Salı, Kasım 24, 2009

"Ev"lendik biz :)

Evren bir isteğe veya gönülden içtenlikle gelen bir dileğe kesinlikle kayıtsız kalmıyor. "İstek yasası"na göre saf isteğin tezahürü, istenilen nesneyi istek sahibine çekiyor. *
*Şuradan alıntıdır.


Bir önceki gönderide yazdığım iki evden de bazı sebeplerden ötürü vazgeçtik. 2 ay önce dışarıdan görüp, binayı ve konumunu beğendiğimiz, ama evsahibi "165.000 TL" dediği için içine bile bakmaya cesaret edemediğimiz eve geçen hafta pazartesi akşamı baktık, salı günü 145.000'e anlaştık, çarşamba günü Ziraat Bankası'na kredi başvurusunda bulunduk, perşembe günü bankadan gelip evi incelediler, cuma günü istediğimiz meblağa kredi onayı çıktı, dün de tapu işlemleri yapıldı ve ev arama maceramız ikimizin de içine sinen bir şekilde sonlandı

-Ev servis güzergahında,
- 9 katlı binanın 4. katında,
- Dış görünüşü güzel, 4 yıllık binada,
- Önü oldukça açık, hemen önünde park, onun da önünde semt pazarı var. Gölü bile görüyoruz.
-Balkon geniş,
- Mutfak yeterince geniş,
- Tüm apartmana yetecek büyüklükte otopark var.
- Semt pazarı önümüzde, etrafta iki büyük market var, 3 önemli bulvarın ortasında, her birine 2-3 dk.'lık yürüyüş mesafesinde.
- Bulvarlara yakın ama aynı zamanda ara sokak olması nedeniyle sessiz, sakin.
- Ebeveyn banyosu var.
- Ana cepheler güney ve batı, binanın şekli nedeniyle kuzey ve doğuya da bakan birer duvar var.
- Satılık ilanı sahibinden olduğu için arada emlakçı da yok.

Ev boş, içinin bir kaç küçük rötuşa ihtiyacı var, sonrasında taşınacağız.

Hayırlı olur inşallah...

Çarşamba, Kasım 04, 2009

"Ev"lenebilecek miyiz acaba?

Kısıtlı bütçeyle ev almak ne zor işmiş. Beğendiğiniz evler sizin bütçenizin üzerinde oluyor, bütçeye uyanlar size uymuyor derken bizim gibi 3-4 ay dolaşsanız da "yaşanacak" ev bulmakta zorlanıyorsunuz. Biz limit olarak 120.000 TL belirledik. İçini yaptırmak gerekiyorsa da 100.000 civarı olabilir dedik.

Aslında 4 ay önce hiç böyle bir niyetimiz yoktu. Hatta en kötü ihtimalle emekli ikramiyesiyle bi ev alırız diyordum :) Eşim yurtdışına gitmemeye kesin karar verince bari ev alalım da kira ödemeyelim dedik. Önce biraz ağırdan aldık, internetten felan bakınıyorduk. Sonra banka faizleri de düşmeye başlayınca iş ciddiye bindi. Zaten elimzde fazla nakit olmadığı için mecburen banka kredisi çekecektik.

İşin gerçeği, bütçeyi fazla zorlamayı, ev sahibi olacağız diye tüm varlığımızı bankaya bağlamayı düşünmüyoruz. Ama ikimiz de yaşadığımız eve önem verdiğimiz için sırf fiyatı uygun diye, yatırım olsun diye içimizi boğacak bir ev almak da istemiyoruz.

İlk niyetimiz bahçeli, villa tipi evler oldu ama fiyatların bizim ödeyebileceğimizin üstünde olması, bakım maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle ve ikimiz de çalıştığımız için bahçeyle felan uğraşamayacağımızı düşünüp (evdeki 2 saksı çiçeğine zar zor baktığımız gerçeğini de gözönüne alarak) villa tipinden vazgeçtik ve apartmanlara yöneldik.

Seçim yaparken bazı kriterlerimiz vardı:

- En önemli kriter: benim servis güzergahlarımda olacak,
- Giriş kat, 1. kat ve 2. kat olmayacak,
- 7 ve üstü olmayacak,
- En üst kat olmayacak,
- Bina 12 kattan yüksek olmayacak (Adana'da 15 ve üstü katlı çok fazla bina var.)
- Binanın dış görünüşü güven verecek, ruhsuz, lego gibi apartman olmayacak,
- Eski yapıysa eğer, bina bakımlı olacak,
- Önü açık olacak, dipdibe binalarda olmayacak,
- Balkon masa atılıp oturulabilecek genişlikte olacak,
- Mutfak yeterince geniş olacak,
- Otopark olacak,
- Çarşıya pazara çok uzak olmayacak,

Bir de açık mutfak ve ebeveyn banyosu tercih sebebi olabilir demiştik.

Adana'da evin cephesi de önemlidir. Hakim rüzgar yönü güneyden kuzeye olduğu için özellikle güneye bakan evler tercih edilir. Kuzey cephe daireler yazın çok sıcak ve boğucu, kışın da daha soğuk olduğu için fiyatları biraz daha düşüktür. En makbul daireler güney, kuzey ve batıya cephesi olan dairelerdir.

Aslında geçen ay içimize sinen bir ev bulmuştuk. Eski ama fena durmayan bir binada, içi yapılı bir daireydi. Fiyatı da uygundu: 90.000 TL (sadece mutfağı değiştirmek gerekiyordu). Ama evin tapuda problemi çıktı ve banka kredisi onaylanmadı. Biz de kısmet değilmiş, vardır bir hayır deyip vazgeçtik.

Aramaya devam ediyoruz. Şu an benim beğendiğim ama eşimin tereddütte kaldığı bir daire var. Henüz inşaat halinde, bitimine bir kaç ay kalmış. Bitmemiş daireye bankadan kredi alınamıyor (en azında %75inin bitmesi gerekiyor) Ama müteahhitle görüşüp ön ödeme ve dairenin bitimine müteakip kredi çekimi yapılabilir.

Bir de dün akşam bir daire gördük. Eski, köklü, bakımlı ve kale gibi bir apartmanda, çok güzel bir daire. Evsahibi içini ful ve çok şık yaptırmış. Oldukça merkezi, etrafta 2 büyük market ve biraz ötede semt pazarı var. Ama fiyat 150.000 TL. Bir yandan içimiz gidiyor, bir yandan da limiti o kadar yükseltirsek daha iyi başka daireler de bulabiliriz diye düşünüyoruz. 6 Şapka düşünce tekniğini uyguladım ama yine de karar veremedim:)

T-shirt alırken bile kararsız kalan bir insan olarak "ev" alabilecek miyiz bilmiyorum.
Bu arada, emlakçı piyasası pek pis bir piyasaymış, herkes emlakçı ol-a-mamalıymış, onu öğrendik. O nedenle mümkün mertebe emlakçısız halletmeye çalışıyoruz ev işini.

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Adrasan (Çavuşköy)

Bu yaz işler karıştı.

Kenya'ya mı gitsek, Moğolistan'a mı gitsek diye hayaller kurar iken (zira aylık gelirimizi düşününce buralar ancak "hayal" olabilirdi), Avrupa taraflarına gitmek daha karşılanabilir duruyordu. İspanya mı, İtalya mı, İngiltere mi diye haftalarca turlara baktım, ülkeleri araştırdım, konaklama olanaklarını araştırdım vs neyse biz İngiltere'ye bireysel gidip, araç kiralayıp, 8-10 günlük Londra+Edinburgh yapalım dedik. Biz bunu dedikten 3 gün sonra eşimin hocası eşime 6 ay veya 1 seneliğine Almanya'ya doktora için gönderelim dedi. Dolayısıyla biz İngiltere'ye gitmekten vazgeçtik. Hannover üniv'le yazışıldı, çizişildi vs derken askerlik uzayacak dedikosu çıktı. Bizi (özellikle de anneleri) aldı bir telaş. E bir yanda da ilerliyor yaş, boşver dedik yurtdışını, askerliği aradan çıkart! Nihayetince kocam Aralık'ta askere gitmek için dilekçe vermeye karar verdi.

Tatil için kafa yormaya başladığımızda aylardan Şubat idi, hiçbiryere gidemeyeceğimizi anladığımızda ise Ağustos gelmişti :) Bünye iyice yorulmuştu, kısacık da olsa bir şeyler yapmak şart olmuştu. Çalştığımız yerlerdeki insanlar çoktan tatil programlarını felan yaptığı için ancak Eylül ayının 2. haftası izne çıkabildik ve olabilecek en sakin tatili yapmak için geçen hafta daha önce hiç gitmemiş olduğumuz Adrasan'a gittik.

Ve ben oraya aşık oldum!

Uzatmıyorum ve sözü fotograflara bırakıyorum:

Adana'dan Antalya'ya arabayla gittik, sabah 10 gibi yola çıktık, 10 saat sonra Adrasan'daydık. Gittiğimizde muhteşem bir dolunay vardı gökyüzünde:


Adrasan'da güneş denizden doğuyor :) Sabah 06:43'de odanın balkonundan manzara şu şekildeydi:


Konakladığımız otel koyun tam ortasında, sahile çok yakındı (yaklaşık 15 adım). Akşamüstü iskeleden otelin görüntüsü (Bahçedeki ağaçların arkasında kalan beyaz bina):


Otelle ilgili bir kaç bilgi de vereyim. Atıcı 1'de kaldık. Bir aile oteli ama butik otel tarzında değil. Koyun tam ortasında olduğu ve denize yakın olması nedeniyle konum açısından çok avantajlı. Ön odalar denize, arka odalar çam ormanına bakıyor. Biz 3. katta deniz manzaralı 28 no'lu odada kaldık. Manzara muhteşemdi, 1. ve 2. katlarda pek manzara görünmüyor, ağaçlar kapatıyor. Eğer 2 aile gidecekseniz 27-28 no'lu odaları alın, zira bu odaların ortak, kocaman bir balkonu var. Kardeşim de bizimle gelmişti ve o 27 no'lu odada kaldı. (Not: 27-28 nolu odalar çift kişilik. Ayrıca 3 kişilik odalar da var). Odalarda klima ve banyo mevcut, 24 saat sıcak su var. Aşırı konfor aramıyorsanız, Atıcı 1 kesinlikle tavsiye olunur. Biz oda+kahvaltı konakladık, böylece koydaki diğer pansiyonların restoranlarını da deneme şansımız oldu.

Sezon sonu olması ve Ramazan'a denk gelmesi nedeniyle Adrasan neredeyse boş sayılırdı. Tüm koy bize ait gibiydi :) Gerçi dediklerine göre sezonda da aşırı kalabalık değilmiş.

Bu arada, deniz hemen derinleşiyor. Kıyıdan 4 adım sonrası boy. Müthiş berrak bir su var. 3-4 adam boyu yerde bile dibi net olarak görebiliyorsunuz. Söylemeden geçemeyeceğim, dipte deniz yıldızı ararken, kendi halinde dolanıp yüzen caretta caretta gördük. Muhteşemdi.


Koyun başında denize bağlanan bir dere var. Bir kaç öğleden sonramızı o dere üstünde yerleştirilmiş olan çardak-restoranlarda uyuyarak, kitap okuyarak ve ördeklere ekmek atarak geçirdik.



İşte gerçek anlamda "ekmek kavgası" :)


Bu da naçizane ilk panaromik çalışmam, biraz ince uzun oldu. Üstüne tıklayıp büyütmek gerekiyor.


Bir öğleden sonra da Olimpos'a geçtik (zaten çok yakın). Yıllar önce Olimpos'a gitmiştim ama o dönem Adrasan'a geçmemiştim. Kadir'in meşhur ağaç evlerinde eğitmenlik-rehberlik yapan bir kaç arkadaşımız vardı, onlara da uğradık.


Bu arada Olimpos'ta bir başka pansiyonda Endişeli Peri'yi ve oğullarını gördüm :) ama rahatsız etmedim. Çardak altında çok huzurlu görünüyorlardı.


Son olarak, Adrasan'la ilgili bir kaç küçük bilgi:

- Antalya'ya uzaklığı yaklaşık 1,5-2 saat. Kemer'den Kumluca istikametine giderken bir sapaktan dönmeniz ve 20 dk. kadar aşağıya inmeniz gerekiyor.

- Eğlence, gece hayatı felan arıyorsanız, Adrasan'a gitmeyin. Adrasan emekli yeridir, sakindir. Akşamları koyu boydan boya yürümek (ki başından sonuna yaklaşık 45 dk. sürüyor) ve koy boyunca sıralanan pansiyon-restoran-barlardan gelen hafif müzikleri dinlemek dışında bir eğlenceniz olmayacak :) Yürümek yerine bisiklet kiralamayı da tercih edebilirsiniz.

- Adrasan'da yaşlı İngiliz turistler ağırlıkta. 20 sene evvel İngiltere'de bir tur acentası Adrasan'ı portföyüne koymuş. Adrasan'a gelen ve koyun sakinliğini ve temizliğini gören İngilizler daha sonra başka yere gitmez olmuşlar. Daimi yerleşenler bile olmuş.

- Koyda herhangi bir banka/bankamatik yok. Çavuşköy içinde bir Ziraat Bankası atm'si var. Diğer bankalar için Kumluca'ya gitmeniz gerekir. Bizim kaldığımız otelde kredi kartı geçiyordu ama bazı restoranlar "cash only" idi. Bu arada, restoranlar da öyle aşırı pahalı değil. Kişi başı 10 liraya karnınızı doyurabilirsiniz.

-


Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Chroma'nın bitmek bilen kepek problemi (Elma sirkesi)

Tıpkı Neşe gibi benim de yıllardır bitmek bilmeyen bir kepek sorunum var. Az buz değil, 10-12 yıldan bahsediyorum burda. Ama Neşe'nin kepek sorununu çözen marka ve bu sorunu çözdüğünü iddaa eden diğer markalar bende hiç bir işe yaramadı. Dermatologlara gittim, eczanelerde satılan özel şampuanlardan kullandım, kuaförlerde uygulanan serum tedavilerini yaptırdım ama sonuç hep hüsran. İşe yarayanlar da en fazla 10-15 gün etkili idi, sonra hoop herşey eski haline dönüyordu.

Kepek konusu doğal olarak en çok gittiğim kuaförlerde muhabbet konusu olur, hepsinde dönen klasik muhabbet ise şu şekilde ilerler:

K: Saçınızda kepek var.
C: Evet, biliyorum. Yıllardır var.
K: Çok sıcak suyla mı yıkanıyorsunuz?
C: Hayır, hatta ılık bile sayılır.
K: O zaman tam durulamıyorsunuz!
C: Hayır, şakır şakır duruluyorum.
K: Allah allah?
C: Kepek değil zaten o, kepeği felan aşmış bir şey.
K: Bizim ... markasının bir serumu/şampuanı var, uygulayalım mı?
C: (80-100 milyon isteneceğini ve işe yaramayacağını bildiğim için) Sağolun, ben barıştım kepeklerimle, alıştık birbirimize.

Maşallah, oldukça gür saçlarım var. 2 kişiye rahat rahat yeter. Bir de uzerine kalın telli olunca kafa derisinin nefes alması zorlaşıyor. Ve görünüşte kepek gibi olan ciddi bir mantar enfeksiyonunun gelişmesine oldukça ideal bir zemin hazırlanıyor. Es kaza "kepek şampuanı" olduğunu iddaa eden şampuan veya normal şampuan -ve daha da kötüsü ucuz şampuan- kullanırsam eğer, daha 3 saat geçmeden kafaderisi kaşınmaya başlar. Ertesi gün minik yaralar oluşur vs vs. Bu nedenle, kuaförlerde satılan ve şişesi 50 TL olan özel şampuanlardan kullanıyorum yaklaşık 4-5 yıldır. Ki onlar da tam olarak işe yaramıyor. Gardolabının % 80'i siyah bluz-gömlek vs'den oluşan birisi için kepeğin ne kadar rahatsız edici olabileceğini tahmin edersiniz.

Bu soruna karşı bir çok bitkisel tedavi yöntemi duydum ama üşengeç bir insan olmamdan dolayı, taze bilmemne kabuğunu suda kaynat, içine azcık şundan koy, banyo sonrası bunla durula, efendim bi de havluya sar, yarım saat beklet türü uygulaması bi dolu zahmet gerektiren şeylere hiç girişmedim. Zira işe yarıyor bile olsa biliyorum ki ben o işi yaparken ruhum daralır ve en fazla 2 kere uygularım.

Ama geçen hafta internette okuduğum birşeyi hem çok pratik hem de olduça ucuz olmasından dolayı denemeye karar verdim. ELMA SİRKESİ! Marketten aldığım elma sirkesini kolonya şişesi gibi ucu ince bir şişeye boşalttım ve banyo sonrası saça direk döküp saç derisine masaj yaptım, 3-5 dk bekleyip duruladım. Sonuç hakikaten inanılmaz! Daha henüz 2 kere yapmama rağmen kepekler gözle görülür derecede azaldı, kaşıntı kalmadı. Kokusuysa çok dayanılmaz değil, kimyager olduğum için herhalde, alışığım ya kötü kokulara, beni pek rahatsız etmedi banyoda. Zaten saç kuruyunca koku felan kalmıyor. Kocam hiç farketmedi bile kokuyu :) Saçı yumuşatması da ekstra bonus gibi oldu.

Artık evde elma sirkesi eksik olmayacak. Yıllardır canımı sıkan bir problemin çözümünün bu kadar basit, ulaşılabilir ve uygulanabilir olması nedeniyle sevinmiş olmakla birlikte, gittiğim kuaförlerin ve dermatologların hiç birinin bu konuda birşey bilmiyor olduklarını ve "çözüm", "tedavi" adı altında bir sürü para harcattıklarını düşündükçe sevincim kursağımda kalıyor.

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

İstanbul'dan kısa kısa

video


Sahneye biraz uzaktık ama oradaydık! Aslında bulunduğumuz noktadan gayet net gözüküyordu sahne. Yanıbaşımızda Yekta Kopan vardı. Cep telefonu ile çektik, görüntü kalitesizliği ondan. Kuruçeşme Arena'da kamera yasağı olduğu için götürmedik (keşke götürseymişiz). Adamların üstüne nur inmiş gibi gözüküyor :)) Umuyorum biz de 60lı yaşlarda onlar kadar hareketli olabiliriz.

Son bir haftayı İstanbul'da geçirdik. Bolca akraba ziyareti, İstiklal'de turlamaca, Nev-i Zade'de içmece, trafik, kalabalık, Ortaköy'de çay, Metrobus, Kınalı ada manzaralı terasta şarap, trafik, kalabalık, Büyükçekmece sahilinde turlamaca, kuzenler, yiğenler, trafik, kalabalık vs vs :)

Bütün bu keşmekeş içerisinde parıldayan bir şey yaptık:


Şurada yazan günden beri bakıp bakıp iç geçiriyordu. Sonunda karar verdik, gidip Tünel'de Zuhal Müzik'ten aldık geldik :)

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

O'na



Get this widget Track details eSnips Social DNA


Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am home again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am whole again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am young again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am fun again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you

Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am free again.
Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am clean again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you


2 sene önce bugün, bu şarkı eşliğinde, hiçbir baskı altında kalmadan, iyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta O'nu eşim olarak kabul ettiğimi cümle aleme ilan ettim. İyi ki de etmişim.

Gerçek şu ki ben, 16 Aralık 2005'de, yani birlikte birşeyler yaptığımız ilk gün, hayatımın o günden sonraki dönemini hep O'nunla geçireceğimi hissetmiştim. Artık herşeyin farklı olacağını, eksik parçaların tamamlandığını, kendimi hiç yalnız hissetmeyeceğimi daha o akşam anlamıştım. Yaptığı herşey, söylediği her söz, dinlediği şarkılar, yaşam tarzı, düşünceleri o kadar tanıdık ve o kadar "benim gibi"ydi ki, daha o akşam kendi kendime "demek bugüne kadar yaptığım, yaşadığım herşey O'na hazırlık içinmiş" diye düşünmüştüm.

Geçen zaman hislerimi azaltamadı, aksine O'na olan sevgim ve ihtiyacım her geçen gün biraz daha artıyor.

Hayatıma girdiği ilk günden beri en ufak bir pişmanlık hissetmedim. Elbette herşey hep güllük gülistanlık, toz pembe ilerlemedi ama yaşadığımız hiçbir sorun moralimizi 1 saatten fazla bozmayı da beceremedi. Gelecek ne getirir bilemeyiz elbet ama içimden bir his daha uzuuun yıllar hep daha iyiye doğru ilerleyeceğimizi söylüyor. Tıpkı ilk akşam "sen bu adamla çok mutlu ve huzurlu olacaksın" diyen ses gibi.
Fotografı Lomo Action Sampler ile çektim.

Pazartesi, Haziran 22, 2009

Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor farketmesen de

Son zamanlarda bir geç kalmışlık, bir yetiştirememe korkusu, bir herşeyi yapma, her yere gitme hevesi kapladı beni. İlk ne zaman bu hissiyata kapıldım hatırlamıyorum.
1978 doğumluyum. Yani, yaş olmuş 31. 1-2 sene öncesine kadar "daha çok gencim" duygusu varken, şimdi ise zaman hızla geçmekteymiş, bir takım şeyleri yapmak için artık çok geç olmuş gibi hissediyorum.
Metabolizmamın yavaşladığını ve yaşlanmaya başladığımı gün geçtikçe artan kilodan farkediyorum mesela. 8 sene önce 53 idim. Her istediğimi yer, diyet yapanlara şaka yollu takılırdım. 5 sene önce 56 idim, aradaki 3 kiloyu sıkça yediğim Adana kebaba bağlardım. Şu anda 60 oldum. Üstelik de ayda bir kebap yiyorum, ekmeği neredeyse tamamen bıraktım vs vs. Ama aynen annemin yıllardır dediği gibi: "Artık ne yesem yarıyor!"
Amaaan, ne demiş şair: Yıllar geçermiş, geçsin, ruhumuz genç ya :))

-------------------------------------------------------------


Henüz gebe değilim, bazı ufak sağlık problemleri nedeniyle biraz ertelemek zorunda kaldık. Çok şükür şu an iyiyim ama öyle hemen olmuyormuş bu iş. Her an olabilir ama aylarca olmayadabilir :) 5 ay, 6 ay, 1 sene veya daha uzun sürebiliyormuş. (Zaten doktorlar 1 hatta 2 sene boyunca herhangi bir tedavi uygulamayı uygun bulmuyor.)


Aslında oluşması gereken şartların tümünü düşününce hakikaten bir "mucize" bu gebelik. Olmaması, erkekte veya kadında herhangi fizyolojik bir sağlık problemine bağlı olmayabilir, psikoloji de pek önemli. Hiç bir sorun olmadığı halde yıllarca hamile kalamayan, "amaan, yetti artık istemiyorum" dediği ay hamile kalan yüzlerce kadın var.
Biz de moralimizi bozmamaya çalışıyoruz. Durmak yok, yola devam! Ve hatta, en az 3 tane!


Hamile kalmak yetmiyor, doğuma kadar geçen sürede de birçok problem yaşanabiliyor. İlk 3 ay pek kritik. Düşüklerin büyük kısmı bu dönemde oluyormuş (Ki benim çevremde de var böyle kötü tecrübeler yaşayan sevdiğim insanlar).
-------------------------------------------------------------

Uzunca bir süredir kedi sevesim var, hatta eve getiresim vardı. Toxoplazma IgM ve IgG negatif çıktığı için herhangi bir gebelik ihtimaline karşı sokak kedilerini sevemiyorum. Bir dönem kedi beslemiş, aynı yatağı paylaşmış, bir sürüyü kediyi öpüp okşamış bir insan olmama rağmen toxo ile hiç karşılaşmamışım, dolayısıyla bağışıklık sağlamamışım. Ama şu ilanı görünce güzelliğe dayanamadım ve hemen mesaj gönderdim.


Eğer kedicik evde kuru mama ile besleniyorsa, çiğ et yemiyorsa, parazit aşıları düzenli yaptırılıyor ve de hiç sokağa çıkmıyorsa o kedicikten insana toxo bulaşma riski neredeyse "SIFIR". Çiğ ete dokunmak, iyi yıkanmamış meyve sebze yemek çok daha tehlikeli aslında toxo açısından. Şurda, şurda, şurda ve şurda bu konuyla ilgili bazı yazılar var. Yani evde kedi besleme konusunda benim içim çook rahattı. Ancak çevremdekilerin (özellikle de 2 annenin) olumsuz tavır ve düşüncelerinden dolayı vazgeçmek zorunda kaldım :( Kimse benimle aynı görüşte değildi. Anlatmaya çalışsam da nafile.

Minik Duman halen ilan sahibinde. Telefonla konuştuk, istediğim zaman gidip sevebileceğimi söyledi. Sıpaya o kadar alışmışlar ki, muhtemelen vermekten vazgeçeceklermiş.