Çarşamba, Ocak 04, 2012

Konuşkan

Simay önümüzdeki hafta 17 ayı bitirecek. Anlamlı kelime söylemeye ne zaman başladı hatırlamıyorum, anne, baba ve aç kelimelerini uzun süredir diyordu zaten. Son bir kaç aydır ise kelime haznesi hızla artıyor. Telaffuzu da genelde gayet düzgün. Onu konuşurken dinlemek çok eğlenceli. Hele burnunu çekip, parmağını burnuna götürerek bastıra bastıra "şümük, şümük" deyişine ailecek hastayız :) Bugün itibariyle anlamını bilerek ve tam yerinde söylediği kelimeler:

Anne, baba, dede, anneanne, babaanne, Orkun, teyze, Selen, Ayşe, su, mama, meme, göbek, al, aç, attı, düştü, patik, terlik, ayak, çıkart, hop, kulak, makarna, gol, şutgol, kitap, kedi, aslan, maymun, tavşan, dıgıdık, burda, aaa o ne ya, çorap, çorba, balık, domates, patates, elma, süt, bir, iki, sabun, sümük, bez, toka, top, muz, peynir, anahtar, merhaba, çukulata (çukuta), çiçek, bak, alo, abla, araba, bebek, bırak, sıcak.

06.01.2012 itibariyle eklenenler: Olmadı, hoşcakal, bu ne, boşmuş, bitmiş.

Sonradan edit 22.01.2012: Bi tane, sen ye, nasılsın.

Konuşkan bir kız olacak sanki. İleride "Yeter artık, bi sus Simay" diyeceğimiz günleri şimdiden kafamda canlandırabiliyorum :))

Çarşamba, Eylül 28, 2011

Canlandırmak lazım -mı acaba-?

Ölü toprağı serilmiş gibi oldu blogun üstüne. Terkedilmiş sevgili gibi tasavvur ediyorum burayı biraz.

Başlarda uzaktan uzaktan takip ediyordum "blogging"i. Sonra biraz da arkadaşların araya girmesi ve zorlamasıyla tanıştık kendisiyle. İlk bir iki buluşmanın ardından vay be dedim, keyifli olmaya başladı bu iş. Uzun vadeli bir ilişki olacak gibiydi. Her gün görüşemesek de ayda 2-3 kez mutlaka biraraya gelirdik. Güvendim kendisine, hayatıma aldım, içimi döktüm, planlarımdan bahsettim. Allah var, o da hep sabırla dinledi beni. Anlatırken düşünmemi, kafamı toparlamamı sağladı. Ama zamanla ilişki eski heyecanını kaybetti. Biraz ara verelim dedim. Aslında bir kaç kere uğrayıp iki laf etmek istedim ama son anda vazgeçtim. Bunları yazarken anlıyorum ki, bu ilişki tamamen bitmiş. Zorlamanın anlamı yok. Başka biri mi var diye düşünülmesin, twitter, tumblr, friendfeed felan da yok hayatımda. Hani denir ya, sorun sende değil ben de diye. Yazmak/paylaşmak istemiyorum artık. Daha doğrusu eskisi kadar yazmak istemiyorum.

Bir müddet daha aklıma geldikçe arayıp, laflarım. Araya mesafe girmiş iki eski dost gibi görüşür, olanı biteni kısaca özet geçerim. Hatta hazır gelmişken anlatayım bari. Kız iyi, 13 aylık oldu. Yürümeye başladı. Ufaktan konuşmaya da başladı. Aç, al, anne, baba, annanne, teyze, karpuz, artist, attım, Ayşe Abla felan diyor. Şu aralar en favori oyunu saklambaç. Dans etmeye bayılıyor, en ufak müzikde bile hemen kıvırmaya başlıyor. Geçen hafta eğitim için 2 günlüğüne şehir dışına çıkmak zorundaydım. İlk kez geceyi ayrı geçirdik. Babası da Ankara'daydı. Babaanne ve bakıcı ablasıyla kaldı. Ben dokunsan ağlayacak haldeydim ama Simi'nin keyfi gayet yerindeymiş, hiç sorun çıkartmamış, beni hiç aramamış. Bu duruma hem bozuldum hem de sevindim. Zira önümüzdeki günlerde yurtdışına da çıkmam gerekecek. Koca da iyi sayılır. Doktorayı bitirmek için 1 ay süresi kaldı. Kadro açılmadığı için okuldan ayrılmak zorunda, başka bir kuruma geçiş için uğraşıyor şu sıralar. Bekliyoruz bakalım. İşler de yolunda, çok şükür ciddi bir sıkıntı yok.

İyi oldu, uğrayıp anlattığım. Kendimi kötü ve vefasız hissediyorum. Bir daha ne zaman geleceğim konusunda kesin bir şey söyleyemem, belki gene aylarca hiç uğramam ama beni anlayacağını ve yargılamayacağını biliyorum blogger.

:)

Salı, Mayıs 31, 2011

Kaka Çiş mevzuu

Anne blogu formatına girdim iyice ama bunu yazmam lazım. Yazayım ki "bezsiz bebek" konusunu araştıran taze anneler de bunun olabilirliğini ve küçücük bebenin kakasını tuvalete yapmasının korkutucu bir travmaya neden olmadığını görsün :)

Simay 5 aylıkken kilo alımının az olması nedeniyle ek gıdaya geçtik. Bu geçiş aşamasında hafif bir kabızlık sorunu oldu. Biz de çok ıkınıp zorlandığı zamanlarda bebecik rahat kaka yapsın diye poposuna zeytinyağı sürüyor ve tuvalet pozisyonunda tutuyorduk. Kaka yapışı rahatlayana kadar 2-3 hafta bu şekilde devam ettik. Vücut ek gıdaya alışınca kakası da düzeldi ama beze kaka yapamaz oldu bizim kız! O gün bugündür kakası gelince ıkınıyo mıkınıyo ama beze yapmıyor. Ikındığını farketmezsek eğer minicik bir kaka yapıyor. Kokudan hissedip bezini açıyoruz ve tuvalete götürüyoruz. Hemen bırakıyor. Hani doktorlar, uzmanlar diyor ya "2 yaşından önce bebek kakasını bilemez, tutamaz, tuvalet eğitimine başlamayın vs" diye (nitekim bizim doktor da öyle diyor), yok öyle birşey. 6 aylık bebek biliyodu kakasını ve kakanın beze yapılma zorunluluğu olmadığını. İşin sırrı çocuğun hareketlerini takip edip, kakasının geldiğini anlayınca da alıp tuvalete götürmekte. Zaten bu yapığımız tuvalet eğitimi değil, tuvalet iletişimi (Tİ) :)

Bütün bu süreç içerisinde "bezsiz bebek" kitabından haberdardım ama alıp okumak kısmet olmamıştı. Geçen ay onu da aldım. Aklın yolu bir, orada yazılanlarla aynı şeyleri yapıyormuşuz zaten. Kitabı okuduktan sonra kızı çiş için de tuvalete tutmaya başladım. Sabah kalkınca, her 4 saatte bir bezini değiştirirken ve banyo öncesi ve sonrası tutup "çişşş, çişşş" diyorum ve 2 damla bile olsa mutlaka çişini yapıyor. Sonra da altını silip yatağın üzerinde 10-15 dk. bezsiz, cıbıl oynamasına izin veriyorum, çok mutlu oluyor :) Tamamen bezsiz bırakma fikrine ve yıkanabilir bez kullanmaya henüz cesaret edemedim ama havalar iyice ısındıktan sonra arada sırada bezsiz de bırakırım diye düşünüyorum. Bir de halen lazımlık almadım. Alsam iyi olur ama.

Bezsiz bebek konusu ile ilgili şurada ve şurada bazı yazılar var.

Bizim kızın illa evdeki tuvalete yapacağım diye bir sıkıntısı da yok. Pek çok yerde kakası gelince bezi çıkartıp tuvalete tuttum, hepsinde de rahatça yaptı. Mekan değil yani onun için önemli olan, pozisyon. Ayrıca kakaya arkadan baybay felan da yapmıyoruz, basıyoruz sifona gidiyor. Bir travma felan yaşamışlığımız da yok.

Ayşe Abla'sı da alıştı bu duruma, o da benim gibi yapıyor. Önce inanamadı, "önermiyorlar, zararlıymış" gibi şeyler dedi ama baktı ki Simi gerçekten tuvalete yapıyor ve mutlu oluyor, hemen adapte oldu tuvalete tutma işine. Üstelik bu durum esas onun için avantaj. Zira iğrenilecek kakalı bir bez, silinmesi gereken kakalı bir popo yok ortada :) Bu arada, anlaşılacağı üzere biz halen Ayşe Abla'yla beraberiz. Sorunsuz devam ediyoruz.

Cumartesi, Nisan 16, 2011

Bakıcı_2

Meryem Abla işe başlamasına 2 gün kala telefon açtı ve "Bizim gelinin kızkardeşi var. Bekar, becerekli bir kız. Lise mezunu, 2 yıldır iş bulamadı. Ama çocuk bakımı konusunda deneyimli. Yiğenleri onun elinde büyüdü, komşularının çocuğuna baktı. Emin ol benden iyi bakar. He dersen o gelsin baksın torunuma. Hem benim tansiyonum var, zor olacak bana gidiş geliş" dedi. Ben neye uğradığımı şaşırdım. Zira daha 1 hafta önce gittik, konuştuk. Parada, geliş gidiş saatlerinde felan anlaşmıştık. O zaman hiç bahsetmemişti bu kızdan, tansiyondan felan. Çok sinirlendim. Olmaz dedik, tanımadığımız insanı eve almayız, bebeğimizi emanet etmeyiz dedik. Ama bir yandan da beni aldı bir endişe. Şimdi bu kadın evde tekken tansiyonu felan çıkarsa ne olacak? Bebeği bırakıp gidip nasıl yatacak? Ya düşer bayılırsa? Of of of! Bu saatten sonra nerden bulayım ben güvenilir bakıcı! Büyükanneler gelir artık bir müddet daha :( gibi düşüncelerle haftasonunu geçirdikten sonra pazartesi sabahı Meryem Abla geldi. Enine boyuna konuştuk. "Sana ne zamandır söyleyecektim ama dilim varmadı" dedi. O gün artık büyük kızı ikna etmiş aramaya. Ayşe dedi çok tatlıdır, çok iyidir. Çok güzel ablalık yapar. Bir tanış, dene, istemezsen sözüm söz dedi, ben gelir kızına bakarım. Tansiyon felan bahane dedi. Ama genç kız, daha güzel koşturur bebeğin peşine dedi. Hem bana temizlik işi felan da geliyor, kazanıyorum çok şükür dedi. Aslında haksız da sayılmazdı. Hemen o gün telefon ettik Ayşe'ye. Zaten 3 gün izin almıştım. Geldi, tanıştık. Simay'la hemen kaynaştı. 3 gün beraber baktık Simay'a. Haklıymış Meryem Abla. Sevdim Ayşe'yi. Akıllı, cevval bir kız. Becerikli de. 2 hafta deneme sürecinden sonra tamam dedik, devam etsin. Arada babaanne, anneanne de geldiler. Onlar da beğendiler. 5 haftadır Ayşe Abla'sıyla kalıyor Simay. Şimdilik bir sorun yok. Bakalım, umarım durum değişmez.

Perşembe, Şubat 24, 2011

Bakıcı

Kendimi bildim bileli çalıştım ben. Şurda ve şurda bahsetmişim biraz. Evde oturamam ben. Doğum iznimde bunu daha iyi anladım. Çocuğum olsun da evde ona ben bakayım gibi bir ruh haline giremedim hiç. Sebep sadece ekonomik değil, psikolojik olarak da olumsuz etkileniyorum çalışmıyor olmaktan. Çocukla "kaliteli vakit geçirmenin", sürekli beraber olmaktan daha önemli olduğuna inanıyorum.

Çalışan anne çocuğuyum. Anneanne ve babaanneyi hiç tanımadım. 5 yaşına kadar teyzem ve halam bakmış. Sonra kreşe başlamışım. İlkokul 1. sınıfta yuvaya gittim, 2. sınıfta bir komşumuz bakıcılık yaptı, 3. sınıftan itibaren de evde tek kaldım. Ve açıkcası hiçbir zaman keşke annem evde dursaydı da bana daha fazla vakit ayırsaydı diye düşünmedim. Aksine annemin çalışıyor olmasının, özgüvenimin artmasında büyük rolü vardır. Kızkardeşim 3 aylıkken kreşe başladı. Şimdi 23 yaşında. İletişimi güçlü, kendi ayakları üstünde durabilen, kararları mantıklı, son derece sosyal bir insan. Simay'ın da teyzesine benzemesini isterim [Çenesi ve dilinin pabuçluğu benzemese iyi olur ama :)].

Simay 6,5 ayı bitirdi. İlk 3 ay ben baktım. Sonra işe başladım, 1 ay anneanne baktı. Aralıkta tekrar izin aldım, 1 ay daha başbaşa kaldık. Ocakta babaanne geldi. Şubat'ta tekrar anneanne ve teyzesi kaldı kuzuyla beraber. Bu hafta ve önümüzdeki hafta da babaanne bakacak. Sonra, yani Simi 7 ayı bitirince, bizim için yeni bir dönem başlayacak. Bakıcımız, Meryem Teyze'miz başlayacak işe. Bu arada, süt izni nedeniyle Ağustos'a kadar pazartesi günleri evdeyim. Çalışıyor olmaktan dolayı vicdan azabı duymuyorum. Kızımı emin ellere teslim ettiğimi biliyorum ve bunu ona da sık sık söylüyorum: "Seni yeterince sevmeyeceğini düşündüğüm insanların kucağına asla vermem."

Meryem Abla 3 yıldır bize temizliğe gelirdi. 3 çocuk, 2 torun sahibi. Eşini çok gençken kaybetmiş. En küçük çocuğu daha 6 aylıkmış. Temizlik konusunda çok maharetli değilse bile güvenilirliği, samimiyeti nedeniyle tercih ettik biz onu. Büyük oğluyla bir müddet beraber çalıştık. Kızı da bir arkadaşımızın yanında çalışıyor. Daha ortada gebelik felan yokken konuşurduk onla, çocuk olursa sen bakarsın diye. Her gördüğünde de torunum nerde, niye yapmıyorsun derdi :) Kısmet bu zamanaymış.

Büyükannelerden ziyade bakıcıyı tercih etmemin en önemli sebebi evde sürekli annelerle yaşamanın bizi artık yormaya başlaması. Anneanne Ankara'da yaşıyor. Dolayısıyla geldiği zaman sürekli kalmak zorunda. Babaanne de tek yaşıyor, e o da geldiği zaman yatılı kalıyor. Kocamla başbaşa olmaya hasret kaldık resmen. Bunun böyle olacağını bildiğim için daha hamileliğin başında demiştim büyükannelere bir müddet siz bakarsınız, sonra Meryem Abla gelir diye. Hoşlarına gidip gitmemesi hiç umrumda olmadı açıkcası. Ev benim, kız benim :) Çok şükür ki Simay uyumlu ve sakin bir bebek, yabani değil. Meryem Abla'nın gül gibi bakacağına ve herşeyden önce çok seveceğine eminim. Büyükanneler de hazır kıta olarak yedekte olacaklar tabi.

Salı, Şubat 01, 2011

Çocuklarınız

Çocuklar, sizin çocuklarınız değil

Onlar kendi yolunu izleyen 'hayat'ın oğulları ve kızları

Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler

Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller

Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil

Çünkü ruhlar yarındadır

Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz

Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları

Kendiniz gibi olmaya zorlamayın

Çünkü hayat geriye dönmez

Dünle de bir alışverişi yoktur


Siz yaysınız,çocuklarınız ise

Sizden çok ilerilere atılmış oklar

Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür

Ve o yüce gücü ile yayı eğerek

Okun uzaklara uçmasını sağlar

Okçunun önünde kıvançla eğilin

Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar

Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever


Satırları sahibi Halil Cibran. Beni Halil Cibran'la tanıştıran Öykü'ye ve onun nezdinde Sezen Aksu'ya teşekkür ederim :)

Cuma, Ocak 14, 2011

Çok şükür


Hep neşeli bir çocuk olsa diye dua ederdim. Çok şükür ki öyle oldu kızım.

Gazlı bir bebiş olması nedeniyle ilk 40 gün sürekli ağladı. 40. günden sonra şiddeti düşse de yine de çok ağlak bir bebekti. Çok heveslenmeme rağmen doğum iznindeyken pek de gezemedik kendisiyle. Ama 3. aydan sonra bir haller oldu. Gaz sorunu azalınca ağlama da azaldı. Gülücükler arttı. Hatta kahkaha atar oldu. Şimdi sadece uykusu gelince ağlıyor, hatta kendini kaybediyor uyku ağlamasında ama en fazla 10 dk. sürüyor bu ağlama krizleri. Kucağımızda uyuyor hep, şikayetçi de değilim bu durumdan. Çok şükür ki mutlu bir bebek. Kalabalığı, etrafta birilerinin olmasını çok seviyor. "Pişt" diyene gülücük atıyor. Allah eksiltmesin o gülüşünü.

O kadar güzel ki kokusu, içime çekmeye doyamıyorum. Muazzam güzel bir duygu annelik. Annemin de beni bu kadar sevmiş olabileceğine inanamıyorum nedense :)
Geçen hafta işbaşı yaptım. Aslında Kasım ayında 3 hafta çalıştım. Sonra yıllık iznimi alıp, aralık boyunca yine evde kaldım ama şimdi işbaşı yapmak daha zor oldu. Zira geçen sefer daha bu kadar farkında değildi dünyanın. Şimdiki gibi oyunlar oynayıp cilveleşmiyordu bizimle. Bir de ilk 3 ayın acısını çıkarırcasına hava güzel olunca atıyorduk kendimizi dışarılara. Şimdi ancak haftasonları çıkabiliyoruz. Sleepy wrap aldım, fink atıyoruz sokaklarda. Evde bile kullanıyorum, Simi'yi oturtup içine yemek yapıyorum, evi süpürüyorum vs vs.

Doğum izninden sonra bebiş 1 yaşına gelene kadar günde 1,5 saat süt izni veriyor yasalar. İşyerim süt iznimi haftada 1 gün toplu kullanmama onay verdi. 4 gün çalışıp 3 gün evde olacağım. Pazartesileri de evdeyim 10 Ağustos'a kadar.
Emzirmekten acaip keyif alıyorum. Simoş da çok seviyor emmeyi. 1. aydan sonra mamayı kestik, sadece anne sütü aldı. Ancak doktoru kilo alımını az bulduğu için 4,5 aylıkken ek gıdaya geçtik. Meyve, yoğurt, kaşık maması ile başladık. Elma ve muza bayılıyor. Yarın ilk kez sebze çorbası vereceğim. Buraya yazayım da belge olarak kalsın, aksini yaparsam hatırlatırsınız: Yemek konusunda çocuğu zorlayan, yemediği için ağlama krizleri geçiren, elinde rondo ile yaşayan bir anne olmak istemiyorum. Ben liseye kadar çok iştahsız bir çocuktum. Ağzımdan tükürürdüm, bir lokmayı saatlerce ağzımda tutardım, onlar görmezken çöpe atardım, gün içinde hiçbirşey yemeden akşama kadar dururdum. Annem sinir krizleri geçirirdi. Ama kuvvetli bir bünyem vardı, yemek yemediğim için hasta olduğumu hatırlamıyorum hiç :)
Son olarak, Öykü'nün şu yazısını çok sevdim. Ben de aynen onun gibi düşünüyorum. Hiç acemilik hissetmedim ben doğurduğumdan beri, hiç telaşlanmadım, o bilgelik sanki hep içimde vardı... Ne tırnağını keserken, ne de altını değiştirirken birilerinin yardımına ihtiyaç duymadım. 1 aydan sonra banyosunu bile tek başıma yaptırır oldum. Dedim ya, muazzam bir şey bu annelik.

Perşembe, Eylül 02, 2010

"O" Geldi


10 Ağustos 2010 saat 12.25'de hayat bambaşka bir anlam kazandı benim için. Aslında sadece kontrol için gitmiştik o gün hastaneye. Gebeliğin 40. haftası dolmak üzereydi. Normal doğum olmasını istiyorduk. Ama doktorumuz artık yerinin daraldığını, NST'de kalp atışlarının düzensizleşmeye başladığını söyledi. Üstelik halen doğum kanalına girmemişti. "En fazla 2 gün daha beklerim ama 2 gün içinde normal doğumun başlama ihtimali %10 bile değil" dedi. Zira NST'ye göre ufacık dahi bir kasılma yoktu rahimde. "İsterseniz bugün öğlen 12'de alalım sezeryanla" dedi. Bunu söylediğinde saat 11 idi! 1 saat içinde yatış işlemleri tamamlandı, tanıdıklara haber verildi. Eşim eve gidip hastane çantasını, annemi ve teyzemi alıp geldi. 12'de ameliyathaneye girdim. Suni sancı bile verilmedi, direk sezeryana alındım. O an uyanık olup, onun gelişini görmek istediğimi söyleyince spinal anestezi yaptılar.
Öyle çok ağladı ki doğarken, çığlık çığlığa çıktı dışarı. O ağladıkça ben de ağladım ama sevinçten, heyecandan, mutluluktandı benim gözyaşlarım. Doktorun dediğine göre sezeryanda bile dışarı çıkmak istememiş :)


Sezeryan sonrası 2 gün hastanede kaldık. Toparlanmam yaklaşık 1 hafta sürdü. İlk 2 gün ayağa kalkmakta, yürümekte zorlandım ama sonra hızla topladı vücut. 1 hafta sonra hafif bir sızı dışında bir şikayetim kalmadı.

Süt yapmayla ilgili bazı sorunlarımız var. Sütüm yeteri kadar gelmediği için mama takviyesi de yapıyoruz. Doğumdan sonra bilirubini 4-5 gün sürekli kontrol edildi ama yeterli beslenememesine bağlı olarak değer bir türlü düşmediği için doğduktan 1 hafta sonra sarılık teşhisiyle tekrar 1 gece hastanede, mor ışık altında yattı. Sarılığı atlattı ama neredeyse 1 ay geçmiş olmasına rağmen süt miktarım halen doyuracak seviyeye yükselmedi. Bu arada hergün bulgur pilavı, hoşaf, tahin-pekmez, sütlü tatlı, yeşillik (özellikle de dereotu) ve kaynar (Adana'da yapılan lohusa şerbeti) yiyip içiyorum, sürekli emziriyorum, emmediği zamanlarda da makineyle çekiyorum ve sabırla bekliyorum bakalım artacağı zamanı. Bugün ısırgan otu, humana çayı ve vita malt da alıp deneyeceğim.

Simay bugün tam 24 günlük oldu. Bu süreçte yaşadıklarını kısaca şuraya not almak isterim:
- 5 günlükken göbeği düştü.
- 15 günlükken ilk kez hastaneye gitmek dışında bir sebeple dışarı çıktı, etrafta 1 saat kadar turladık.
- 18 günlükken akşam yemeğine kebapçıya gitti :)
- 23 günlükken ilk alışverişine çıktı, kendisine bayramlık almak istedik ama kendisi o kadar küçük ki hiçbirşey bulamadık.

Bu arada, dışarıya hep slingle çıktık, Simay çok rahat etti içinde. Kafayı tutamadığı için şimdilik yerleştirmekte zorluk çekiyorum, tek başıma oturtup çıkartamıyorum ama herhalde zamanla alışırım.

Perşembe, Temmuz 22, 2010

Breaking Bad

Doğuma en fazla 3 hafta kaldı. Tanrıya şükür şu ana kadar hiç bir sorun yaşamadım, çok rahat, son derece keyifli bir hamilelik geçirdim. Etrafımdaki herkes hamileliğin bana çok yakıştığını, çok şirin bir hamile olduğumu, onları da özendirdiğimi felan söylüyorlar.
İşyerinde son 2 günüm. Bana kalsa daha da çalışırım da gebeliğin son 3 haftasını yasal olarak doğum izninde geçirmek zorundayım.

Son günlerde deli gibi Breaking Bad adlı diziyi izliyorum. 3. sezon 7. bölümdeyim. Doğumu yapmadan bitirmek niyetindeyim :)


Dizinin baş karakteri Walter White isimli bir lise kimya öğretmeni. Akciğer kanseri olduğunu öğrendiği gün hayata bakış açısında müthiş değişimler yaşıyor. Hem hamile karısına ve serebral felçli oğluna iyi bir hayat sağlıyabilmek, hem de kanser tedavisi masraflarını karşılayabilmek için uyuşturucu -metamfetamin- üretimi işine giriyor. Kayınbiraderi bir narkotik polisi olan Mr. White, onunla gittiği bir baskında (aslında görevli değil, sadece meraktan katılıyor baskına) eski bir öğrencisini -Jesse Pinkman- kaçarken görüyor ve onunla bağlantıya geçip ortak üretim yapmayı teklif ediyor.

Walter White saygıdeğer bir lise öğretmeni, sorumluluk sahibi bir koca, örnek bir aile babası figüründe. İlk bölümlerde anlıyoruz ki kendisi bir zamanlar üniversitede araştırmacı ve konusunda uzman bir kimyager imiş. Başarılı araştırmalara imza atmış, hatta beraber çalıştığı lab arkadaşı onunla yaptığı çalışma sayesinde koca bir şirket kurmuş, milyon dolarlar kazanmış. Ama Mr. White'ın neden o şirkette olmadığı, nasıl olup da cüzi bir maaşla geçinen - hatta geçinemeyip ek iş olarak araba yıkamacıda çalışan- bir lise öğretmeni olduğunu henüz açıklanmadı.

Aslında yetenekleri lise öğretmenliğinin çok üstünde. Zaten sıradan bir öğretmenlik ona yeten bir meslek değil ama kanser olduğunu öğrenene kadar bu durumu kabullenmiş, sessizce yaşamayı tercih etmiş -hatta biraz sümsük- bir adam. Fakat ilerlemiş kanser hastalığı, ölümle yüzleşme durumu Mr. White için bir dönüm noktası oluyor. Kimya bilgisi ve el becerisi sayesinde pişirdiği methin kalitesi müthiş. Alıcı bulmakta zorlanmıyorlar fakat bu arada uyuşturucu mafyası, adrenalin, ölümler, cinayetler, psikopatlar da etraflarından eksik olmuyor. Ölüme yaklaşma olgusuyla beraber değerleri de değişen Mr. White -ya da uyuşturucu piyasasındaki namıyla Heisenberg- her olayda kendini haklı çıkaracak, vicdanını rahatlatacak bir yön bulmakta pek de zorlanmıyor. Narkotik polisi olan kayınbirader Hank de kafayı Heisenberg'e takmış durumda, onun kim olduğunu bulmak için her türlü ipucunu değerlendiriyor olsa da aradığı kişinin hemen dibindeki Walter White olduğunu henüz keşfedebilmiş değil.


Sıradan, sakin, heyecansız bir hayat süren bir adamın içindeki kötünün ortaya çıkmasının an meselesi olduğunu, çıktıktan sonra durdurmanın pek de mümkün olmadığını muhteşem bir oyunculukla yansıtıyor dizi. Bir nevi Anakin Skywalker'dan Darth Vader'e dönüşümü yaşıyor Walter White.

Diziyi bir kimyager gözüyle izlemek de ayrı bir keyif veriyor bana.

Cuma, Temmuz 09, 2010

Sonlara doğru

35. hafta bitmek üzere. Zaman sanki çok yavaş akıyor. Kendimi aylardır, yıllardır hamileymişim gibi hissediyorum. Artık bir an önce 40 haftanın dolmasını ve minik bebeğimizi kucaklayıp koklamayı istiyorum.

Geçen hafta Mustela marka bebek kozmetikleri de alınıp çantaya kondu, herşey tamam. Tek eklemek istediğim bir adet daha yeni doğan tulumu. Ama bir türlü çıkıp da gezemedim.

Eşimin babaannesini hastaneye yatırdılar. Yoğunbakımda, komada. Ne olacağı, komadan çıkıp çıkamayacağı, ne kadar orada kalacağı belirsiz. Moralimi bozmamaya çalışsam da babaanneyi kaybetme düşüncesi, ismini halen netleştirmemiş olduğumuz bebeğimizin doğuşunun sevincini doya doya yaşayamama ihtimali canımı sıkıyor. Yaşanan herşeyin bir sebebi vardır, her şerde bir hayır vardır diyerek bekliyoruz bakalım...

İşyerinde son 2 haftam. Hamilelik gittikçe ağırlaşıyor, fazla ayakta duramıyorum, nefesim kesiliyor ama otururken bir sıkıntı hissetmiyorum. O nedenle günlerimi genellikle masabaşında geçiriyorum. Erken izne çıkıp evde oturmamın da bir anlamı yok, zira evde tek başıma daha çok bunalıyorum, yapacak birşeyler çıkartıp daha çok yoruluyorum, yatamiyorum.
Gece uykularında da henüz bir problem yok, kafamın altında iki yastık ve bacakların arasında da bir yastıkla gayet rahat uyuyorum.


Sonradan edit: Babaanneyi 10 Temmuz 2010 cumartesi günü kaybettik.

Perşembe, Haziran 24, 2010

Gebelik



"Kızım"... Garip geliyor bu kelimeyi söylemek. Alışamadım galiba daha. Bir yandan da sanki yıllardır hamileymiş gibiyim. Sanki içimde hep kıpraşan, tekmeleyen birşeyler varmış gibi. Müthiş bir şey bu yahu! Sonrası daha da müthiş olacak bir serüven. İçerde oynattığı elini, kolunu, kafasını hissetmeyi özleyeceğimi biliyorum ama aynı zamanda bir an önce vakit geçsin de kucağımıza alalım, öpelim, koklayalım istiyorum. Sağlıkla gelsin, mutlu gelsin diye dualar ediyorum.

Daha yatağını felan almadık ama her ihtimale karşı doğum çantamız hazır. Artık her an gelebileceğini biliyorum.

Bir yandan çalışmaya da devam ediyorum. 107 cm'lik göbeğimle işe gidip geliyorum. Daha da temmuz sonuna kadar çalışacağım. Evde oturursam bunalacağımı biliyorum, işe gelmek beni daha zinde tutuyor.

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

Bebek arabasından -şimdilik- vazgeçtim

Bebek arabası almaktan/kullanmaktan şimdilik vazgeçtim. En azından ilk bir kaç ay için. Yıllar önce şöyle bir yazı okumuştum 10 marifette. Görünüş ve işlev olarak çok şirin olduğunu düşünmüşüm ama o zamanlar ortada bir bebek hatta çocuk sahibi olma fikri dahi olmadığı için unutmuş gitmiştim.
Geçen gün Tanya'nın sayfasında okuyunca tekrar aklıma geldi.

Üst fotodaki "ring sling", alttaki ise "wrapping" olarak adlandırılıyor.


Biraz araştırınca karşıma bir sürü annenin yazısı çıktı bu taşıma yöntemleri ile ilgili: Burada, burada, burada, burada, burada, burada, burada, burada, burada ve burada yararlı yazılar var. Hatta daha fazlasını ve evde nasıl dikebileceğinize dair tarifleri google'da tarama yaparak bulabilirsiniz.

En azından doğum izninde olduğum bir kaç ay kızımla bu şekilde temas etmeyi tercih edeceğim.

Cuma, Mayıs 21, 2010

28 haftalık hamileyim, artık bebek arabası almak lazım

Babamızın askerliği nihayet bitti ve 16 Mayıs Pazar akşam 20:15 itibariyle Adana'ya, yanımıza, yuvamıza döndü. Kızının hareketlerini gözüyle gördü, eliyle hissetti... Şimdi bebek için şafak sayıyoruz. Sanırım bugün "Şafak 85" diyebiliriz (14 Ağustos'u baz alıyorum minişin gelişi için).

SAT'a göre 27H+6 günlük hamileyim. 17 Mayıs'ta doktor randevumuz vardı, ilk kez babayla beraber gittik ama malesef pek bir şey göremedik, kızımızın başı yukarıda ve yüzü sırta dönüktü. Sadece el, ayak ve tepeden kafa gördük. USG ölçümüne göre de 28H+3 günlüktü (Yani bugün nerdeyse 30. haftaya giriyoruz). 1.100 kg olmuştu, gelişimi iyiydi, endişelenecek bir şey yoktu. Çok şükür...


Geçen gün ilk kez bebik için alışverişe çıktık, birşey almadık, sadece gözgezdirdik. Bütün bu işleri babayla yapmak istediğim için bugüne kadar hiçbirşey bakmamıştım. Sadece ana başlıklar vardı kafamda. Bebek odasını şimdilik almayı düşünmüyoruz. Evde fazladan bir şifonyer ve büyük dolap var. Onları beyaza boyatıp, dolabın içine çekmece ve raf yaptırıp kulplarını değiştireceğim. İlk etapta alınması gerekenler: Bebek arabası, puset ve park yatak. Bunları doğumdan sonra seçmek biraz zor olabilir. Hem artık riskli dönemlere girdik, her an gelebilme tehlikesi var. Malum havalar da ısınıyor, dışarıya çıkmak iyice zorlaşacak. O nedenle haziran bitmeden tamamlamak lazım.

İnternette biraz araştırma yaptım, forumları okudum. Bebek arabası için olmazsa olmazlar:
- Mümkün olduğunca hafif olmalı (merdiven inip çıkarken bir kolda bebek ve çanta, diğer elde araba taşınacak),
- Tek elle kapatılıp açılabilmeli (bir kolda bebek ve çanta varken diğer elle kapatılabilmeli),
- Fazla yer kaplamamalı (Seyahate giderken bagajın tamamını işgal etmemeli)
- Hantal olmamalı (Markete felan girildiğinde rahatlıkla geçebilmeli koridorlardan)
- 5 nokta emniyet sistemi olmalı,
- Ayak destek yeri olmalı,
- Tekerler 360º derece dönebilmeli
- Doğumdan itibaren kullanacağımız için 180º yatar pozisyona gelebilmeli,
- Kuzunun rahatı için en az 3-4 kademe oturma pozisyonu olmalı,
- Yürürken yüzünü de görebilmek için çift taraflı kullanılabilmeli,
- Alta eşya koyabilmek için geniş bir sepeti olmalı,
- Fiyatı fahiş olmamalı...

Bütün bunları karşılayan iki model var nette gördüğüm. Birisi sadece araba, diğeri travel set (araba+ana kucağı)

Bebek arabası ile uyumlu bir anakucağı almak çok avantajlı imiş. Otokoltuğu olarak da kullanılabilen bir anakucağı olursa eğer, yürüyüş sonrası bebeği uyandırmadan, kucağa almak zorunda kalmadan otomobile hoop diye aktarılabilirmiş. Haftasonu fırsat bulabilirsek belki çıkar bir bakarız bakalım yakından da iyi duracak mı bu modeller.

Perşembe, Mayıs 06, 2010

Son 10 gün

Askerliğin bitmesine 10 gün kaldı. 16 Mayıs akşamı sevgili kocam evimize dönmüş olacak. Sadece fotograflarını gördüğü yeni evini, son 2 aydır sadece fotograflarını gördüğü göbekli karısını ve sadece USG çıktılarının fotograflarını gördüğü kızının ultrasonda hareketlerini kendi gözleriyle görecek. Aralık 2009 onun açısından bir dönüm noktası oldu, hiçbirşey gerçekten de eskisi gibi olmayacak...

Kız büyüyor, 26 haftalık oldu, sağdan soldan yediğim tekmeler 3-4 haftadır gözle görülür düzeye ulaştı :) Boyu, kilosu, sağlığı, gelişimi çok şükür ki yerinde. Şu ana kadar bana hiçbir sıkıntı yaşatmadı. Bel ağrısı, bulantı, kusma vs durumlarını hiç yaşamadım. Sadece son bir kaç gündür yataktan veya koltuktan ayağa kalkarken kasıklarda hafif ağrı hissediyorum. Uyku problemim yok, hatta fazlasıyla uyuyorum (Tahtaya felan vurun, nazar değmesin). 6,5 ayda yaklaşık 5,5-6 kilo aldım. Herkes hamileliğin bana yaradığını, güzelleştiğimi felan söylüyor. Gerçi bunun sebebi hamilelik mi yoksa beslenme düzenimi değiştirmem mi bilemiyorum :) Her gün mutlaka 2 bardak süt, 1 köy yumurtası, 1 kase köy yoğurdu, 4-5 porsiyon meyve yiyorum. Sigarayı bıraktım. Bol su içiyorum. Akşam yemeklerini abartmıyorum. Ekmeği ve tuzu neredeyse sıfırladım. Tatlıyla zaten aram yoktu, iyice azalttım. Canım çok tatlı çekerse dondurma veya meyve yiyorum. Hergün multivitamin, demir ve magnezyum takviyesi alıyorum. E bunları ben normalde de yapsam güzelleşirdim herhalde :))

Niye bilmiyorum, ben bu hamilelik evresini pek abartamadım. Binlerce yıldır milyonlarca kadının milyarlarca çocuk doğurduğunu düşünüyorum. O nedenle bu olay bana gayet sıradan bir gelişmeymiş gibi geliyor. Belki de bu yüzden rahat bir hamilelik süreci geçiriyorum. Yukarıda saydığım şeyleri de, dünyaya sağlıklı bir birey olarak gelebilmesi amacıyla yapıyorum. Ve bu gelecek bireyin nasıl bir insan olacağını çok merak ediyorum...

Kuzucuğa 3-5 zıbın dışında daha hiçbirşey almadım. Babamız burada olmadığından, hiç içimden gelmiyor alışverişe çıkmak. Herşeyi onunla beraber seçmek istiyorum. Neyseki anneanne, babaanne ve teyzesi almışlar/örmüşler birşeyler. Olur ya erken gelmeye kalkarsa cıscıbıl ortada kalmayacak :)
En severek aldığım zıbınlar da şunlar oldu kendisi için (http://www.cafepress.com/ dan alındı):

Cuma, Nisan 16, 2010

Sevgi çileği

Geçen akşam şöyle çilekler yedim:



Üstümde de şöyle bişi vardı :))



Salı, Mart 23, 2010

161. kayıt

19 Nisan 2006'dan beri 160 tane yazı yazmışım buraya. Hayatında hiç günlük tutamamış biri olarak büyük başarı sayılabilir.

Daha önce de demiştim, derdim birilerine birşeyler anlatmak, sanal sosyal ağımı genişletmek, reyting almak felan değil. Tamamen kendim için, geçmişi görebilmek için yazılmış şeyler bunlar. Arada 3. tekil şahısa sesleniyor olsam dahi orada tahayyül ettiğim 3. tekil şahıs da aslında benden başkası değil.

Bloga başlarken: Bekardım, tek başıma kirada oturuyordum, şu an kocam olan kişiyle yeni yeni görüşmeye başlamıştım, kalite yönetim sistemleriyle ilk kez muhattap olmuştum, anlamaya çalışıyordum, yüksek lisansa yeni başlamıştım.

Bugün: Huzur bulduğum, her gün şükrettiğim bir evliliğim var, 5 aylık hamileyim, kız çocuk annesi olacağım, kocamla beraber şirin bir evsahibi olduk, son 2 yıldır laboratuvar kalite sorumlusuyum, yüksek lisans 2 sene evvel bitti.

Arada tabi irili ufaklı pekçok şey yaşandı ama temel değişiklikler bu şekilde.

Tüm bunlar olurken hep inandım: iyi şeyler olacağına, insanın herşeyden önce kendine saygı duyması gerektiğine, yaşanan herşeyin bir sebebi olduğuna, her şerde dahi bir hayır olduğuna, gönülden istemenin gücüne, evrenin akşına bırakmak gerektiğine, esas olanın nefes alabilmek olduğuna, insanlara güvenmek gerektiğine vs vs vs....

Gelelim güncel gelişemelere. Karnım artık şu şekilde:

(Bakmayın fotografta üstümünda kazak olmasına, Adana'ya yaz geldi, hava muhteşem, birçok kişi tişört moduna geçti bile ama ben klasik mart sonu hastalıklarını yaşadığımdan halen biraz üşüyorum, bkz: son paragraf)

Kocamın gelmesine 55 gün kaldı. Geçen hafta iş nedeniyle İstanbul'daydım, oradan da haftasonu için Bandırma'ya geçtim. 2 günlüğüne dahi olsa hasret giderdik. Neyseki sorunsuz bir gebelik geçiriyorum, seyahat etmemde hiçbir sakınca yok. Gebeliğin başından beri uçak, otobüs, deniz otobüsü, araba, gemi vs hepsine bindim. Binmediğim bir tren kaldı :) Bir ara ona da binerim...

1 ay evvel yeni eve taşındık, yerleştik bile.

Ve son 2 gündür bir mart sonu klasiği daha yaşıyorum. Boğazım felaket durumda. Tonsilit dedi doktor. 8 saatte bir 1000'lik antibiyotik kullanıyorum. Gebelik takibini yapan doktorumla da konuştum, penisilin grubu antibiyotikleri gebeliğin bu aşamasında gönül rahatlığıyla kullanabilirmişim, bir problem olmazmış.

Perşembe, Şubat 11, 2010

Taşınma telaşı

Aslında bu kadar uzatmayacaktım taşınma işini. Bir kaç ufak tadilat vardı, askeri uğurladıktan sonra o işleri halledip Ocak ayı içerisinde taşınmayı düşünüyordum ama içerde minik bir kalbin atmaya başladığını öğrenince kritik 3 ayı tamamlayalım, sonra taşınırız dedik. Çok şükür ki sorunsuz problemsiz geçti gitti 14 hafta. Göbüş biraz daha büyümeden, hareket kabiliyetim kısıtlanmadan taşınma işini bitireyim dedim ve 27 Şubat'ta evi taşımaya karar verdim. Şurada yazılı olanlar halen aklımda tabi :) İzin haklarımı doğum sonrası kullanmak istediğim için bizzat yapmam gereken işleri haftasonuna bırakıyorum. Sağolsun babam burada, tadilatlarla ilgili konuları o takip ediyor. Zaten ben takip etseydim ya sinir krizi geçirirdim ya da ustaları katil ederdim... Yapılan tadilatlar çok da büyük şeyler değil:

- Salon boyandı,
- Koridora boyanabilir desenli duvar kağıdı yapıştırıldı,
- Vestiyer ve banyo dolabı yapıldı,
- Banyo zemin fayansları değişti, camtuğla üstüne duşakabin yaptırıldı, banyo tezgahı yenilendi,
- Mutfak tezgahı yenilendi, eski kötü mermer gitti, granit mermer geldi.
- Salon ve odalara parke döşendi.

Aslında ev taşınılabilecek durumda, sadece bir genel temizlik gerekiyor ama kocama Mart'tan önce taşınmayacağıma söz verdim. Ondan bekliyorum :)

Salı, Ocak 19, 2010

Neler yapıyorum

Hala şafak sayıyorum ama artık teknolojik şafaksayar var, oradan bakıyorum.
Malum ev aldık, onun kıvır zıvırlarıyla uğraşıyorum. Çok büyük şeyler olmasa da ben çok zaman ayırıyorum, maksat vakit geçirmek. Yapamayacağım şeyleri bile araştırıyorum, fikrim bilgim olsun diye.
İş güç aynen devam. Yolla beraber günde 12 saat oraya gidiyor zaten.
Akşamları tavuk gibi uyuyorum.
Haftasonları pastaya böreğe verdim kendimi. Ben yapıyorum, baba yiyor.
Bir de içimde atan 10 haftalık bir minik kalp var, duruma alışmaya çalışıyorum.

Pek de kaydadeğer birşeyler yapmıyorum yani :)

Pazartesi, Aralık 14, 2009

Şafak 155

Cuma akşamı kocamı askere gönderdim :(
Balıkesir'de kısa dönem jandarma olarak yapacak askerliğini.
4 yıldır ilk kez bu kadar uzun süre ayrı kalacağız. İlk gece çok zor geçti, uyuyamadım, ter bastı, nefesim daraldı vs vs. Haftasonu kendime bir sürü iş çıkardım vakit geçirebilmek için.
Bir an önce bitsin de gelsin....

Salı, Aralık 01, 2009

Playlist - En çok çalan

mp3playerda en çok çalanların listesine baktım. Müzik zevki konusunda yeniliklere pek açık değilim galiba. En yenisi Amy Winehouse, o da 3 sene önceki albüm. Bir kaç tane de Slumdog Millionaire'in soundtrack parçası var. 70'lerde takılıp kalmışım daha çok. Üstelik o zamanlar doğmamıştım bile.


Deep Purple - Black Night

Deep Purple - Demon's Eye

Deep Purple - Perfect Strangers

Dire Straits - Money for Nothing

Janis Joplin - Mercedes Benz

The Cure - Lovesong

Testament - Return to Serenity

Pink Floyd - Hey You

Pink Floyd - Comfortable Numb

Pink Floyd - Vera

The Doors - People are Strange

Madonna - Frozen

Norah Jones - Sunrise

Amy Winehouse - You Know I'm No Good

Amy Winehouse - Bact to Black

Cat Stevens - Father and Son

3 Doors Down - Here Without You

Phil Collins - In the Air Tonight

James Blunt - You're Beautiful

Slumdog Soundtrack - O...Saya

Slumdog Soundtrack - Jai Ho

Slumdog Soundtrack - Ringa Ringa

Vanessa Carlton - Paint it Black

Carlos Santana - Smooth