30 yaşındayım. Ve dün ilk kez kabak oyup dolma yaptım! Fena da olmamıştı tadı. Utanmalı mıyım yoksa sevinmeli miyim bilemedim :)
Pazartesi, Mayıs 12, 2008
Cumartesi, Mayıs 03, 2008
Tabiat Ana'ya
Sevgili anne ve babama bunu defalarca söylediğim için buradan itiraf etmekte de bir sakınca göremiyorum. Çok güzel ve keyifli bir çocukluk dönemi geçirmedim ben. Bizimkiler gezmeyi pek sevmezdi. Mütemadiyen ekonomik sıkıntı yaşandığı için, eve kapanmayı tercih ederlerdi. Harcanan her kuruşun hesabı yapılırdı. İçine kapanık, sessiz bir çocuktum ve kitaplar benim için dış dünyaya açılan bir kapı gibiydi. Ama kitaplar da "ekstra masraf" hanesinde gözüktüğü için öyle sürekli kitap alamazdım. Ordan burdan bi şekilde elime geçen veya hediye gelen kitaplarla sınırlı oldu çoğunlukla okuduklarım. Arada bir maaş aldıkları gün bir kitap alırlardı bana. Daha doğrusu ben yalvarırdım kitap alın diye. Babam "Altın Kitaplar" serisinden birşeyler alırdı. Annem de "Kemalettin Tuğcu", "Ömer Seyfettin" ve "Gülten Dayıoğlu" kitapları getirirdi. Bir de annem dairesinde "Ana Brittannica" ansiklopedisine abone olmuştu, her ay bir fasikül gelirdi. Bayılırdım o fasikülleri okumaya.
Hızlı okumakta üstüme yoktu. İlkokul 3. sınıfta öğretmen hızlı okuma yarışması yapmıştı ve birinci olmuştum. Ama pek de güzel hatırlamam o yarışmayı zira hediye alınması için sınıftan başka öğrencileri görevlendirmişti. 2.'ye masa lambası, 3.'ye güzel bir bluz geldi. Bana ise okunmuş ve karalanmış bir "Nasrettin Hoca fıkraları" getirmişti arkadaşım. Muhtemelen hediye ile hiç uğraşmamış, evden alıp gelmişti. Zaten o kızı da hiç sevmezdim :))
Evde vaktim genellikle odaya kapanıp kitap okumakla geçerdi. Okumadan uyuyamadığımı da hatırlıyorum. Okuyacak birşey bulamazsam da, döner bi daha okurdum aynı kitapları.
"Tom Amca'nın Klübesi" "Küçük Kadınlar", "Dört Kardeştiler" ve "Düşler Çağı" en sevdiklerimdi.
Arada bir dayım bizde kalırdı. Zehir gibiydi dayım. Çok zekiydi. Çok okurdu. Halen de zekidir ve okur :) Bazen de bizde unuturdu okuduklarını ya da bilerek bırakırdı, bilemiyorum. İlkokuldayken onun okuduklarını okuyamazdım ama yaş ilerledikçe onları da okumaya başladım. Dayıma ait ilk okuduğum kitap Knut Hamsun'ın Açlık'ı oldu. Çok sevmiştim. 3 kere üstüste okudum galiba. Jack London'ın bütün kitaplarını da dayım sayesinde okudum.
Liseye geçip de harçlık almaya başlayınca kendi kitaplarımı kendim alır oldum. Sonra da ipin ucu kaçtı zaten. Kitapçıya girer, araştırma felan yapmadan, ne çıkarsa bahtıma der bir şey alır çıkardım. Belirli bir tarzım yoktu ama o zamanlar en sevdiğim yazar Maksim Gorki idi. "Ana" ile başladım, tüm kitaplarını okudum Gorki'nin.
Üniversitede ise kitap okuma alışkanlığım yavaş yavaş azaldı diyebilirim. İlginçtir, bir çok insan o yıllarda başlar kitap okumaya. O zamanlar çevremde pek çok kişi felsefe kitapları ile haşır neşirdi. Okuyorlar, anlıyorlar bi de üstüne tartışıyorlardı. Bense ısrarla okumama rağmen birşey anlıyamıyordum! Hacettepe'deydim, sosyalist geçiniyordum ama Marks'ın Kapital'ini defalarca okuduğum halde anlayamıyordum! Beynime ağrılar giriyordu. Hatta bir ara salak olduğum kanaatine bile vardım. Aynı şey Nietzsche'de de oldu mesela. 3 cümle okuyunca başım ağrımaya başlıyordu. Sonra o işlerin bana göre olmadığına karar verip o dönemler benim için daha elzem olan General Chemistry, Inorganic Chemistry, Organic Chemistry gibi eserlere döndüm!!! Felsefe okumam gerektiğini söyleyen arkadaşlardan birine Solomons'un organik kimyasını uzatıp, "sen hele şunu oku bakalım anlıyabiliyor musun?" dediğimi de hatırlıyorum :) Gerçek şu ki, ağır bir ders programımız vardı ve ben okulu uzatmadan bitirme derdindeydim. Kimyayı anlamaya çalışmaktan dolayı sosyal içerikli kitaplara beynimde yer kalmıyordu. Her ikisini yapabilecek kadar zeki de değildim ve zor da olsa bu gerçeği kabullendim. Sosyal içerikli kitaplar yerine TUBİTAK yayınlarını, bilimkurgu kitaplarını tercih etmeye başladım.
Şu an kitaplar halen hayatımın olmazsa olmazlarından. Ama hala bir tarz oturtabilmiş değilim. Keyfekeder değişiyor okuduklarım. Bir dönem Yurt Kitap Yayın'ın eserlerine takıldım. Alamut'u soluksuz okudum. Sonra bir dönemim Ayn Rand ile geçti. Bir dönem Irvin Yalom'a merak sardım. Bir ara Michael Crichton'un bilimkurguları günlerimi doldurdu. İhsan Oktay Anar'la Osmanlı'yı sevdim. İş hayatının gerçeklerine Karakter Aşınması ile alıştım. Jean Christopher Grange'la dedektif oldum.
Son okuduğum kitapsa Tolstoy'un Diriliş'i oldu. Evde halen daha önce alınmış ve okunmayı bekleyen veya kocamın okuduğu ama benim okumadığım veya biraz okunup yarım bırakılmış kitaplar var. Elbet onların da zamanı gelecek. Bir de "Yerdeniz Serisi" ve "Beyaz Zambaklar Ülkesinde" gibi alınıp okunacaklar listesi var.
Kitaplarım gözüm gibi bakılması gereken, çok çok kıymetli şeyler değillerdir benim için. Okuduğum kitapları başkaları da okusun diye veririm. Çoğu da geri gelmez ama birilerinin onları okuduğunu bilmek düşüncesi içimi rahatlatır.
Okuduğum kitaplar hakkında tartışmayı da sevmem. Nasıl diyeyim, sevgili gibidir o kitap benim için. Bizim aramızdadır okunanlar, hissedilenler. Özeldir. Yazar onu öyle yazmıştır ve tartışılsa da değiştirilemez artık bana hissettirdikleri. O yüzden çok sevdiğim bir kitabı yıllar sonra alıp tekrar okumayı da istemem. Çünkü ben değişiyorum, değişmişimdir ve muhtemelen ilk okuduğum zaman hissettiklerimi hissettirmeyecektir gibi düşünceler içerisindeyim. Bir de, komik gelmesine rağmen elime bir kitap geçince okumadan önce mutlaka kapağını açıp koklarım :)
Aslında hemen hergün ideefixe'e girip kitapları incelerim. Ama sanırım artık "bir kitap okudum, hayatım değişti" diyebileceğim dönemleri geçtim.
Salı, Nisan 15, 2008
Pazartesi akşamları
Çarşamba, Nisan 09, 2008
5 dakkada değişir bütün işler
Masanın üstündeki saklama kabı da 3 gündür orada duruyor, onu da bir kaldırayım. Ama kabın yeri dolabın en üstü, sandalyeye çıkmam lazım. E tamam, her zaman yaptığım şey zaten sandalyenin hatta tezgahın tepesine çıkıp dolap yerleştirmek :)) Saat 18:55, ben yerdeyim ve acıyla kıvranıyorum. Çünkü sandalyenin tepesindeyken telefonum çalmış, bakayım diye inerken dengemi kaybetmişim ve önce sandalyenin üstüne sonra da sandalyeyle beraber yere devrilmişiz. Eşim telaşlı ve endişeli, koşarak gelmiş bana sarılmış: "tamam, geçti, sakin ol" diyor.
Saat 19:30, ben hastanedeyim, Çukurova Üniv. Balcalı Hastanesi Acil servisinde! Zira sol bacağımın vücutla birleştiği yerde oluşan şişlik buz basmamıza rağmen inmemiş, portakal kadar olmuş ve şişmeye devam ediyor, çok sızlıyor, oturamıyorum, zor yürüyorum.
İşte böyle oldu herşey, bir anda. Film çekildi, çok şükür kırık, çıkık yok ama dedim ya, portakal kadar bir şiş var. Ve de hafiften morarıyor. Doktorlar baktı, iç kanama ihtimaliyle bir gece hastanede yatırdılar. Ağrı kesici verildi. Lasonil verildi. Ertesi gün öğlene doğru taburcu ettiler, 2 hafta da rapor verdiler. Tedavi: Günde 3-4 kez buz, peşinden lasonil, enfeksiyon riskine karşılık antibiyotik ve ağrıdıkça da ağrı kesici Dolorex (Bu arada dolorex müthiş, çok kuvvetli, anında kesiyor. ama günde en fazla 4 tane alın yazıyor prospektüste, o da sadece ilk bir kaç gün için, ve de 14 yaşından küçüklerde kullanılamaz yazmışlar.)
Takip eden günlerde şiş hafiften azaldı ama morluk her yanı sardı. Hematom deniyormuş, zamanla geçeceği ama 2-3 haftayı bulacağı söylendi. Ayrıca, anestezi altında şiş bölgede 2-2,5 cm'lik bir kesik açılıp biriken kan dışarıya boşaltılabilirmiş ama bu durumda da sürekli pansuman yapılması gerektiğini ve en az 4 gün hastanede yatmam gerektiğini söylediler, tercih etmedik.
Bugün 10. gün. Dünden beri ağrı kesici kullanmıyorum. Ama ilk günler 4 tane bile yetmiyordu, 5.'yi almamak için zor tutuyordum kendimi. İlk kez bugün 10-15 dk'dan fazla ayakta durabiliyorum. Yengeç gibi yürüyorum :)) "Yengeç burger yap da yiyelim" diye dalga geçiyor kocam :))
Oysa ki biz o akşam düğüne gidecektik, geçen haftasonu Ankara'ya gidecektik. Evet, 5 dakkada değişiyor bütün işler.
Olayın bazı güzel yanları da var tabi, tüm gün hiç bir iş yapmadan bacağımı uzatıp tv seyredebilmek, kitap okuyabilmek pek keyifliymiş :)

Salı, Mart 25, 2008
Parçalı bulutlu
1. Hımbıllaştığımı hissetmeye başladım iyice. Haftasonları spora başladık Seçil'le beraber. Cumartesi - pazar 6.30 da yollara koyulduk, ilk gün 1,5 saat, 2. gün 3 saat yürüdük. Pes etmemeye söz verdik ama yürüyüş yapmak bence form tutmak için çözüm değil, o nedenle madem ki enerji harcamaya niyetlendik, bari sonuçta elimize iyi bir şey kalsın, biz o enerjiyi fitnessta harcayalım dedik. Önümdeki hafta hayalpark içerisindeki ftness merkezine üye olacağız ve 6.30da kalkıp oraya gideceğiz.
2. Gencecik insanların servise binerken vurgulu bir şekilde "selamın aleyküm" demesinden rahatsız oluyorum. Onlara inatla "günaydın" diyorum. Başörtüsüyle felan bir problemin yok, takmak isteyen taksın ama ileride birgün bunun bana dayatılabileceği fikri içimi bunaltıyor. Israrla selamın aleyküm dedikleri zaman sanki arka planda "bir gün sen de örtüneceksin" diyorlarmış gibi hissediyorum. Geçen gün de Persepolis'i izledim zaten (3 aydır niyetliydim aslında izlemeye), iyice bunaldım. Burada da İran'lı bir mühendis var, onunla konuştuk geçenlerde. Endişelenmekte haklısın dedi. Orada bir anda oldu bitti herşey dedi, süreci geri almaya fırsatları olmamış. Ama burada sindire sindire yapılıyor değişim, çok daha derin, çok daha sağlam. Ah be anne babalar, siz bizlere politikayla uğraşma, aman çocuğum derken birileri çocuklarını öyle bir yetiştirip örgütledi ki, bakakaldık öylece. Bakın buraya yazıyorum, eğer bir gün böyle bir dayatmayla karşılaşırsam, sorun saçın gözükmemesiyse eğer, saçımı kazıtırım. Konuyla ilgili okuduğum en güzel yaklaşım ODTÜ'den Prof. Dr. Ayşe Ayata'nın söyledikleriydi: Özelde yüceltilmiş ama kamuda olmayan kadın modeli.
3. Babam biz küçükken "büyük kızım bilim adamı, küçük kızım sanatçı olacak" derdi. İçine doğmuş herhalde. Ben sanattan pek anlamam, hayalgücü diye birşey yoktur, herhangi bir şeye karşı yeteneğim de yok. Ama kardeş öyle mi? Kuvvetli bir sesi var. Çok sesli gençlik korosunda. Dansa da yetenekli. Geçen haftalarda yapılan bir yarışmada birinci olmuşlar. Yarışma esnasında çekilen videoyu izledim, duygulanıp ağladım. Ablayken böyleyse insan, anne olunca neler hisseder acep? Ama mesela hiç kitap okumaz kardeş. Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nin müzik bölümü için sınava girmişti liseye başlarken. Yetenek dalında 100 üzerinden 100 alarak 1. olmuştu. Ama bir de kompozisyon sınavına soktular ve orada elediler! Hiç kitap okumayan bir insandan güzel kompozisyon yazmasını bekleyemezsiniz tabi ama haksızlığın bu kadarına da pes deyip, ayrılmıştık oradan.
4. Uzun süredir şöyle gerçekten güzel bir film üretilemedi. En azından ben Yüzüklerin Efendisi ve Matrix'te kaldım hala. Neyse ki Lost var :) Lost'u henüz izlememiş olanlara müjde, kablolu yayında çıkan TNT kanalı Nisan'dan itibaren Lost'u verecek. Bu kanal benim kanalım olacakmış gibi bir his var içimde. Şu an evde sadece Discovery ve National izleniyor.
5. Biyoenerji ile ilgilenesim var.
Çarşamba, Mart 19, 2008
Yollarda harcanan zaman ve İnternetten alışveriş üzerine birşeyler yazasım var
Ancak son bir sene kadardır, yolda film izlemenin de çok keyifli olabileceğine kanaat getirip bir mp4 player almaya karar verdim. Ama araya evlilik nedeniyle yapılması gereken daha elzem masraflar karışınca mp4 player işi uzadı da uzadı. Gerçi fena da olmadı, bu arada fırsat buldukça mp4 playerları inceleyip fiyatları takip ettim. Teknoloji pis bir şey aslında, sürekli tüketime zorlanıyoruz. Her geçen gün daha iyisi çıkıyor piyasaya ve onlarca para verip aldığınız şeyler 3 ayda eskiyor. O nedenle alacağım şey hem fazla pahalı olmamalı hem de ihtiyaçlarımı karşılamalıydı. Bir çok formatı destekleyebilmesi, converterla felan pek uğraştırmaması ve altyazı sorunu yaşatmaması da önemliydi tabi. Ve nihayet dün karar verip Creative Zen (4 GB olanından) aldım!

Gönlümde yatan aslanlar Creative Zen Vision W ve Cowon A2 idi ama arkadaşlar kendilerine 500 YTL üzeri bir fiyat biçtiği için vazgeçtim almaktan.

Aslında şöyle oldu; önce "onları alacağıma laptop alırım" dedim, sonra "laptop alacaksam iyi bi şey olsun" dedim, sonra "PDA mı araştırsam yoksa?" dedim ve en son saçmaladığımı düşünüp hedefe odaklandım. Hedef belli: Serviste film seyredeceğim minik ve de uygun fiyatlı bir alet.
Bu tür konularda benim başvuru kaynaklarım genelde forum.donanimhaber.com, hardwaremania/forum, hepsiburada.com, gittigidiyor.com ve pek tabi ekşi sözlük tür. İnternette bulunan şöyle kıyaslamalar da işe yarıyor karar verme aşamasında. Bir de takıldıkça danıştığım teknolojiye meraklı arkadaşlar var. Sonuçta Creative Zen Vision M ile Creative Zen arasında kararsız kaldım ve nihayet dün Zen'i aldım. Kargo yarın elimde olacak.
Uzun süredir elektronik alışverişini internetten yapıyorum. Hem fiyatlar daha cazip, hem seçenek bol, hem peşin fiyatına taksit avantajları var. Hatta bezen kargo da bedava oluyor. Misal şu an kullandığım telefonu ideefixe'den almıştım 3 sene evvel. Adana'nın en büyük telefoncusu ile de görüşmüştüm, daha az taksit yaptıkları yetmiyormuş gibi bi de vade farkı koyuyorlardı ki bu da yaklaşık 75 YTL fazladan vermeme sebep olacaktı. (Bu arada telefon çok mükemmel değil ama bana yetiyor, zaten ben de görüntüsüne vurulup aldım :)Ancak, internetten alırken de iyi araştırmak, satır aralarını iyi okumak lazım. Ben Zen'i en uygun fiyata veren üstelik aksesuarlarını da veren GİGATEK'ten aldım. hepsiburada'da kılıf ve kablo ayrı olarak, toplam 40 YTL'ye satılıyordu. İşte böyle.
Hadi hayırlısı bakalım. İlk olarak Lost'u ilk bölümden itibaren tekrar izleyesim var :) Kullanmaya başladıktan sonra da bir şeyler yazarım artık Zen ile ilgili.
Perşembe, Mart 06, 2008
UZUN YOL HİKAYESİ
Şimdi bu arkadaş 2001 yılında işyerinden bir ustabaşı ile beraber iş için Adana'dan İstanbul'a Varan Turizm ile yola çıkmış. Söz konusu işyerinde çalışmaya başlıyalı henüz bir kaç ay olmuşmuş ve de kendisinin İstanbul'a ilk gidişi imiş. Yola çıkmadan evvel, yolarkadaşı olan ustabaşı Şerafettin Abi tanıdığı bir eczaneden aldığı ilacı çantasından çıkarmış ve "bak" demiş "14 saat yol çekilmez, ben şu uyku hapını içip uyuyacağım, sen de iç bi tane"! Arkadaş istememiş, sağı solu seyrede seyrede gitmeyi tercih etmiş. "Peki o zaman, sen bilirsin, ben uyuyacağım, İstanbul'da görüşürüz." demiş ustabaşı ve kafayı çevirip gözünü kapatmış. Aradan 20 dk felan geçmiş ki, ustabaşı "AĞĞĞ" diye kıvranarak bağırmış! Otobüsteki herkes dönüp bakmış merakla, adam 3-5 saniye durup tekrar kıvranmaya başlamış "Allaaah, karnıma bir sancı girdi"! Bizim arkadaş endişelenmiş, "abi" demiş "sakin ol, bağırma". Ama adamın rengi ruhsarı atmış, acılar içerisinde kıvranıyor. Biraz durup tekrar bağırmış! Ve bir müddet bu şekilde ilerlemişler. Bakmışlar ki olacak gibi değil, hemen yol kenarında bir benzinlikçide durup, adamı tuvalete götürmüşler, gaz sancısı olabileceğini düşünüp, sırtını felan sıvazlamışlar. Ama adam ısrarla kıvranıp, "gerek yok, bu gaz maz değil. Bağırsakla da ilgili değil, bu başka türlü bir şey, hayatımda görmedim ben böyle acıyı" diyormuş. Neyse efendim, tekrar otobüse binmişler, ama değişen bir şey olmamış, adam durup durup kıvranmaya, acı içerisinde inlemeye devam etmiş. Yola çıktıktan yaklaşık 3-4 saat sonra inlemeler devam ediyorken bizim arkadaş sorunun ciddi olduğuna kanaat getirip, şöföre "yaw bu adamın hali iyi değil, yola bu şekilde devam edemeyiz, bir polikliniğe felan gidelim" demiş ve Aksaray civarında bir sağlık ocağına girmişler. Adam hemen sedyeye alınmış, nabzı, tansiyonu ölçülürken arkadaş da durumu anlatmış, "şu ilacı içti, böyle oldu" diyerek ilacı göstermiş. Sağlık görevlisi ilaca bakıp, şaşkınlıkla "yahu bu adam bunu niye içti, bu ilacı buna kim verdi ki" diye sormuş ve eklemiş: "Bu ilaç YAPAY SANCI HAPI" :))))
Arkadaş bize bu hikayeyi anlatırken o kıvranmaları birebir göstererek, yüz ifadeleri, ses taklitleri ile anlattı, gülmekten karnıma ağrılar girdi.
Ben bir anne değilim, doğum felan yapmadım ama doğum yapan arkadaşlarım var, o sancıları az çok bilirim. Suni sancının nasıl bir şey olduğu ve neden uygulandığı şurada açıklamalı olarak anlatılıyor.
Olayın ertesi günü sancılar geçip de adam normale dönünce, ilacı veren eczacıyı arayıp, sayende yolda 50 kere doğurdum deyip bi güzel haşlamış :)