyor, herşeyi hazırlayıp önünüze koymuyor :)
Biz bütün başvuru evraklarını hazırlayıp Şubat sonunda TURKAK'a teslim ettik. Yoğunluktan dolayı en erken 6-7 ay sonra denetlemeye gelebileceklerini söylemişlerdi. Ancak Nisan sonunda yaptığımız görüşmede Mayıs'ta da gelebileceklerini, aksi halde denetlemenin Kasım'a kalacağını belirttiler. Fazla bir eksik yoktu ve tamam dedik, Mayıs'ta gelin. Üstelik böylece rahat bir yaz tatili geçirebilecektik.
Velhasıl kelam, 21-22 Mayıs'ta denetleme gerçekleşti. Tüm dokumantasyon sistemi, işleyiş, analiz teknikleri, teknisyenlerin bilgi ve beceri düzeyleri, bizim bilgi düzeyimiz, validasyon raporları vs sorgulandı ve nihayetinde bize "oww, evet, siz bu işi biliyorsunuz ve de pek güzel beceriyorsunuz" dendi! :)) Üstelik hiç de korktuğumuz gibi olmadı, gelen 3 denetçi de şeker gibi insanlardı.
Takip denetlemesi gerektirmeyen ve hemen hepsi dokuman revizyonuyla düzeltilebilecek toplam 11 uygunsuzlukla belgelendirme denetlemesini tamamladık.
Kendimi kuş gibi hafif hissediyorum.

Salı, Mayıs 05, 2009

İçim dışım standart & eğitim oldu

16-17 Nisan: :TS EN ISO/IEC 17025 iç tetkik
28 Nisan: ISO 14001 & OHSAS 18001 Periyodik Eğitim
7-8 Mayıs: TS EN 450-2 İç tetkikçi eğitimi
12-13 Mayıs: Sunum teknikleri eğitimi
21-22 Mayıs: 17025 TURKAK sertifikasyon denetlemesi

Sonra Çevre Orman Bak. Laboratuvar Yetkilendirmesi çalışmaları.
Şimdilik Haziran'a birşey yok görünürde.
Temmuzda kurumiçi 14001 - 18001 iç denetimleri
Ve döngü böyle devam edip gider...


Salı, Nisan 21, 2009

Dişeti Flap Operasyonu

Baştan söyleyeyim: Korktuğum gibi olmadı.

En ufak bir rahatsızlıkta internetten araştırma yapmak, oluşabilecek komplikasyonlar ve bu rahatsızlığı yaşamış insanların düşünceleri hakkında bilgi toplamaya çalışmak gibi bir alışkanlığım var. Sanırım internete ulaşabilen herkes için aynı durum sözkonusudur.
Genelde de irili ufaklı yüzlerce yorum, açıklama, fotograf bulurum ama flap operasyonu ile ilgili 1-2 cümle dışında hiçbirşey bulamadım. Çevremde daha önce yaptıranlar vardı. Hepsi farklı şeyler söylediler. Biri çok sancılı bir süreç, doğru düzgün bir şey yiyemeyeceksin derken diğeri hiçbirşey hissetmediğini, normal hayatına devam ettiğini söylüyordu. Diş hekimi (-ki bundan sonra kendisinden Dt. diye bahsedeceğim) de sorularıma aynı belirsizlikle cevap verdi. Herkesin bünyesi farklı, kimi hasta 2-3 gün sürekli ağrı kesicilerle dururken kimisi hiç ağrı kesici kullanmadan geçiriyor bu süreci demişti. Bu nedenle de benim aklıma hep en kötüsü geliyordu! Yüzüm şişecek, konuşamayacağım, yemek yiyemeyeceğim, pudingle besleneceğim gibi düşüncelere gark olmuştum!
Ve nihayet 11 Nisan cumartesi sabahı sağ üst çene ile işleme başladık. O gün sabah Dt.'nin verdiği antibiyotikten 1 adet aldım. Dudak arkasından ve damaktan yapılan uyuşturucu ile sağ üst çene bölgesi tamamen hissizleşti. Operasyon yaklaşık 40 dk. sürdü. Arka dişetlerine dikiş atılırken, ön dişlere estetik amaçlarla, ip gözükmesin diye dikiş atılmadı. Sonrasında 10 dk. buz tuttum ve eve geçtim. Dt.nin söylediği gibi her saat başı 10 dk. olmak üzere 2-3 kere daha buz tuttum. Uyuşturunun etkisi geçmeye başlarken bir tane de ağrı kesici aldım ve o kadar! Akşama hiç birşey kalmamıştı :) Ne bir ağrı, ne bir şişlik! 1-2 gün sıcak içecekler içmedim. Günde 1 adet akşamları olmak üzere antibiyotiğe devam ettim. Bir de ağzın sağ tarafını hiç kullanmadım.


Bu arada Dt tavsiyesi, hassas dişetleri için Sensodyne F ve yumuşak uçlu diş fırçası kullanıyorum. Operasyon geçiren bölgeyi yaklaşık 10-12 gün fırçalayamadığım için antiseptik ağız gargarası kullanıyorum. Sol taraf dişleri fırçalarken mutlaka diş etlerine de diş fırçası ile hafif hafif masaj yapıyorum.

Geçtiğimiz cumartesi günü saat 12'de sağ üst çene dikişleri alındı ve flap işlemi alt çeneye uygulandı. Gün içerisinde 2 buz, 1 ağrı kesici sonucu akşam 4'ten sonra gayet iyiydim.

Şimdi 2 hafta mola vereceğiz. Ağzımın sağ tarafı kendine gelsin ki sol bölgeye geçebilelim. Her bölgenin operasyondan sonra normal haline gelmesi için yaklaşık 45 gün gerekiyormuş.

Cuma, Nisan 03, 2009

Anneme sevgilerle

Efendim bir süredir diş fırçalarken dişeti kanaması oluyordu, ayrıca bir kaç dişimde de hafiften bir sallanma vardı. Tanıdığımız bir dişhekimine gittim, önce gargara verdi, diştaşı temizliği yaptı. Baktı ki kanama geçmiyor ve de dişlerde sallanma benim düşündüğümden daha ciddi boyutlarda, panaromik diş filmi çektirip bir dişeti uzmanına (periodontolog) gönderdi. O da filme baktı, dişlere baktı şu konuşma geçti aramızda:
Periodontolog: Annenizde dişeti sorunu var, muhtemelen de takma diş takıyor değil mi dedi?
Hasta kişi (Ben): Evet de ne alakası var?
P: Bu durum genetiktir, annenizden kötü bir miras almışsınız.
B: Hımmm.
P: Sigara içiyor musunuz? Dişleri gıcırdatır mısınız?
B: Günde bir iki tane akşamları içerim, o da hergün değil. Ve evet, diş sıkma, gıcırdatma alışkanlığım var.
P: Dişetleriniz çok kötü durumda, hatta biraz daha gecikseniz sağlam dişlerinizi çekmek zorunda kalacaktık, şu anda bile yapacağımız işlemin sonuçları garanti değil.
B: Nasıl yani? Ne işlemi?
P: 30 yaşa göre çok ekstrem bir durum, herhangi bir gebelik, doğum da olmamış. Buna rağmen dişi tutan kemikler hadsafhada erimiş, kökler plaka kaplamış, onları temizlemezsek durum daha da kötüye gider.
B: Ne kadar ömrüm kalmış, ölecek miyim?
P: Yok ölmeyeceksin ama birsüre daha sık görüşmemiz gerekiyor.
B: Ne yapacaksınız o görüşmelerde?
P: Dişetlerini kesip kaldıracağız, diş köklerini temizleyeceğiz, etleri geri dikeceğiz. Bunu tüm ağıza uygulayacağız.
B: O my god!
P: Malesef, başka şansımız yok.
B: Bunun bana maliyeti ne olacak?
P: Dişler düştükten sonra ortaya çıkacak olan takma diş, porselen vs maliyetinden daha düşük olacağına emin olabilirsin.
B: Pöfff.. Madem annemden geçti, tedavi masrafını da o ödesin.
P: Benim için farketmez :)

Benim durumum sondaki "ilerlemiş periodontitis" oluyor. Yapılacak işlem de "flap operasyonu". Ayrıntılı bilgi şurada.
Tabi tek bir günde olmayacak bu operasyon. Sağ üst çene ile başlanacak, dişeti kesilip kaldırılacak, temizlik yapılacak ve tekrar dikilecek. Ertesi hafta sağ üst çene dikişleri alınıp sol üst çeneye geçilecek. Sonra 2 kere de alt çene için gideceğim. Kontrol vs derken 1-2 ay her cumartesi sabahı diş hekiminin muayenehanesinde olacağım. Tedavi sürecinde sigara kesinlikle yasak, sert şeyler yiyemeyeceğim. Tedavi ücreti yaklaşık 1500 TL.

Bununla beraber, geçen hafta sırtım ağrıyordu salı günü de hafif bir boğaz ağrısı vardı. Çarşamba sabaha doğru ise boğazımda bir acı ile uyandım. Bademcikler şişmiş, birbirine yapışmıştı. Yutkunamıyordum. Sabah derhal doktora gittim. Owww dedi, coşmuş buralar! Hemen antibiyotik iğnesi yaptı. 5 gün sabah akşam bu iğneyi olacaksın dedi. Bugün (cuma) itibariyle şişlik yok ama boğazda yanma ve yutkunma zorluğu devam ediyor.

Geçen sene nisan başında (daha doğrusu 30 Mart akşamı) sandalyeden düşmüş ve 3 hafta yürüyememiş idim (Şuraya bloglayıp saklamışım). Mümkünse önümüzdeki yıl Nisan'ı atlayıp, 30 Mart'tan direk 1 Mayıs'a geçiş yapmak istiyorum.

Salı, Mart 24, 2009

Ailenizin turizm danışmanı


Tatil programı yapma çabası içerisindeyim.
Doğuştan bronz bir kişi olmamdan dolayı vıcık vıcık kalabalıkta deniz-güneş ikilisi beni cezbetmediği gibi, tatili öyle sabahtan akşama yatarak geçirmeyi de sevmem (Gerçi yukarıdaki gibi bir bölge teklif edilirse gidebilirim tabi, neden olmasın?).
Henüz çocuk sahibi olmadığım için de bu vakitleri iyi değerlendirip, mümkün mertebe hareketli tatil planları yapma gayretindeyim.
Sonra, yaşadığımız şehrin (Adana) zaten sıcak ve nemli olmasından dolayı tatil için gideceğimiz bölgenin hafiften serin (en azından nemsiz) olmasını tercih edeceğim. Ama soğuk da olmamalı, zira o zaman da mont, yağmurluk, bot vs gibi hacim kaplayan şeyleri de valize atmak gerekir.
Çocukken ebeveynlerin tercihine uymak zorunluluğundan hep deniz kenarına giderdim. Sonra bi 5-6 yıl hiç tatil yapamadım. Sonra gene anne ve kardeşi memnun etme amacıyla deniz kenarına gittim.
Gerçekten istediğim ve beni tatmin eden ilk tatilimi geçen sene Doğu Karadeniz yaylalarına giderek yaptım. (Biliyorum, anlatacağım dedim ama anlatmadım. Tek kelimeyle muhteşemdi. Çok yorucuydu ama o güzellikleri ancak yürüyerek görebilirdik.)

Bu sene ise limitleri biraz daha zorlayıp yurtdışına çıkma niyetindeyiz.

Benim ilk tercihlerim Moğolistan veya Kenya idi. Ama hem çok pahalı (adambaşı en az 4000TL), hem de koca kişisi pek heveslenmedi oralara.



Sonra değişik bölgelere gemi turlarını araştırayım dedim. Alaska veya Norveç fiyortları veya Tuna nehri çok keyifli gözüktü. Gerçi Alaska yöreleri son derece soğuk olacak ve almamız gereken eşya boyutlarını arttıracak ama gemi içinde valiz, çanta taşıma derdi olmayacağı için çok sorun olmaz diye düşündüm. Ama gemi turları da bizim bütçeyi zorlayacaktı (Adam başı en az 2000-2500 TL).

Sonra, ucuz uçak bilebileceğimiz ve böylece maliyetleri düşürebileceğimiz, Avrupa'da gidilebilecek yerleri araştırayım dedim ki kendileri tercih sırasına göre şöyle sıralandılar:

1. Edinburgh (İskoçya) - Londra
2. Madrid - Barcelona (İspanya)
3. Roma-Napoli (İtalya)
4. Prag-Budapeşte

Şimdilik en kuvvetli ihtimal Ağustos'ta 4 gün İskoçya, 4 gün Londra şeklinde. EasyJet'in şaka gibi fiyatları nedeniyle ulaşım masrafı "affordable" oluyor.
Ancak araştırma yapınca öğrendim ki, Ağustos Edinburgh'ta festivaller ayıymış. O tarihlerde yer bulmak neredeyse imkansızmış. Bir kaç post öncesinde yazdığım gibi, para konularında şans pek benden yana değildir. Zira 2 hafta önce geceliği £50'a şehir merkezinde 2 kişilik WC'li-banyolu oda bulunurken, dün bunların hepsi dolmuştu. Ben de her ihtimale karşı uygun fiyatlı bulabildiğim tek yer olan şu pansiyondan yer ayırttım. Şehir merkezine biraz uzak (25 km) ama olsun, zeten bizim de amacımız festival görmek değil, İskoç yaylalarını görmek, William Wallace'ı anmak :)

Londra kısmı ise başlı başına ayrı bir post konusu. Zone'lar, metro istasyonları, Luton havaalanına ulaşım vs bayağı bir başımı ağrıttı ama sanırım çözdüm. Biraz daha araştırıp, netleştireyim onları da yazarım.

Gidilecek bölgeyi araştırma, izlenim alma konusunda "google blog search" ve "Ekşi Sözlük" hakikaten kutsal bilgi kaynakları. Allah eksikliklerini göstermesin :))

Tabi bir de vize konusu var. Umarım bir problem çıkmaz.

Bu arada öğrendiğim bazı şeyleri sizlerle paylaşmak isterim:
Uçuş planlaması için: www.skyscanner.com
Otel ayırtmak için: www.hrs.com veya www.booking.com
Dünyanın her bölgesi hakkında bilgi almak, gezginlerin önerilerini okumak için: www.lonelyplanet.com (forum kısmı çok faydalı)

Otel odası ayrıntıları;
Double room: Çift kişilik bir tane yatak olan oda,
Twin room: İki tane tek kişilik yatak olan oda,
WC/shower ensuite: İçerisinde WC/duş olan oda (eğer ensuite yazmıyorsa muhtemelen 4-5 odanın ortak kullandığı bir tuvalet/banyo sözkonusudur)

İlk foto şurdan, ikinci foto benden (Çaymakçur'dan Ayder yaylasına doğru inerken çekildi), üçüncü foto burdan, dördüncü foto şurdan, beşinci foto burdan ve de altıncı foto şuradan alındı.

Lanet kırıldı

Hani bir süre önce üstüme bi lanet, garip bir güç var demiştim ya, geçen haftalarda garip bir şey oldu ve sistem bu sefer tersine işledi! İş dışında tanıdığımız, bildiğimiz, görüştüğümüz & sevdiğimiz bir arkadaşımız önümüzdeki haftadan itibaren iş arkadaşım olacak :)
Olayın benimle hiçbir bağlantısı yok.

Bir de Ankara'daki finans müdürümüzün de bir blogger olduğunu keşfettim. Aynı zamanda yaşam koçuymuş kendisi.

ISO 17025 danışmanımızın oğluşu için açtığı blogu da keşfetmiş bulunuyorum :)

Salı, Mart 10, 2009

Bu sefer gerçekten korkmaya başladım

Babam emekli bir TUBİTAK personeli. Çocukluğum TUBİTAK koridorlarında geçti. Kendisi, çok değerli bilim insanlarının yanında sıradan bir memur olarak çalışmanın ezikliğini yaşadı hep. Aklımın ermeye başladığı dönemden beri beni bilime, bilimsel düşünceye, akademisyenlere saygı duyarak, gıpta ederek yetiştirdi. İlkokul çağlarından beri Bilim Teknik eve her ay girebilen tek dergiydi. En büyük emeli birgün benim de hurafelere, dogmalara, hacı hoca safsatalara kulan asmayan, bilimi temel alan, aydınlık bir Atatürk çocuğu olmamdı. Çok şükür ki bunu nispeten de olsa başardım.

Bugün öğrendiğim haber ben ve benim gibi Bilim Teknik'i kendine referans almış pek çok kişinin beyninde eminim ki bomba etkisi yarattı. Milyonlarca bilimsel kanıta sahip olan Darwin teorisinin ülkenin en uzun soluklu, en saygın bilim dergisinde sansüre uğradığı düşüncesi geleceğe dair endişelerimi biraz daha derinleştirdi.

Olayın sebebinin sansür olmadığını, konunun tamamen teknik bir sebepten kaynaklandığını, Nisan sayısının derginin adına ve saygınlığına yakışır şekilde "Darwin Teorisi" ile ilgili çok daha geniş ve kapsamlı bilgilerle basılacağı konusunda açıklama yapmalarını ümit ediyorum.

not: Yukarıdaki yazıyı aynen e-posta ile kendilerine de gönderdim.

Edit 12.03.09 Perşembe; TUBİTAK'ın konuyla ilgili açıklaması şurada.

Açıkcası, devlet kurumu tarafından çıkartılan bir dergide, Dr. Atakuman’ın kimseye bilgi vermeden, 3 gün içerisinde kafasına göre içerik ekleyip bastırtabileceğine ben pek inanmadım. Öte yandan “evet biz Darwin’i sansürledik” demelerini de beklemiyordum.
Mart sayısını almamakla birlikte, “Darwin” sayısını sabırsızlıkla bekleyeceğim.

Çarşamba, Mart 04, 2009

Şans Kader Kısmet

2-3 yıl öncesinden beri okumak istiyordum Ursule K. Le Guin'in Yerdeniz serisini. Serinin ilki olan Yerdeniz Büyücüsü'nü Çukurova kitap fuarında alıverdim. Artık zamanı gelmişti, daha fazla ertelemenin manası yoktu. Daha önce bahsettiğim Kimya Hatun'dan sonra ona başladım. Tam bitimine az bir süre kalmıştı ki, bugün Ideefix'de Ursula K. Le Guin kampanyası başladığını gördüm :))

2 kitap alana 1 bedava. Hemen serinin devamının siparişi verildi, hediyeler de seçildi. Yaklaşık 45 TL kazançlıyım :))

Ekonomik konularda şans pek az benden yana davranır. Misal, hayatımda ilk kez 5 sene önce yatırım amaçlı dolar aldım, ertesi gün dolar düşmeye başladı. Benim aldığım fiyata yükselmesi yaklaşık 6 ay sürdü. 4 sene önce paramın bir kısmını B tipi fona yatırayım dedim, 3 gün sonra fon düşmeye başladı, 1 yılda ancak kendini topladı. Neyse ki öyle yüksek rakamlar değildi de fazla canım yanmadı. Bunun gibi bir kaç ufak olay daha yaşadığım için temkinli davranmaya çalışırım para konularında. Borsa, şans oyunları felan kesinlikle oynamam. Kaybedeceğimi biliyorum çünkü :))

Geçen haftalarda Ankara'ya gittik. Gitmişken koca kişisine gitar da bakalım dedik. O da yıllardır erteliyordu bu isteğini. Mağazalardan birine girmiş incelerken, eleman bir elektrogitar getirdi, Gibson Les Paul Standard. Şu anda kampanyada, alırsanız karlı çıkarsınız dedi. Denedi, beğendik (hatta bayıldık) ama kampanyalı fiyatı bile biraz yüksek geldiği için ve de elemanı tanımıyoruz, gerçek fiyatı konusunda bilgimiz yok, kazıklanmayalım durduk yere diye almadan çıktık. Ertesi günlerde internetten biraz araştırdıktan sonra, söylenen rakamın gerçekten çok düşük olduğunu gördük. Bu arada gitar koca kişisinin rüyalarına girmeye başlamış, vücudunda kıpırtılar oluşmuştu. Ve mağazada denedikten 3 gün sonra biz Ankara'ya tekrar gidip gitarı almayı kafaya koyduk. Firmaya "ayırtın, satmayın biz geliyoruz" demek için aradığımızda ise kampanyanın günlük olduğunu ve zaten bizim baktığımız gün bir başkası tarafından alındığını öğrendik :((( Hevesimiz kursağımızda kaldı. Evet fiyatı biraz yüksekti, bizi zorlayacaktı ama çok keyif alacaktık. Üstelik de yaklaşık 1000 TL kazançlı çıkacaktık. Kısmet değilmiş, ayağımıza gelen şansı tepmişiz.

Uzun süredir Ankara'ya hep haftasonları veya bayram tatillerinde gittiğimiz için çok istememe rağmen Beytepe'ye gidemiyordum. Bu sefer hafta içine denk getirdik ve yıllar sonra karlı bir Ankara gününde Beytepe'ye tekrar gidebildim. Eskiden olduğu gibi gene güzeldi. Eski dostlara süpriz yaptım, yarım gün kadar zaman hırsızları oldum :)) Ayrıca, Dodik'le tanışmaya da pek niyetliydim ama olmadı, tanışamadık. Bir daha ki sefere önceden haber vereceğim gidişimizi ki o da ayarlayabilsin programını :P

Pazartesi, Şubat 16, 2009

Nuray Mert


Nuray Mert'i daha çok televizyondaki tartışma programlarından bilirim. Her ne kadar biraz hırçın olduğunu düşünsem de, kendinden emin duruşu, mantıklı soruları ve farklı bakış açısıyla verdiği cevapları hep hoşuma gitmiştir. Ama açıkcası öyle uzun uzadıya siyasi tartışma programlarını sabırla ve sukunetle izleyemediğim için hiç bir programını sonuna kadar izlemedim. 15-20 dk sonra "vay be, ne kadınlar var" deyip kendimi küçük ve bilgisiz hissederek kanalı değiştiririm.

Daha önceleri Radikal'de yazardı. Son 3 haftadır pazartesi günleri Hürriyet'te yazmaya başladı. Kendisinin bazı düşünceleri duygularıma tercüman oldu diyebilirim. O nedenle lafı hiç uzatmadan buraya 1-2 alıntı yapmak istiyorum.


Sıkıcı Batı’dansa karmaşık Doğu

.
...
Batı ülkelerinin, ununu elemiş, eleğini asmış, her şeyin en doğrusunu keşfetmiş havası ruhumu sıkıyor.

Batılıların, bir yandan küreselleşmenin doğal sonucu, ama biraz da sıkıcılıklarını fark etmiş olmalarından ve nihayet yine çokbilmişlikten ödün vermemek adına dört elle sarıldıkları "çokkültürlülük"leri bile bana fazlasıyla hesabi, fazlasıyla ölçülü, fazlasıyla kurmaca geliyor.

Dünyanın bütün mutfaklarını, güzel ve zengin şehirlerinde buluşturmaları bile bana, çeşitlilik merakından ziyade açgözlülük gibi geliyor.

Dünyanın her yerinden tarih hazinelerini yerinde görmek ile, büyük müzelerde seyretmek ne duygu veriyorsa, farklı yemekleri, yerlerinden yurtlarından uzak, harika dekore edilmiş lokantalarda tatmak aynı tadı veriyor.

Şansa, tesadüfe yer vermeyen, her şeyi istediğiniz anda, iyi bir paketle önünüze sunan ve tam da bu nedenle işin tadını kaçıran, üstelik bunu bir eksiklik değil, zenginlik olarak görenlerin dünyası Batı.

Batı dışındaki diğer dünyaları bilmiyorum, benim Batı dışında tanıdığım tek "Doğu", Ortadoğu. Ortadoğu'daki hemen her yer, tüm bu saydıklarımın tersine bir dünya olduğu için bana çok iyi geliyor. Evet, tabii, artık dünyanın hiçbir yeri sadece kendisi değil, aslında kendisi olmak diye bir şey de yok belki.

Dahası ben, pek de mistik, egzotik düşkünü, sahicilik peşinde romantik biri değilim. Yine de belli ki hayatın karmaşık, çelişik, kaotik yanlarının örtbas edilmeden doğrudan karşımıza çıktığı yerleri daha ikna edici, daha çekici buluyorum
...
.


Sade bir itiraf
.
...
Öncelikle, doğduğum sosyal şartlar dolayısıyla çevremdeki birçok insana göre daha konforlu, daha ayrıcalıklı bir hayatım olması beni ilkokul yıllarından itibaren hep rahatsız etti.

Sonra, ben yaşadığım, hissettiğim, gözlediğim eşitsizliklere gerekçe bulma yolunu tutmadım. Zekámı, bilgimi bu yönde gerekçe üretmek için kullanamadım. Böylesi içime sinmedi.

Çocukluğumda içime işleyen "suçluluk duygusu"nu yenmek istemedim, tam tersine onu canlı tutmaya özen gösterdim. Hala bu duygu benim için bana ait en önemli şeylerden biri. Solculuğu tanımlayan da bu duygu.

"Aydın", "siyasetbilimci" veya "siyaset gözlemcisi" gibi sıfatlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunların yaydığı havada ciddi bir sevimsizlik var. Bu durumda, "siyaset denilen ve insanların hayatını tanzim eden alana dair, birikimimiz bir şekilde sıradan biriden fazla olduğu için, her şeye burnumuzu sokma, ahkám kesme hakkımız, hatta sorumluluğumuz var" gibi bir gerekçeye sığınmaya çalışıyorum.
Ama içim çok rahat değil. Başta, kendi ülkemizde olmak üzere, dünyanın dört bir yanında olana bitene dair, sürekli köşelerde yazı, televizyonlarda lafla fikir beyan etmeyi veya ahkám kesmeyi itici bulmaktan kurtulamıyorum. Siyasi duruşumu kendime izah edebileceğim kadar sade bir gerekçe bulmak peşindeyim.

Geçenlerde, yeni tanıştığım birine, bu konuda bir izah bulmak için kem küm ederken, bana "Sokakta tanık olduğun bir kavgaya hemen karışır mısın?" dedi. "Evet" demem yeterli bir izah oldu gibi geldi. Her şeyden önce kendim için rahatlatıcı bir gerekçe oldu. Belki hepsi bundan ibarettir diye düşündüm.

Nedense, tanık veya haberdar olduğum her ihtilafı üzerime almak, kendimce haklı/haksız ayrımı yapmak, hemen ardından haklı bulduğumla beraber kavgaya dahil olmak gibi tuhaf bir huy veya gayretimin olduğunun farkına vardım
...
.