Salı, Mart 25, 2008

Parçalı bulutlu

Kafam karışık ve o nedenle karışık karışık yazacağım. Bu karışık cümlelerden sonra ortaya anlamlı bir gönderi çıkartmak size kaldı sayın okur. Ya da madde madde yazayım, bağlantı cümleleri kullanmaktan da kurtulmuş olurum böylece :)

1. Hımbıllaştığımı hissetmeye başladım iyice. Haftasonları spora başladık Seçil'le beraber. Cumartesi - pazar 6.30 da yollara koyulduk, ilk gün 1,5 saat, 2. gün 3 saat yürüdük. Pes etmemeye söz verdik ama yürüyüş yapmak bence form tutmak için çözüm değil, o nedenle madem ki enerji harcamaya niyetlendik, bari sonuçta elimize iyi bir şey kalsın, biz o enerjiyi fitnessta harcayalım dedik. Önümdeki hafta hayalpark içerisindeki ftness merkezine üye olacağız ve 6.30da kalkıp oraya gideceğiz.

2. Gencecik insanların servise binerken vurgulu bir şekilde "selamın aleyküm" demesinden rahatsız oluyorum. Onlara inatla "günaydın" diyorum. Başörtüsüyle felan bir problemin yok, takmak isteyen taksın ama ileride birgün bunun bana dayatılabileceği fikri içimi bunaltıyor. Israrla selamın aleyküm dedikleri zaman sanki arka planda "bir gün sen de örtüneceksin" diyorlarmış gibi hissediyorum. Geçen gün de Persepolis'i izledim zaten (3 aydır niyetliydim aslında izlemeye), iyice bunaldım. Burada da İran'lı bir mühendis var, onunla konuştuk geçenlerde. Endişelenmekte haklısın dedi. Orada bir anda oldu bitti herşey dedi, süreci geri almaya fırsatları olmamış. Ama burada sindire sindire yapılıyor değişim, çok daha derin, çok daha sağlam. Ah be anne babalar, siz bizlere politikayla uğraşma, aman çocuğum derken birileri çocuklarını öyle bir yetiştirip örgütledi ki, bakakaldık öylece. Bakın buraya yazıyorum, eğer bir gün böyle bir dayatmayla karşılaşırsam, sorun saçın gözükmemesiyse eğer, saçımı kazıtırım. Konuyla ilgili okuduğum en güzel yaklaşım ODTÜ'den Prof. Dr. Ayşe Ayata'nın söyledikleriydi: Özelde yüceltilmiş ama kamuda olmayan kadın modeli.

3. Babam biz küçükken "büyük kızım bilim adamı, küçük kızım sanatçı olacak" derdi. İçine doğmuş herhalde. Ben sanattan pek anlamam, hayalgücü diye birşey yoktur, herhangi bir şeye karşı yeteneğim de yok. Ama kardeş öyle mi? Kuvvetli bir sesi var. Çok sesli gençlik korosunda. Dansa da yetenekli. Geçen haftalarda yapılan bir yarışmada birinci olmuşlar. Yarışma esnasında çekilen videoyu izledim, duygulanıp ağladım. Ablayken böyleyse insan, anne olunca neler hisseder acep? Ama mesela hiç kitap okumaz kardeş. Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nin müzik bölümü için sınava girmişti liseye başlarken. Yetenek dalında 100 üzerinden 100 alarak 1. olmuştu. Ama bir de kompozisyon sınavına soktular ve orada elediler! Hiç kitap okumayan bir insandan güzel kompozisyon yazmasını bekleyemezsiniz tabi ama haksızlığın bu kadarına da pes deyip, ayrılmıştık oradan.

4. Uzun süredir şöyle gerçekten güzel bir film üretilemedi. En azından ben Yüzüklerin Efendisi ve Matrix'te kaldım hala. Neyse ki Lost var :) Lost'u henüz izlememiş olanlara müjde, kablolu yayında çıkan TNT kanalı Nisan'dan itibaren Lost'u verecek. Bu kanal benim kanalım olacakmış gibi bir his var içimde. Şu an evde sadece Discovery ve National izleniyor.

5. Biyoenerji ile ilgilenesim var.

Çarşamba, Mart 19, 2008

Yollarda harcanan zaman ve İnternetten alışveriş üzerine birşeyler yazasım var

Evimle işyerim arası yaklaşık 90 km. Tam olarak 5,5 yıldır sabah 06.50'de servise biniyorum, 08.10 gibi ofiste oluyorum. Akşam da aynı şekilde döndüğüm düşünülünce günde 2,5 saat gibi bir süre yollarda geçiyor. İstanbul'da veya Ankara'da oturan biri için bu süreler çok doğal olsa da, Adana söz konusu olunca bu kadar uzun bir yol sıradışı oluyor. Ve bu süre içerisinde "oturmak"tan başka yapabileceğim bir fiziksel aktivite yok :) İş arkadaşlarımın ezici bir çoğunluğu bu vakti uyuyarak geçiriyor. Serviste ki görüntü enteresan tabi, koca koca adamları yolda uyuklarken görmek komik olsa da(kafalar sola düşüyor, geri kalkıyor, öne düşüyor, geri kalkıyor, tekrar sola düşüyor sonra vücut da sola doğru eğimleniyor ve tam düşmek üzereyken kişi tıslayarak uyanıyor 1-2 sn durup yine uyumaya başlıyor vs..) ben bu süreyi uyuyarak harcamaktan nefret ediyorum. Uyuduğum günler de oluyor tabi, o zaman ben de komik gözüktüğümü biliyorum :))

Eğer çok uykum yoksa, bu oturarak geçen süreyi genelde gazete ve kitap okuyarak veya yanımdaki kişi ile sohbet ederek veyahutta dışarıyı izleyerek değerlendiriyorum. Özellikle bahar aylarında dışarıyı izlemek çok keyifli, çünkü yolun büyük bir kısmı tarlalar arasında ilerliyor.
Ancak son bir sene kadardır, yolda film izlemenin de çok keyifli olabileceğine kanaat getirip bir mp4 player almaya karar verdim. Ama araya evlilik nedeniyle yapılması gereken daha elzem masraflar karışınca mp4 player işi uzadı da uzadı. Gerçi fena da olmadı, bu arada fırsat buldukça mp4 playerları inceleyip fiyatları takip ettim. Teknoloji pis bir şey aslında, sürekli tüketime zorlanıyoruz. Her geçen gün daha iyisi çıkıyor piyasaya ve onlarca para verip aldığınız şeyler 3 ayda eskiyor. O nedenle alacağım şey hem fazla pahalı olmamalı hem de ihtiyaçlarımı karşılamalıydı. Bir çok formatı destekleyebilmesi, converterla felan pek uğraştırmaması ve altyazı sorunu yaşatmaması da önemliydi tabi. Ve nihayet dün karar verip Creative Zen (4 GB olanından) aldım!



Gönlümde yatan aslanlar Creative Zen Vision W ve Cowon A2 idi ama arkadaşlar kendilerine 500 YTL üzeri bir fiyat biçtiği için vazgeçtim almaktan.


Aslında şöyle oldu; önce "onları alacağıma laptop alırım" dedim, sonra "laptop alacaksam iyi bi şey olsun" dedim, sonra "PDA mı araştırsam yoksa?" dedim ve en son saçmaladığımı düşünüp hedefe odaklandım. Hedef belli: Serviste film seyredeceğim minik ve de uygun fiyatlı bir alet.
Bu tür konularda benim başvuru kaynaklarım genelde forum.donanimhaber.com, hardwaremania/forum, hepsiburada.com, gittigidiyor.com ve pek tabi ekşi sözlük tür. İnternette bulunan şöyle kıyaslamalar da işe yarıyor karar verme aşamasında. Bir de takıldıkça danıştığım teknolojiye meraklı arkadaşlar var. Sonuçta Creative Zen Vision M ile Creative Zen arasında kararsız kaldım ve nihayet dün Zen'i aldım. Kargo yarın elimde olacak.

Uzun süredir elektronik alışverişini internetten yapıyorum. Hem fiyatlar daha cazip, hem seçenek bol, hem peşin fiyatına taksit avantajları var. Hatta bezen kargo da bedava oluyor. Misal şu an kullandığım telefonu ideefixe'den almıştım 3 sene evvel. Adana'nın en büyük telefoncusu ile de görüşmüştüm, daha az taksit yaptıkları yetmiyormuş gibi bi de vade farkı koyuyorlardı ki bu da yaklaşık 75 YTL fazladan vermeme sebep olacaktı. (Bu arada telefon çok mükemmel değil ama bana yetiyor, zaten ben de görüntüsüne vurulup aldım :)
Ancak, internetten alırken de iyi araştırmak, satır aralarını iyi okumak lazım. Ben Zen'i en uygun fiyata veren üstelik aksesuarlarını da veren GİGATEK'ten aldım. hepsiburada'da kılıf ve kablo ayrı olarak, toplam 40 YTL'ye satılıyordu. İşte böyle.

Hadi hayırlısı bakalım. İlk olarak Lost'u ilk bölümden itibaren tekrar izleyesim var :) Kullanmaya başladıktan sonra da bir şeyler yazarım artık Zen ile ilgili.

Perşembe, Mart 06, 2008

UZUN YOL HİKAYESİ

Son günlerde beni en çok güldüren şey, cumartesi akşamı bizi ziyarete gelen kocamın lise arkadaşının anlattığı anısı oldu! Yazayım da siz de gülün.

Şimdi bu arkadaş 2001 yılında işyerinden bir ustabaşı ile beraber iş için Adana'dan İstanbul'a Varan Turizm ile yola çıkmış. Söz konusu işyerinde çalışmaya başlıyalı henüz bir kaç ay olmuşmuş ve de kendisinin İstanbul'a ilk gidişi imiş. Yola çıkmadan evvel, yolarkadaşı olan ustabaşı Şerafettin Abi tanıdığı bir eczaneden aldığı ilacı çantasından çıkarmış ve "bak" demiş "14 saat yol çekilmez, ben şu uyku hapını içip uyuyacağım, sen de iç bi tane"! Arkadaş istememiş, sağı solu seyrede seyrede gitmeyi tercih etmiş. "Peki o zaman, sen bilirsin, ben uyuyacağım, İstanbul'da görüşürüz." demiş ustabaşı ve kafayı çevirip gözünü kapatmış. Aradan 20 dk felan geçmiş ki, ustabaşı "AĞĞĞ" diye kıvranarak bağırmış! Otobüsteki herkes dönüp bakmış merakla, adam 3-5 saniye durup tekrar kıvranmaya başlamış "Allaaah, karnıma bir sancı girdi"! Bizim arkadaş endişelenmiş, "abi" demiş "sakin ol, bağırma". Ama adamın rengi ruhsarı atmış, acılar içerisinde kıvranıyor. Biraz durup tekrar bağırmış! Ve bir müddet bu şekilde ilerlemişler. Bakmışlar ki olacak gibi değil, hemen yol kenarında bir benzinlikçide durup, adamı tuvalete götürmüşler, gaz sancısı olabileceğini düşünüp, sırtını felan sıvazlamışlar. Ama adam ısrarla kıvranıp, "gerek yok, bu gaz maz değil. Bağırsakla da ilgili değil, bu başka türlü bir şey, hayatımda görmedim ben böyle acıyı" diyormuş. Neyse efendim, tekrar otobüse binmişler, ama değişen bir şey olmamış, adam durup durup kıvranmaya, acı içerisinde inlemeye devam etmiş. Yola çıktıktan yaklaşık 3-4 saat sonra inlemeler devam ediyorken bizim arkadaş sorunun ciddi olduğuna kanaat getirip, şöföre "yaw bu adamın hali iyi değil, yola bu şekilde devam edemeyiz, bir polikliniğe felan gidelim" demiş ve Aksaray civarında bir sağlık ocağına girmişler. Adam hemen sedyeye alınmış, nabzı, tansiyonu ölçülürken arkadaş da durumu anlatmış, "şu ilacı içti, böyle oldu" diyerek ilacı göstermiş. Sağlık görevlisi ilaca bakıp, şaşkınlıkla "yahu bu adam bunu niye içti, bu ilacı buna kim verdi ki" diye sormuş ve eklemiş: "Bu ilaç YAPAY SANCI HAPI" :))))
Arkadaş bize bu hikayeyi anlatırken o kıvranmaları birebir göstererek, yüz ifadeleri, ses taklitleri ile anlattı, gülmekten karnıma ağrılar girdi.
Ben bir anne değilim, doğum felan yapmadım ama doğum yapan arkadaşlarım var, o sancıları az çok bilirim. Suni sancının nasıl bir şey olduğu ve neden uygulandığı şurada açıklamalı olarak anlatılıyor.
Olayın ertesi günü sancılar geçip de adam normale dönünce, ilacı veren eczacıyı arayıp, sayende yolda 50 kere doğurdum deyip bi güzel haşlamış :)

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Aysel Gürel

Cuma, Şubat 01, 2008

Alışveriş yapmak, para harcamak, tüketim çılgınlığına bir miktar katkıda bulunmak istiyorum

Deli gibi alışveriş yapmak, kendime bir sürü şey almak istiyorum! Elbiseler, etekler, çizmeler, eldivenler, kolyeler, yüzükler, sabunlar, kremler, rujlar, çoraplar, ev cicileri, aksesuvarlar, nevresim takımları, sepetler, aynalar, örtüler, bardaklar, çiçekler, gömlekler geçiyor kafamdan ama akşam servise binip de eve doğru giderken "poff" diyorum, kim gezecek şimdi! Eve gideyim de dinleneyim biraz diyorum. Eve girdikten sonra da tekrar çıkamıyorum, üşeniyorum. Sonra haftasonu geliyor, uyan, kahvaltı hazırla, evi topla derken saat geçiyor, bi bakıyorum akşam olmuş :) Sonra aniden yine pazartesi oluyor, yine iş-ev döngüsü başlıyor. Ben galiba birşeyleri yanlış yapıyorum. Haftada 4 gün çalışanlara özeniyorum, şehir merkezinde çalışıp da öğlen arasında kaçamak yapabilenlere özeniyorum.

Arada şevke gelip dolaşıyorum çarşıları ama bu sefer de ya içime sinmiyor, ya ürünün etikette yazan rakamı haketmediğini düşünüyorum, ya da "gaza gelme, evi doldurma" diye kendimi telkin ediyorum vs derken bi bakıyorum elim bomboş :) Ama ne hikmetse aysonunda kredi kartı borcu gene umduğumun üstünde geliyor! Ben galiba birşeyleri yanlış yapıyorum.

Harcamaların önemli bir kısmını taksitler oluşturuyor tabi, malum evlendik 7 ay önce. Bir miktarda hediyelere giden para var, doğumgünü, yıldönümü, yılbaşı, anne günü, baba günü bitmek bilmiyor ki :) "Hanım" diyor kocam, "hediye almayı kessen zengin olacağız biz" diyor. Haklı, ama seviyorum ki ben hediye almayı :) Daha doğrusu hediye vermeyi.

Nihayetinde koca bir indirim sezonu geçiyor ama ben benden başka herkese birşeyler almış olarak sezonu kapatıyorum. Ben galiba birşeyleri yanlış yapıyorum :)

Çarşamba, Ocak 23, 2008

ROCKTUEL RADYO İnternet Yayınında

Gerçek şu ki, müzik konusunda hafızam kötüdür. 1 ay sürekli dinlediğim şarkının adını ve sözlerini 2 ay sonra unutabilirim. (Ama mesela 4 yıl önce okuduğu ufak magazin haberini hatırlayabilen ya da ilkokulda blok flütle çaldığı şarkının notalarını hatırlayabilen enteresan bir beynim vardır!) Kulağım da iyi değildir. Dinlediğim şarkıyı kimin söylediğini hemen çıkartamam. En bilindik parçaların bile girişlerini hemen tanıyamam.
Bildiğim tek şey var ki, içinde elektrogitar tınıları olan tarzları -yumuşak veya sert hiç farketmez- hep sevmişimdir. Diğer türler ise çerezdir, olmamaları benim hayatımda eksiklik olarak algılanmaz. Onlarda da güzel parçalar var elbet hastası olabildiğim ama istisnalar kaideyi bozmaz değil mi?
Rock müzik dinlemeye başladığım zamanlar, ilk özel radyoların açıldığı zamanlara denk gelmektedir. 92-93 yılları. Ortaokul sıralarındaydım daha. Özel radyolar öncesinde sanırım sadece Polis Radyosu'ndan Şener Yıldız vardı rock müzik üzerine program yapan. Kaliteli rockerların yetişmesinde çok büyük katkıları vardır bu programın (İtiraf edeyim, Şener Yıldız'ın ismini de hemen hatırlamadım, yani "rock market" programını hatırlıyorum elbet ama yapımcının adı için google sağolsun. Bir de "Polis radyosunu dinliyorsunuz" anonsunu hatırlıyorum net olarak).
Özel radyolarla beraber pıtırak gibi rock programları çoğaldı bir anda. Rock dinleyicisinin de alternatifleri ve radyo başında geçen zaman süresi arttı zira hepsi birbirinden güzeldi bu programların. Benim o zamanlar favori radyom Gün FM'di. Hem süper eğlenceli yayıncılar vardı hem de akşamları rock müziğe doyururdu bizleri. Nedenini hatırlamıyorum ama sonra kapandı :( Onun peşineyse hayatımda çok önemli bir yere sahip olan "green radio" açıldı. Öyle bir radyodur ki o, içimdeki anarşist ruhu ilk ortaya çıkartandır, gecenin 3'ünde kahkahalarla güldürendir, radyonun yatağın başına taşınmasına sebep olandır, uyurken bile kulağıma kulaklık taktırandır, telefonla radyo programını ilk arattıran ve canlı yayına aldırandır dır dır dır. Anlayacağınız üzere, bana göre şahane programları vardı Green Radio'nun. Ama benim için en şahaneleri Cengiz Fuat Gümüşdağ'ın geyiğin dibine vurduğu "Alacageyik Kuşağı" ve sevgili Özgür'ün sunduğu "Rocktuel" idi.

"Bağımlısı" olduğum ilk ve tek radyo programıydı Rocktuel. "Rock" kapsamına giren her türe yer verirdi Özgür, gruplarla ilgili bilgi paylaşılırdı, yeni gruplar tanıtılır, sevilen müzisyen ve grup elemanları canlı yayın konuğu olarak katılırlardı. Kaç tane kaset doldurduğumu bilmiyorum Rocktuel'i dinlerken. Hepsi halen duruyor. Yıllarca büyük bir özveri ile devam etti program. Green Radio sahipleri değişince, radyonun tarzı da değişti. Roctuel de kanaldan kanala transfer oldu ama dinleyicileri hiç bırakmadı Özgür'ü. (Bakınız hatta şöyle bir grubumuz var Facebook'ta) Rocktuel'i diğer programlardan farklı kılan bir başka şey de dinleyicilerine gerçekten özen göstermesiydi. Programda dinleyicilerinden mektup yazmalarını isterdi. Tabi o zamanlar böyle e-posta, msn felan nerdee :))Ve kendisine gönderilen her mektuba mutlaka cevap yazardı. Hem de öyle 2-3 satır değil en az 2 sayfa. Üstelik öyle fazlaca boş vakti olan birisi de değildi, mimardı, AutoCAD ve benzeri program dersleri verirdi, karikatür çizerdi, davul çalardı vs vs. Arada mektuplara bonus olarak da eklerdi karikatürleri.


Aradan yıllar geçti, Roctuel zaman zaman zorunlu molalar vermek zorunda kaldı ama kaybolup gitmedi. Özgür şimdi sevgili eşi Boncuk'la Moskova'da ve esas mesleği olan mimarlığı icra ediyor (ne tesadüftür ki Boncuk Hanım da benimle aynı okuldan, alt dönemimden mezun olan bir meslektaşım). Çok şükür ki günümüzde internet var! Dün başlayan deneme yayını ile uzun süredir yayında olmayan Rocktuel'i yıllar sonra artık "Rocktuel Radyo" olarak dinlemek mümkün. Yapmanız gereken tek şey bilgisayara hala yüklü değilse winamp yüklemek ve "http://66.90.104.25:7430/listen.pls" i tıklamak :))

ps. Anlayamadığım bir şekilde fotograf eklemeden önceki yazılarda satır aralığı tekken, fotoğraf sonrasında satır araları 1,5 olmakta. Çözebilen varsa yorum bıraksın lütfen.

Perşembe, Ocak 17, 2008

En güzel bebekler

Son dönemlerde gördüğüm en güzel bebekler Tom Cruise ve Katie Holmes'un kızı Suri ve halamın torunu Nil :) Diğer anneler, teyzeler lütfen alınmasınlar, bütün bebekler çok güzel ama bu iki bebişin farklı bir güzelliği var, baktıkça bakasım geliyor. Maşallah deyin, bir taraflarınızı kaşıyın, tahtaya vurun, bi şeyler yapın işte.
Bazen sırf gözüm gönlüm açılsın diye bu bebişlerin fotograflarına bakıyorum.
Suri'yi zaten bilirsiniz, her gün gazetelerde dergilerde boy gösteriyor ufaklık.



Alttaki de bizim Surimiz :)

Gerçi artık ikisi de büyüdüler, hatta bizim Nilcik yakında (7 ay sonra) abla olacak.

Tabi bir de Doğa Hanım var, üniversite yıllarından arkadaşlarım Beray (Tabiat ana) ve Barış (Kedi Bey)'ın dilli düdük "Dodik"leri :) Gerçi henüz kendisiyle tanış(a)madık ama maceralarını heyecanla takip ediyoruz. Anne ve babası bu kadar hazır cevap değillerdi, bu kız kime çekti acep, hayret :)))

Umuyorum kaderleri de bebeklikleri kadar güzel olur.

Çarşamba, Ocak 09, 2008

Oh Beee!

11 Eylül 2007 tarihli gönderide de belirttiğim üzere, bi taraflarıma rahat batmış olmasından dolayı mezuniyetten 5 yıl sonra yüksek lisansa başlamış idim. Aslında yapmayı çok istediğim bir şeydi ama bir şekilde hep ertelenmek zoruda kalmıştı.
Ders aşaması, deneyler felan gayet keyifliydi ama iş tez yazımı kısmına gelince hoop işte orada bazı sıkıntılar yaşadım. Bilgisayar başına oturup da tarama yapmak, makale okumak, okuduklarını değerlendirmek, okuyup değerlendirdiklerini birleştirip bir sonuç ortaya çıkartmak, bulduğun sonuçları bunlarla kıyaslamak ya da bulduğun sonuçlara uygun kaynakları bulmaya çalışmak, bunları yazıya dökmek, hizalamak gibi şeyler söz konusuydu ve fakat ben bunlardan ziyade yan gelip yatmak, sevgilimle film seyretmek, gezmek tozmak, daha "eğlenceli" şeylerle uğraşmak istiyordum.
İşte o esnada bu konularda deneyimli kişilerden *ki bunların başında kocam gelir* "sen daha tam olarak sıkışmadın, son bir ayda performansın artar" tarzı yorumlar geldi. Misal, aynı tarihli yazıya yaptığı yorumda Yavuz Hocamız demiş ki:
"...Yeteri kadar sıkışmış bir lisansüstü öğrencisinin performansı kendisini bile şaşırtacak kadar yüksek olacaktır. Bunu dizel araçlara benzetirim ben. Motorin yüksek basınç ve sıcaklıkta kıvılcımsız alev alır bilirsiniz.Şubat 2008 demiştiniz değil mi? 3 ay kadar sonra aynı konuda bir yazı daha bekliyorum sizden. 5 günde (deneysel süreç hariç) biten yüksek lisans tezleri bilirim..."
O yazıdan 3 ay sonra değil ama 4 ay sonra yazıyorum hocam, evet, hepiniz haklıydınız :))
Son 2 ay kendimi teze adadım! Sabah 4'lere kadar oturdum, gözlerim kızardı bilgisayara bakmaktan, çalışma odası makale doldu, kitaplar indi kalktı, "science direct" giriş sayfam oldu, okudum yazdım, okudum yazdım, yazdım sildim bi daha yazdım, yer değiştirdim, ekledim, çıkarttım, arada kopyalayıp yapıştırdım (şşişt!), tercüme ettim, şekil çizdim, veri buldum, grafik yaptım, bunları yorumladım ve sonunda BİTTİ!
Tez şu an hocanın elinde :) Yorumlarından sonra hemen basıp enstitüye vereceğim. Geriye bir tek savunma kalıyor. Sanıyorum o da 2-3 hafta içerisinde olur.

Hayata kaldığım yerden devam edeceğim. Artık sıra, koca ile beraber uzun süredir ertelenen aktivitelerde, istediğim değişikleri bir türlü yapamadığım evimizde ve bir türlü fırsat yaratıp da görüşemediğim arkadaşlarımda :)) Bekleyişiniz sona erdi, geliyorum.

Yavuz Hoca'ya not: Kimmiş o 5 günde tezini bitirebilen şahıs? Gidip alnından öpmek ve bu başarıyı nasıl gösterdiğininin sırlarını öğrenmek istiyorum!

Cuma, Aralık 28, 2007

Yılbaşı gecesi kabusu

Yılbaşı gecesi dışarı çıkalım dedik. Adana'da gidilebilecek yerler sayılı. Onlarda da yılbaşı programları 75 YTL'den başlayıp 150'ye kadar uzanıyormuş. Yuh! O kadarla da kalmaz zaten, mutlaka üstüne bir şeyler istenir. 75 diye gideriz, adam başı 120ye malolur o bize. Yazık günah vallahi o kadar paraya.


Flashback yapayım bi:
2002 yılbaşı gecesinde Ankara'daydım. Fırfırla Kuğulu Park'taydık. Nereden bilebilirdim ki o sene hayatımın kökten değişeceğini, Adana'ya taşınacağımı felan.

2003 yılbaşı gecesi haftaortasına denk gelmişti. Adana'ya yeni taşınmıştım, işyerindeki birkaç kişi dışında kimseyi tanımıyordum. O gece, yeni iş arkadaşlarımla beraber (benden başka herkes evli ve çocuk sahibiydi) Nesrinlerdeydik.

2004 yılbaşı gecesi gene Ankara'da, annemlerle beraberdim. Tam olarak hatırlamıyorum ama galiba birileri bize gelmişti. Demek ki çok eğlenmemişim :)

2005 yılbaşı gecesinde dışarıdaydım. Meltem, Melda ve Ferruh'la Pick Up rock bardaydık. Sahnede Ankara'dan bildiğim/sevdiğim grup Pilli Bebek vardı. Ertesi gün de kafa bi dünya, hep beraber GORA'ya gitmiştik. Hımm, birde o gün Dinemiz ve WRZL nişanlanmıştı.

2006 yılbaşı gecesini şu an eşim olan sevgilimle geçirmiştim (ki o sıralar filizlenme dönemindeydik, sadece 2 haftadır görüşüyorduk). Aslında yılbaşından 2 gün öncesine kadar program, dağcılık klübünden arkadaşlarla Aladağlara gidip, dağda, karlar arasında kamp yapmaktı ama şu an hatırlayamadığım bir sebepten dolayı plan iptal oldu. İyi ki de iptal olmuş :)

Geçen sene kurban bayramına denk gelmişti. Teyzemlerle beraber Afyon'da, kaplıcadaydım 2007'ye girerken. Bloglayıp sakladığım kayıtlarda mevcut.

Bakalım bu sene nasıl gireceğiz yeniyıla? En iyi plan plansızlıktır diyerek pazartesi akşamını bekleyeceğim.



2008'den edit: Yılbaşı gecesini yakın arkadaşlarımızla birlikte evde tombala oynayıp, kestane yiyerek geçirdik. Plan akşam 6'da belli oldu. Evde 10 kişiydik. Kestane dışında koca bi demlik çay, Türk kahvesi, portakal suyu, 3 şişe kırmızı şarap, 1 şişe vodka, sanırım 6 kutu bira, meyve, kuruyemiş, humus, çiğköfte ve poğaça da tükettik :p

Cuma, Aralık 14, 2007

Hayatı güzelleştiren süprizler

Hani bazen küçük güzel süprizler olur da bütün planlarınız değişir, işte öyle bir gün geçirdim ben dün :) Olayın oluşma sebebi hoş değildi ama yine de güzeldi.
Şu gönderide adı geçen Fırfır çarşamba gecesi saat 11.00'de beni aradı. Bir arkadaşlarının babası vefat etmiş, Müge'yle beraber cenazeye katılmak için otobüse atlayıp geliyorlarmış. Sabah onları karşılamamız mümkün müymüş? Elbet mümkün!! (Müge'nin de şu gönderide adı geçmekte)

Sabah 6da onları otogardan alıp eve getirdik ama ben malesef servise atlayıp işe gelmek zorundaydım. Zira bitirmem gereken işler vardı. İşte böyle de sorumluluk sahibi bir çalışanımdır.

Fırfırla Müge mezarlığı, cenaze evini felan kendi çabalarıyla bulup arkadaşlık görevlerini yerine getirdiler, akşam da biz arkadaşlık görevimizi yerine getirmek için onları kebapçıya götürdük :) Sonra da eve geçip Yakut içerek devam ettik.

Bu arada sürekli dedikodu yaptık, geçmişi andık. Çok güzeldi, çok keyifliydi.

Pazartesi, Aralık 10, 2007

101. gönderi ve bu sabahın getirdikleri

Nisan 2006'da başlamışım bloglayıp saklamaya. Aslında çok daha uzun süredir blog takipçisiyim (2003'lere uzanır blog kavramıyla tanışmam). Başlayıp başlamama konusunda çok kararsız kalmıştım ama hadi dedim bir yazayım, gittiği yere kadar gider. Edebi bir eser bırakmak gibi bir niyetim yok sonuçta. Birilerini etkilemek çabası içerisinde değilim. Öyle kendimce, sadece kendim için, arada birilerine mesaj göndermek için, canım sıkılırsa dönüp okuyup vakit geçirmek için, biraz da bilgisayar bilgimi geliştirmek için başladım. Hem defter gibi yanımda taşıma zorunluluğum da yok. İnternete girilebilen heryerden bağlanabilir, okuyabilir, ekleyebilirim. Bu derece özgür olabilmek çok keyifli. 100 gönderi yazmışım bu güne kadar. Bu da 101.

Bu sabah gene gazete okuyarak geldim işe. Ancak son 5 aydır eskiden olduğu gibi ana gazeteyi değil, sadece magazin eklerini ve bölgesel ekleri okuyabiliyorum. Çünkü 5 ay önce servisim değişti, yeni geçtiğim serviste gazeteler zaten paylaşılmıştı, bana da sadece magazin ekleri kalmıştı :) Bende üç büyük (ve yanlı) gazetenin magazin eklerini serviste okuyorum (ki gerçekten 1 saatimi alıyor hepsini okumak), sonra da gelip odamda internetten gazeteleri okuyorum. Yanlış anlamayın, magazini asla küçümsemem, çok ciddi bir iş olduğuna inanıyorum. Zaten o yüzden de kaliteli magazin programları son derece azdır. Ve evet, "
celebrity"lerin özel hayatlarını (yargılamadan) okumak hoşuma gidiyor. (Yargılayanların da dönüp şöyle bir kendi hayatlarını sorgulatasım geliyor). Güzin Abla köşesinde yurdum insanının dertlerini ve Güzin Abla'nın (aslında Feyza Abla'nın) "çevir kazı yanmasın" tarzı öğütlerini okumaktan, Onur Baştürk ve türdeşlerinin gece/eğlence hayatıyla ilgili "basitçe yazılmış ama akıcı ve de komik" yazılarından keyif alıyorum. Ama bugünkü konumuz bunlar değil. Bugünkü konumuz Ayşe Özyılmazel ve Nilay Örnek'in yazdıkları:

Ayşe, babasıyla ilgili
yazmış ve demiş ki:
"...Bıraktım dargınlıkları, kırgınlıkları, çözülmemiş dosyaları. Artık masaya yatırmak bile geçmiyor içimden eski davaları... Çünkü dedikleri çok doğru, zaman ilaç gibi geliyor her şeye. Gerçekten de an geliyor haklı olmanın bir anlamı kalmıyor. Şimdi babamı yaşamak gerekiyor. Unutulanları hatırlamak, babaya doymak gerekiyor. Olduğu gibi sevmek gerekiyor. Gerisi boş, insan sonra anlıyor! Artık büyümek gerekiyor."

*17 yaşında ki "babam" ve hiç tanıyamadığım babaannem.

(Ben de hayatımın bir döneminde tam bir sene babamla hiç görüşmedim çünkü çok kızgındım ona. Detaya girmeyeceğim, sonra barıştım ve olgunlaştım. Ayşe'nin yazdıkları o günleri hatırlattı. "Ey okur", yargılamak ve infaz etmek çok kolay. Ama söz konusu aile ise, infazın bir anlamı yok. Onlar sizin canınız, kanınız, kıymetlerini bilin.)
.
Nilay'sa "Amy Winehouse" ve genel olarak "arızalılar" hakkında
yazmış ve demiş ki:
"...… Çoğu zaman olduğu gibiliği hoşuma gidiyor; bana temiz raporu, sabıka kaydı vermesi de gerekmiyor zaten. Amy Winehouse gibi, rezillik de yapsa, bakar bakar yine de dinlerim. Ama sanatçı sorunlu bir tip olacak diye bir şey de yok, bizde istendiği gibi sütten çıkma ak kaşık olacak diye de… Ama ''arızalıktan iş çıkarabilenler'' en iyileri oluyor sanki… Amy Winehouse’u dinleyin dememe gerek var mı?"



Bundan aylar önce Mehmet Tez'in de kafayı kazıtan Britney Spears ile ilgili bir yazısı vardı. (ara not: Britney ile Amy'nin ses kalitesini karşılaştırmaya bile gerek yok, elbette Amy ezer geçer.) Ozzy Osbourne'u, Elton John'u, Alice Cooper'ı felan örnek gösterip kısaca "klübe hoşgeldin" diyordu Britney'e.

LSD ile ilgili yazımda sonlara doğru "hiç kullanmadım ama konu karışık" derken demek istediğim aslında buydu. Yani nasıl desem, kardeşimi felan öyle bir bağımlılık içerisinde görmeyi, gün geçtikçe eriyip bittiğini, kontrolü kaybettiğini görmeyi asla istemem ama işte böyle de örnekler var. Aksi halde bir Pink Floyd, bir Kurt Cobain, bir Janis Joplin efsaneleri olmayabilirdi. Zor bre vallahi zor.

Neyse işte sabah bunları düşünüp işe geldim. Maillerimi açtım. Outdoor Oracle'dan zaman zaman mail gelir. Bugün gelen e-postada elektriğe bağımlılığımızın irdelendiği bir
yazı vardı. Yeni Zelanda - Auckland'ta yaşayan bir Türk, şehirde elektrik kesintisi sonrası yaşadıklarını yazmış. Kendimi düşündüm. Evet, bizim evde de bir çok şey elektrikli. Isınmak için klimayı veya elektrikli sobayı, banyo için elektrikli şofbeni kullanıyoruz ama neyse ki Nalan Hanım kadar çaresiz değiliz, en azından tüplü fırınımızda çay demleyebilir, mumla aydınlanabilir, kapalı garajımız olmadığı için arabaya binip gidebiliriz :) (Üstelik evde bir yerlerde annemin verdiği bir "lüks" başı vardı, ne olur ne olmaz diyerek bir küçük tüp de alsak iyi olur bu lüks için)

Bu sabah yaşananlar bununla da bitmedi elbet. 3 ay önce yanımızda işe başlayan ve 7 aylık bebeği olan güler yüzlü ve benden 2 yaş küçük olan kızımızın yaşadığı şehri terkedip buraya gelme sebebinin, görücü usulü evlendiği kocasıyla boşanmak üzere olması olduğunu, ayakta durabilmek ve bebeğine bakabilmek için çalışmaya başladığını öğrendim :(

Karışık bir sabahtı yani. Bunları düşünüp, bir de buraya yazayım derken öğlen oldu, yemek saati geldi. Neyse artık, öğleden sonra iş yaparım ben de biraz.

Not: Uzun bir yazı oldu. Burayı bir ay idare eder artık bu gönderi...

Salı, Aralık 04, 2007

Güncel

Doğaya çıkmayı özledim ben, kamp yapmayı, gece gökyüzüne bakarak uyumayı. Cumartesi sabahı saat 8'de yola çıkıp pazar geceyarısına doğru eve gelmeyi ve banyo yapıp yatmayı, pazartesi sabahı da yorgun argın ama tatlı bir keyifle işe gitmeyi özledim. Çok uzun süredir yapamıyorum bunu. Neredeyse 2,5 yıldır. Yani evlilikle felan alakası yok. Başka sebeplerden dolayı gidemez oldum.
Hastayım bu aralar. Bugün işe de gitmedim. Dün de erken çıkmıştım zaten. Havalar da soğudu burada iyice. Yağmur yağacak galiba.
Haftasonu misafirlerimiz vardı. İlk kez bu kadar çok kişiyi yemeğe çağırdık. Bizimle beraber 11 kişiydik. İnternetteki yemek bloglarını gezmek çok keyifli. Zaten menüde de portakal ağacı'ndan fırında nohutlu kuzu kebap ve wordprese ulaşım engellendiği çin şu an link veremediğim bir sayfadan aldığım (ama google önbellek sayfasını şuradan görebilirsiniz) limonlu tart vardı. Ayrıca kocamın yaptığı mercimek çorbası da vardı. Sonra Seçil bize kısır ve patates salatası yaptı. Bir de zeytinyağlı barbunya, pilav, kırmızı lahana salatası ve çoban salata da eklenince sofra bayağı bir kalabalık gözüktü.

İşler yoğun bu aralar. Akredite laboratuvar olmaya karar verdik. Yoğun bir sene beni bekliyor.


Bir de, gün geçtikçe anneme benzediğimi hissediyorum artık.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Yaşayan 100 dahinin ilk sırasında bir kimyager var

İngiltere'de bir anket yapmışlar ve bazı ölçütler koyarak yaşayan 100 dahiyi belirlemişler. (Konuyla ilgili ayrıntılı haber burada) Enteresandır, bu listenin başına internetin mucidini, Stephan Hawking'i, Nelson Mandela'yı, Bill Gates'i felan da geçerek oturan kişi ise Albert Hoffman adlı bir kimyager olmuş. Şu an 101 yaşında olan bu kimyagerin özelliği ise LSD'yi bulmuş olması imiş!


Bir kimyager olarak elbette bu işten gurur duyduğumu belirtmeliyim ama listenin başına geçme sebebi LSD olunca insan biraz buruklaşıyor.

"Uyuşturucu yapabilir misin?" sorusu hemen her kimyagerin muhattap olduğu bir sorudur. Cevabı da vereyim: Hayır efendim yapamam :) Bize derslerde uyuşturucu yapmayı felan öğretmezler, uyuşturucu yapımında kullanılabilicek malzemeler de öyle el altında, öğrenci laboratuvarlarında tutulmaz. Ha kişi meraklıdır böyle bir şeye, araştırır bulur nasıl yapılabileceğini, o ayrı, ama zaten kişi "kendinden" meraklıysa bu konuya, kimyager olması da gerekmez. Kimya okumuş olması avantaj sağlar sadece.

Gugıl'dan edindiğimiz bilgiye göre, LSD dediğimiz malzeme (D-Lysergic acid diethylamide veya IUPAC isimlendirmesiyle (6aR,9R)-N,N-diethyl-7-methyl-4,6,6a,7,8,9-hexahydroindolo[4,3-fg]quinoline-9-carboxamide) uyuşturucu yapmak amacıyla değil, migren için ağrı kesici yapmak amacıyla sentezlenmiş ama sonra uyuşturucu özelliği keşfedilmiş (ki zaten bilim hep bu "tesadüfen" bulunanlar sonucu ilerlemiştir), hatta ilk deneyimlenen de LSD'yi yanlışkla vücuduna almış olan Hoffman'ın kendisi olmuş. Ve bundan sonra CIA tarafından düşmanlara karşı kullanılmak üzere ürettirilmiş. Bir süre sonra ise LSD almış başını yürümüş, isteyen kişiler tarafından kolaylıkla temin edilebilecek bir ürün haline gelmiş. İşte neye niyet, neye kısmet.



Peki ne yaparmış bu LSD vücuda nüfuz edince? Yine pek değerli gugıl ve vikipedi gibi önemli araştırma sitelerinden öğrendiğimiz bilgilere göre halüsinojen etkisi olan LSD'yi kullanan kişinin beyinciğinde bazı reaksiyonlar meydana gelir ve bu reaksiyonlar sonucu da yarım saat kadar bir süre sonra yaklaşık 6 ile 24 saat sürebilecek tribe girilirmiş. Trip esnasında kişi ani duygu değişimleri yaşarmış, mesela kahkahalarla güldükten sonra hüngür hüngür ağlamaya başlarmış, duvarların üstüne üstüne geldiğini, eşyaların canlandığını sanır ve -yaratıcısının deyimiyle- kendini lunaparkta gibi olağanüstü bir yerde hissedermiş ama aynı zamanda vücudunun eriyip gittiği gibi bir hisse de kapılırmış. Etrafta dönen spiraller, bol miktarda abartılı bir renk ve ses cümbüşü olurmuş. Gerçekle hayal arasında gidilip gelinir, mantık kaybedilirmiş. Yer ve zaman olgusu kaybolurmuş. Şekiller ecüş bücüş bir hal alır, kişi birden bambaşka bir dünyaya doğru geçiş yaparmış vs vs. Ve bir süre sonra da ani "flashback"lere sebep oluyormuş bu meret. Sonuç kaza sonucu ölüme veya intihara kadar gidebiliyormuş. Tabi herkesin duygu durumu farklı olacağı için muhtemelen herkeste farklı etkilere sebep olacaktır. Neler olabilceği ve LSD'nin vücutta ne şekilde tahribatlara yol açabileceği gibi ayrıntılı bir sürü bilgiye internette küçük bir tarama ile ulaşabilirsiniz, kaynak göstermeme dahi gerek yok bence.



Çok şükür, hayatımın hiçbir döneminde herhangi bir uyuşturucu madde kullanmak gibi bir ihtiyacim, hevesim, merakım olmadı. Hadi itiraf edeyim, üniversitede arkadaş grubuyla düzenli olarak şarap veya bira içerdik :) Üniversiteden mezun olduktan sonra kısa bir dönem, tamamen ailevi sebeplerden dolayı anlık dahi olsa "herşeyden uzaklaşmak" isteği ile bünyeyi zorlayacak kadar fazla alkol aldım (ki bu fazla dediğim de haftada 2-3 gün 3/4 bira içmek ile sınırlıydı). Ama sonra "silkin ve kendine gel" deyip alkol miktarını haftada bir kaç kadeh şarap veya iki üç bira ile sınırladım. Tabi, yanında sigara da kullandığımı belirtmem gerekir. İşte budur benim bağımlılık yapan veya uyuşturucu madde sınıfına giren malzemelerle ilişkim. Zaten en çok korktuğum şeylerin başında gelir "kendini kaybetme" durumu.

Buraya kadar yazdım ama bundan sonrası biraz karışık. Aslında fazla vaktim de yok. İyisi mi burada keseyim, sonra devam ederim :)

ps. Siz bu yazıyı okurken arka fonda Pink Floyd'dan "Brain Damage"ı çaldığını hayal edin -ki şarkı da zaten LSD yüzünden müzik kariyerine veda eden ama efsane olarak gönüllere taht kurmuş çılgın elmas Syd Barret'a adanmıştır bildiğim kadarıyla.

Çarşamba, Ekim 10, 2007

.....


Bakmayın onların öyle boyları kadar silahlarla afilli pozlar verdiklerine…Annelerine gönderdikleri resimlerde arkalarına karlı dağaları alıp mağrur mağrur baktıklarına kanmayın… Çocukluğa hakkın yoksa, mecbursan çalışmaya, hayat izin vermezse şımarıklığa erken büyürsün. Onlarınki de o hesap… En büyüğü 22‘sinde… Çocuk olamadan şehit oldular… Hangisi vuruldu ilkin? Kurşun ilk neresine değdi? Üzerlerine şarjörler dolusu mermiler boşalırken akıllarına en son hangi resim düştü acep? Hamallık yaparak okuttuğu kardeşleri mi? Bir haftalık gelinken bıraktığı Ayşe'si mi?Sakat babası mı? Yoksa adını koyup askere geldiği kızı mı? Ne geldi akıllarına en son? Kim bilir şahadet getirebildiler mi? Orada, kanlar içinde delik deşik yatarken uğruna öldüğü bize hakkını helal edebildiler mi? Biz… Biz bir Pazar gecesi o saatte evinde oturup… Olan bitenden habersiz futbol programlarıyla Popstar Alaturka arasında gidip gelenler… Ya da “Ne olacak bu memleketin hali?” diye ahkam kesenler… En çok da pişkin pişkin televizyonda demeç verenler… Utanmadan söz üstüne söz verip, Irak’a bile sözünü geçiremeyenler… İçeride kurt, dışarıda kuzu kesilenler… “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” deyip kendi oğullarını askere göndermeyenler… “Sayın Başkan” a danışmadan tek laf edemeyenler… Nasıl da borçluyuz onlara aldığımız her nefesi… Biz böyle onların haberlerini okuyup devam ederken hayata… Ve daha gazetenin sayfasını çevirdiğimizde unuturken isimlerini, şehit cenazeleri haberlerinin hemen ardından başlayan dizilerle uyuştururken beyinlerimizi… Ve yaşamayı seçmeye hakkı bile olmayan çocukların üzerinden savunurken demokrasiyi… O en büyüğü 22 yaşında, çocuk olmadan şehit düşenler… O kanlar içindeki delik deşik bedenler… Ve bayram sabahları oğulları, babaları yerine soğuk mermer taşları kucaklayacak anneler, çocuklar… Affedebilecek mi bizleri?


(Ben yazmadım, e-postayla geldi.)

Salı, Ekim 09, 2007

Sosyalleştiremediklerimizden misiniz?


Yukarıda logoları gözüken ve ayrıca şu an hatırlamadığım bir çok sosyalleşme/iletişme sitesinde bir adet üyeliğim bulunmakta. Hiç kullanılmıyorlar :) Ordan burdan gelen "arkadaşınız sizi eklemek istiyor" ya da "ekledim seni, haberin olsun" taleplerine ayıp olmasın diye açılmış üyelikler bunlar. Şahsi olarak hiç anlamları yok benim için. Arkadaşlarımla seslerini duyarak iletişmeyi tercih ederim. İş arayışında olmadığım için "business connection" da pek önem taşımıyor. Üyelikler öyle duruyorlar web aleminin bir köşesinde, bazısının şifresini bile hatırlamıyorum.

Salı, Eylül 11, 2007

Tez elden bitmesi geken bir Tez

En önemli iki düsturum:
- İstersem yaparım (vice versa),
- Kendini düşünmeyeni ben hiç düşünmem,

Eğer ben bir prof olsaydım ve yüksek lisans öğrencim olan kişi senenin başında "eylül-ekim gibi bitirmek istiyorum" demiş olmasına ve aradan aylar geçmiş olmasına rağmen hala en ufak bir tez girişi bile hazırlamamış olsaydı içim gayet rahat bir şekilde "isteseydin hazırlardın, kendini düşünmüyorsan ben seni hiiiç düşünmem" diyebilirdim. Nitekim danışman hocamın da bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilme hakkı var ama tabi önce beni görebiliyor olması -daha doğrusu benim kendisinin yanına gidebiliyor olmam- lazım, di mi? (Aklımdayken yazayım, aldığım bir sene uzatma ile yüksek lisansı bitirmem gereken tarih Şubat 2008)


Sorun şu ki ben tez felan yazmak istemiyorum. Yemek yapmak istiyorum, yatıp uyumak istiyorum, köye yerleşmek istiyorum, ata binmek istiyorum, kedi sevmek istiyorum, öyle boş boş bakınmak istiyorum ama tez yazmak istemiyorum. Üniversiteden mezun olurken yüksek lisans yapamamış olmak içimde ukte kalmıştı. Bir önceki işyerimde yüksek lisansa başlayabilmek için gece çalışmayı kabul etmiştim ama geceden yer değiştirebileceğim kimse olmadığı için başlayamamıştım. Burada da işlerin toparlanmasını bekledikten sonra başladım yüksek lisansa (mezun olduktan 5 sene sonra) ama işyerine kabul ettirene kadar canım çıktı. Ders aşamasında hafta içi okula gidip haftalık çalışma saatini tamamlamak için hafta sonları işe geldim. Bu yüzden çok sevdiğim tırmanıştan bile vazgeçtim. Cumartesileri sabahın 5inde kalkıp servise bindim. Bu kadar şeye katlandıktan, yüzüp yüzüp kuyruğuna geldikten sonra böyle hevesini kaybetmek, istemiyorum felan demek akla mantığa sığmıyor ama durum böyle. Aslında böyle olmasının en önemli sebebi yaptığım çalışmaların olumlu sonuç vermemiş olması, tekrarlanabilirliklerin çok kötü oluşu ve hedefe ulaşamamış olmam.
Sevgili eşime göreyse (ki kendisi de bir akademisyen) henüz tam olarak sıkışmamışım, hala rahatmışım, ondan böyle gevşek davranabiliyormuşum :)

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

Hiç olmadı

1. Gözlük: Ne güneş gözlüğü ne de dinlendirici gözlük duramaz benim gözümde. Sevemediğim, alışamadığım bir alet kendisi. Neyseki herhangi bir göz bozukluğum yok da takmak zorunda kalmadım şu güne kadar. Gözümde en uzun süre durmuş olan gözlük türü dalgıç gözlüğüdür ki o da 10 dakikayı geçmemiştir herhalde. Güvenlik gözlükleri de dahil olmak üzere hangi türü olursa olsun, taktığım anda alnımın ortasından başlayıp yanlara doğru yayılan bir ağrı giriyor başıma. OHSAS 18001 almış bir şirketin sorumlu kimyageri olarak bu durum en çok iş güvenliği uzmanımızın sinirini bozuyor, e haklı da aslında adam ama, durum bu maalesef.


2. Converse ayakkabı: Hatırlarım, taa bizim 13-15 yaşlarında olduğumuz dönemlerde de vardı conversler (bu arada doğum tarihim 23.08.1978). O zamanlar bu kadar popüler değildi ama bir statü belirtisi sayılırdı. Zira biraz pahalı idi. Çok istememe rağmen almamıştı annemler. “Ben bu kadar para verip kendime ayakkabı almadım” diyen bir memur anne-baba çocuğu olarak gözüm kalırdı kendilerinde ama heyhat, kader utansın ki şu gün oldu hala bir conversim yok. Hoş artık param var, çalışıyorum, kardeşimin 2’si benim tarafımdan alınmış olmak üzere 5 tane conversi var ama gidipte kendime almıyorum. Çocukken pahalı oldukları için eve yılda 1 veya 2 kere alınan muz gibi, antep fıstığı gibi bir anlamı var benim gözümde.



3. Pırlanta yüzük / altın bilezik: Sevemediğim bir başka takı türüdür kendileri. Sevgili kocama özellikle dedim sakın ola bana tek taş, ikili, üçlü vs türü bir şey alma diye. Hoş zaten isteseydim de almazdı ve dahi evlenmezdi. Gerçek şu ki, zenginlik belirtisi olan hiçbir şeyi sevemedim ben. Bir kişinin bile üstümdeki bir şeyde gözü kalsa huzursuz oluyorum. Hele son zamanlarda pırlantaya dair reklamların artması, efendim “her genç kız ister” türü lafların çoğalması beni ziyadesiyle irite etmekte. Düğünde takılan altın bileziklerin de sadece bir tanesi evde duruyor. Diğer hepsi aynen kasaya gitti. Takamadıktan sonra evde durmasının ne anlamı var ki? Bununla beraber bakırın ve gümüşün başımın üstünde yerleri vardır. Aslan burcu kadının tam tersi davranması beklenir ama zaten ben de tam aslan sayılmam. Arada derede kalmışım işte.


ps. Bu yazılanların doğumgünümün yaklaşmasıyla hiçbir alakası yoktur. Bunlardan birine sahip olmak isteseydim eğer şimdiye kadar almış olurdum :)

Salı, Ağustos 14, 2007

Hayırlara vesile olsun

Hani bazen birşeyler olur ve birden hayatınız değişir, hiç bir şey eskisi gibi değildir artık. Üstelik nasıl olduğunu da anlamazsınız. Tepe taklak olursunuz ama eskiyi de fazla hatırlamazsınız, bir anda adapte oluverirsiniz herşeye farkında olmadan. Geçmişte yaşananlar masal sahnesi gibi belirir ara sıra sadece. Bir hazırlık sürecinden sonra da olabilir bu değişiklik (işe başlamak gibi, şehir değiştirmek gibi, evlenmek gibi, çocuk sahibi olmak gibi), aniden de olabilir (uzun süreli tedavi gerektiren ciddi bir hastalığa yakalandığını öğrenmek gibi, sokakta gördüğün kediyi bir anda alıp eve getirmek gibi vs). Böyle bir belirsizlik ve değişim sürecine giriyoruz hep beraber. Ama malesef o çok savunduğumuz demokrasi ve cumhuriyet kavramları bize bunları hazmetmemiz gerektiğini söylüyor.
Abdullah Gül cumhurbaşkanı olduktan sonra neler olacak acaba?


Bütün bu politik sürecin başlamasında en etkili isimlerden olan ve başbakan ve cumhurbaşkanı olduğu dönemde ülkede imam hatip lisesi sayısının tavan yapmasına destek veren Demirel'e, ortak olduğu askeri darbe ile ülke gençliğinin ve bir sonraki neslin gençlerinin büyük bir kısmını politikadan uzak tutmayı-tutturmayı, soğutmayı başararak meydanın din bezirganlarına bırakılmasına vesile olan Evren'e ve bize sürekli "aman kızım/oğlum, biz sağ sol kavgasından çok zarar gördük, her iki taraftan da çok kişinin canı yandı, sakın ha sakın politikayla uğraşma, akıllı uslu okuluna git gel" diyen anne babalarımıza saygılarımla.

En kötü demokrasi bile en iyi darbeden daha iyidir derim ben.

*Resim, Kenan Evren tarafından Marmaris'te yapılmıştır.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

Paradoks


Dünya ısınıyormuş, su kaynakları azalıyormuş, CO2 emisyonları artıyormuş, Kyoto varmış, birileri artık kabına sığamayıp bir şeyler yapmaya çalışıyormuş, yenilenebilir enerji kaynakları felan kimin umrunda cicim?
Benden duymuş olmayın ama yeni enerji yatırımları, yeni santraller yolda, geliyor. İnanmıyorsanız bakın. (Bu başvuranlardan biri de benim çalıştığım şirket.) Hedef güçlü Türkiye! Enerjide dışa bağımlılığı azalan, enerji açığı olmayan refah bir ülke. Ne demiş bir Türk büyüğü: Durmak yok, yola devam.
Not: Bu santrallerin tümünün 2012'ye kadar kurulmuş ve işletmeye alınmış olması gerekiyor. Çünkü Kyoto Protokolü 2012'de yenilenecek, belki adı da değişecek. Ve de büyük ihtimalle tüm ülkeler imzalamak zorunda kalacak. Bu durum ayrıca şunu da açıkca gösteriyor ki Türkiye 2012'ye kadar Kyoto'yu felan imzalamayacak. Hoş o tarihe kadar kim öle, kim kala!

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Hoşgeldin yeni hayat


Düğünle ilgili uzun uzun yazmayacağım. Ama gerçekten “rüya gibi” geçen, çok keyifli bir düğündü. Videoyu izleyip izleyip gülüyoruz. Herkes gerçekten eğlenmiş :) Aileler tarafından düğün yapabileceği düşünülen en son kişiler olan ben (başına buyruk, dövmeli, rockçı, deri ceketli, tek yaşayan) ve eşim (uzun saçlı, metalci, pis sakallı, gitar çalan) galiba ailenin en güzel düğününe sahip olduk. Düğünümüzde hem göbek atıp halay çektik, hem de Testament’te dans ettik. İlk dans için seçtiğimiz parça ise “Lovesong”du. Ama The Cure’un söylediği orijinal hali biraz hızlı olduğu için “İlk 50 Öpücük” filminin soundtrackinde bulunan 311 versiyonunu tercih etik. (Bu arada bir tavsiye, eğer düğün yapmayı ve de düğünde oynamayı felan düşünüyorsanız, hele ki bir de mekan küçükse sakın ola kuyruklu gelinlik ve uzun duvak diktirmeyin.) Ayrıca, nikah şekeri yerine yaptırdığımız buzdolabı süslerine de herkes bayıldı.

5 yıldır yaşadığım bi oda bi salon evimde ne kadar çok eşya biriktirmişim öyle. Ben de kendimi minimalist felan sanırdım. 3-4 battal boy çöp torbası dolusu “şey” atıldı. 4-5 koca torba dolusu kıyafet birilerine verildi. Yeni evde kullanılmayacak olan bazı eşyalar eşe dosta dağıtıldı. Ona rağmen onlarca koli çıktı taşınması gereken ve şimdi hepsi yeni “EVİMİZ”de yerlerine dağıldılar.

Evlendiğimi ve artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını farkettiğim ilk yer kuaför oldu! O kadar alışmışım ki eski evde hemen karşımda olan kuaföre gitmeye, elemanlarla tek tek selamlaşmaya, Ela’yla sohbet etmeye, Sadık’a kahve yaptırmaya felan, geçenlerde yeni evimize yakın olan kuaföre gidince birden boşluğa düşmüş gibi oldum. Tanımadığım insanlar vardı tepemde dikilen. Gerçi hepsi de son derece sıcak davrandılar ama alışmak biraz zaman alacak.

Bazı aksilikler oldu elbet ama geçti gitti işte. Sonuçta ikimiz de huzurluyuz, mutluyuz.