Perşembe, Temmuz 22, 2010

Breaking Bad

Doğuma en fazla 3 hafta kaldı. Tanrıya şükür şu ana kadar hiç bir sorun yaşamadım, çok rahat, son derece keyifli bir hamilelik geçirdim. Etrafımdaki herkes hamileliğin bana çok yakıştığını, çok şirin bir hamile olduğumu, onları da özendirdiğimi felan söylüyorlar.
İşyerinde son 2 günüm. Bana kalsa daha da çalışırım da gebeliğin son 3 haftasını yasal olarak doğum izninde geçirmek zorundayım.

Son günlerde deli gibi Breaking Bad adlı diziyi izliyorum. 3. sezon 7. bölümdeyim. Doğumu yapmadan bitirmek niyetindeyim :)


Dizinin baş karakteri Walter White isimli bir lise kimya öğretmeni. Akciğer kanseri olduğunu öğrendiği gün hayata bakış açısında müthiş değişimler yaşıyor. Hem hamile karısına ve serebral felçli oğluna iyi bir hayat sağlıyabilmek, hem de kanser tedavisi masraflarını karşılayabilmek için uyuşturucu -metamfetamin- üretimi işine giriyor. Kayınbiraderi bir narkotik polisi olan Mr. White, onunla gittiği bir baskında (aslında görevli değil, sadece meraktan katılıyor baskına) eski bir öğrencisini -Jesse Pinkman- kaçarken görüyor ve onunla bağlantıya geçip ortak üretim yapmayı teklif ediyor.

Walter White saygıdeğer bir lise öğretmeni, sorumluluk sahibi bir koca, örnek bir aile babası figüründe. İlk bölümlerde anlıyoruz ki kendisi bir zamanlar üniversitede araştırmacı ve konusunda uzman bir kimyager imiş. Başarılı araştırmalara imza atmış, hatta beraber çalıştığı lab arkadaşı onunla yaptığı çalışma sayesinde koca bir şirket kurmuş, milyon dolarlar kazanmış. Ama Mr. White'ın neden o şirkette olmadığı, nasıl olup da cüzi bir maaşla geçinen - hatta geçinemeyip ek iş olarak araba yıkamacıda çalışan- bir lise öğretmeni olduğunu henüz açıklanmadı.

Aslında yetenekleri lise öğretmenliğinin çok üstünde. Zaten sıradan bir öğretmenlik ona yeten bir meslek değil ama kanser olduğunu öğrenene kadar bu durumu kabullenmiş, sessizce yaşamayı tercih etmiş -hatta biraz sümsük- bir adam. Fakat ilerlemiş kanser hastalığı, ölümle yüzleşme durumu Mr. White için bir dönüm noktası oluyor. Kimya bilgisi ve el becerisi sayesinde pişirdiği methin kalitesi müthiş. Alıcı bulmakta zorlanmıyorlar fakat bu arada uyuşturucu mafyası, adrenalin, ölümler, cinayetler, psikopatlar da etraflarından eksik olmuyor. Ölüme yaklaşma olgusuyla beraber değerleri de değişen Mr. White -ya da uyuşturucu piyasasındaki namıyla Heisenberg- her olayda kendini haklı çıkaracak, vicdanını rahatlatacak bir yön bulmakta pek de zorlanmıyor. Narkotik polisi olan kayınbirader Hank de kafayı Heisenberg'e takmış durumda, onun kim olduğunu bulmak için her türlü ipucunu değerlendiriyor olsa da aradığı kişinin hemen dibindeki Walter White olduğunu henüz keşfedebilmiş değil.


Sıradan, sakin, heyecansız bir hayat süren bir adamın içindeki kötünün ortaya çıkmasının an meselesi olduğunu, çıktıktan sonra durdurmanın pek de mümkün olmadığını muhteşem bir oyunculukla yansıtıyor dizi. Bir nevi Anakin Skywalker'dan Darth Vader'e dönüşümü yaşıyor Walter White.

Diziyi bir kimyager gözüyle izlemek de ayrı bir keyif veriyor bana.

Cuma, Temmuz 09, 2010

Sonlara doğru

35. hafta bitmek üzere. Zaman sanki çok yavaş akıyor. Kendimi aylardır, yıllardır hamileymişim gibi hissediyorum. Artık bir an önce 40 haftanın dolmasını ve minik bebeğimizi kucaklayıp koklamayı istiyorum.

Geçen hafta Mustela marka bebek kozmetikleri de alınıp çantaya kondu, herşey tamam. Tek eklemek istediğim bir adet daha yeni doğan tulumu. Ama bir türlü çıkıp da gezemedim.

Eşimin babaannesini hastaneye yatırdılar. Yoğunbakımda, komada. Ne olacağı, komadan çıkıp çıkamayacağı, ne kadar orada kalacağı belirsiz. Moralimi bozmamaya çalışsam da babaanneyi kaybetme düşüncesi, ismini halen netleştirmemiş olduğumuz bebeğimizin doğuşunun sevincini doya doya yaşayamama ihtimali canımı sıkıyor. Yaşanan herşeyin bir sebebi vardır, her şerde bir hayır vardır diyerek bekliyoruz bakalım...

İşyerinde son 2 haftam. Hamilelik gittikçe ağırlaşıyor, fazla ayakta duramıyorum, nefesim kesiliyor ama otururken bir sıkıntı hissetmiyorum. O nedenle günlerimi genellikle masabaşında geçiriyorum. Erken izne çıkıp evde oturmamın da bir anlamı yok, zira evde tek başıma daha çok bunalıyorum, yapacak birşeyler çıkartıp daha çok yoruluyorum, yatamiyorum.
Gece uykularında da henüz bir problem yok, kafamın altında iki yastık ve bacakların arasında da bir yastıkla gayet rahat uyuyorum.


Sonradan edit: Babaanneyi 10 Temmuz 2010 cumartesi günü kaybettik.

Perşembe, Haziran 24, 2010

Gebelik



"Kızım"... Garip geliyor bu kelimeyi söylemek. Alışamadım galiba daha. Bir yandan da sanki yıllardır hamileymiş gibiyim. Sanki içimde hep kıpraşan, tekmeleyen birşeyler varmış gibi. Müthiş bir şey bu yahu! Sonrası daha da müthiş olacak bir serüven. İçerde oynattığı elini, kolunu, kafasını hissetmeyi özleyeceğimi biliyorum ama aynı zamanda bir an önce vakit geçsin de kucağımıza alalım, öpelim, koklayalım istiyorum. Sağlıkla gelsin, mutlu gelsin diye dualar ediyorum.

Daha yatağını felan almadık ama her ihtimale karşı doğum çantamız hazır. Artık her an gelebileceğini biliyorum.

Bir yandan çalışmaya da devam ediyorum. 107 cm'lik göbeğimle işe gidip geliyorum. Daha da temmuz sonuna kadar çalışacağım. Evde oturursam bunalacağımı biliyorum, işe gelmek beni daha zinde tutuyor.

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

Bebek arabasından -şimdilik- vazgeçtim

Bebek arabası almaktan/kullanmaktan şimdilik vazgeçtim. En azından ilk bir kaç ay için. Yıllar önce şöyle bir yazı okumuştum 10 marifette. Görünüş ve işlev olarak çok şirin olduğunu düşünmüşüm ama o zamanlar ortada bir bebek hatta çocuk sahibi olma fikri dahi olmadığı için unutmuş gitmiştim.
Geçen gün Tanya'nın sayfasında okuyunca tekrar aklıma geldi.

Üst fotodaki "ring sling", alttaki ise "wrapping" olarak adlandırılıyor.


Biraz araştırınca karşıma bir sürü annenin yazısı çıktı bu taşıma yöntemleri ile ilgili: Burada, burada, burada, burada, burada, burada, burada, burada, burada ve burada yararlı yazılar var. Hatta daha fazlasını ve evde nasıl dikebileceğinize dair tarifleri google'da tarama yaparak bulabilirsiniz.

En azından doğum izninde olduğum bir kaç ay kızımla bu şekilde temas etmeyi tercih edeceğim.

Cuma, Mayıs 21, 2010

28 haftalık hamileyim, artık bebek arabası almak lazım

Babamızın askerliği nihayet bitti ve 16 Mayıs Pazar akşam 20:15 itibariyle Adana'ya, yanımıza, yuvamıza döndü. Kızının hareketlerini gözüyle gördü, eliyle hissetti... Şimdi bebek için şafak sayıyoruz. Sanırım bugün "Şafak 85" diyebiliriz (14 Ağustos'u baz alıyorum minişin gelişi için).

SAT'a göre 27H+6 günlük hamileyim. 17 Mayıs'ta doktor randevumuz vardı, ilk kez babayla beraber gittik ama malesef pek bir şey göremedik, kızımızın başı yukarıda ve yüzü sırta dönüktü. Sadece el, ayak ve tepeden kafa gördük. USG ölçümüne göre de 28H+3 günlüktü (Yani bugün nerdeyse 30. haftaya giriyoruz). 1.100 kg olmuştu, gelişimi iyiydi, endişelenecek bir şey yoktu. Çok şükür...


Geçen gün ilk kez bebik için alışverişe çıktık, birşey almadık, sadece gözgezdirdik. Bütün bu işleri babayla yapmak istediğim için bugüne kadar hiçbirşey bakmamıştım. Sadece ana başlıklar vardı kafamda. Bebek odasını şimdilik almayı düşünmüyoruz. Evde fazladan bir şifonyer ve büyük dolap var. Onları beyaza boyatıp, dolabın içine çekmece ve raf yaptırıp kulplarını değiştireceğim. İlk etapta alınması gerekenler: Bebek arabası, puset ve park yatak. Bunları doğumdan sonra seçmek biraz zor olabilir. Hem artık riskli dönemlere girdik, her an gelebilme tehlikesi var. Malum havalar da ısınıyor, dışarıya çıkmak iyice zorlaşacak. O nedenle haziran bitmeden tamamlamak lazım.

İnternette biraz araştırma yaptım, forumları okudum. Bebek arabası için olmazsa olmazlar:
- Mümkün olduğunca hafif olmalı (merdiven inip çıkarken bir kolda bebek ve çanta, diğer elde araba taşınacak),
- Tek elle kapatılıp açılabilmeli (bir kolda bebek ve çanta varken diğer elle kapatılabilmeli),
- Fazla yer kaplamamalı (Seyahate giderken bagajın tamamını işgal etmemeli)
- Hantal olmamalı (Markete felan girildiğinde rahatlıkla geçebilmeli koridorlardan)
- 5 nokta emniyet sistemi olmalı,
- Ayak destek yeri olmalı,
- Tekerler 360º derece dönebilmeli
- Doğumdan itibaren kullanacağımız için 180º yatar pozisyona gelebilmeli,
- Kuzunun rahatı için en az 3-4 kademe oturma pozisyonu olmalı,
- Yürürken yüzünü de görebilmek için çift taraflı kullanılabilmeli,
- Alta eşya koyabilmek için geniş bir sepeti olmalı,
- Fiyatı fahiş olmamalı...

Bütün bunları karşılayan iki model var nette gördüğüm. Birisi sadece araba, diğeri travel set (araba+ana kucağı)

Bebek arabası ile uyumlu bir anakucağı almak çok avantajlı imiş. Otokoltuğu olarak da kullanılabilen bir anakucağı olursa eğer, yürüyüş sonrası bebeği uyandırmadan, kucağa almak zorunda kalmadan otomobile hoop diye aktarılabilirmiş. Haftasonu fırsat bulabilirsek belki çıkar bir bakarız bakalım yakından da iyi duracak mı bu modeller.

Perşembe, Mayıs 06, 2010

Son 10 gün

Askerliğin bitmesine 10 gün kaldı. 16 Mayıs akşamı sevgili kocam evimize dönmüş olacak. Sadece fotograflarını gördüğü yeni evini, son 2 aydır sadece fotograflarını gördüğü göbekli karısını ve sadece USG çıktılarının fotograflarını gördüğü kızının ultrasonda hareketlerini kendi gözleriyle görecek. Aralık 2009 onun açısından bir dönüm noktası oldu, hiçbirşey gerçekten de eskisi gibi olmayacak...

Kız büyüyor, 26 haftalık oldu, sağdan soldan yediğim tekmeler 3-4 haftadır gözle görülür düzeye ulaştı :) Boyu, kilosu, sağlığı, gelişimi çok şükür ki yerinde. Şu ana kadar bana hiçbir sıkıntı yaşatmadı. Bel ağrısı, bulantı, kusma vs durumlarını hiç yaşamadım. Sadece son bir kaç gündür yataktan veya koltuktan ayağa kalkarken kasıklarda hafif ağrı hissediyorum. Uyku problemim yok, hatta fazlasıyla uyuyorum (Tahtaya felan vurun, nazar değmesin). 6,5 ayda yaklaşık 5,5-6 kilo aldım. Herkes hamileliğin bana yaradığını, güzelleştiğimi felan söylüyor. Gerçi bunun sebebi hamilelik mi yoksa beslenme düzenimi değiştirmem mi bilemiyorum :) Her gün mutlaka 2 bardak süt, 1 köy yumurtası, 1 kase köy yoğurdu, 4-5 porsiyon meyve yiyorum. Sigarayı bıraktım. Bol su içiyorum. Akşam yemeklerini abartmıyorum. Ekmeği ve tuzu neredeyse sıfırladım. Tatlıyla zaten aram yoktu, iyice azalttım. Canım çok tatlı çekerse dondurma veya meyve yiyorum. Hergün multivitamin, demir ve magnezyum takviyesi alıyorum. E bunları ben normalde de yapsam güzelleşirdim herhalde :))

Niye bilmiyorum, ben bu hamilelik evresini pek abartamadım. Binlerce yıldır milyonlarca kadının milyarlarca çocuk doğurduğunu düşünüyorum. O nedenle bu olay bana gayet sıradan bir gelişmeymiş gibi geliyor. Belki de bu yüzden rahat bir hamilelik süreci geçiriyorum. Yukarıda saydığım şeyleri de, dünyaya sağlıklı bir birey olarak gelebilmesi amacıyla yapıyorum. Ve bu gelecek bireyin nasıl bir insan olacağını çok merak ediyorum...

Kuzucuğa 3-5 zıbın dışında daha hiçbirşey almadım. Babamız burada olmadığından, hiç içimden gelmiyor alışverişe çıkmak. Herşeyi onunla beraber seçmek istiyorum. Neyseki anneanne, babaanne ve teyzesi almışlar/örmüşler birşeyler. Olur ya erken gelmeye kalkarsa cıscıbıl ortada kalmayacak :)
En severek aldığım zıbınlar da şunlar oldu kendisi için (http://www.cafepress.com/ dan alındı):

Cuma, Nisan 16, 2010

Sevgi çileği

Geçen akşam şöyle çilekler yedim:



Üstümde de şöyle bişi vardı :))



Salı, Mart 23, 2010

161. kayıt

19 Nisan 2006'dan beri 160 tane yazı yazmışım buraya. Hayatında hiç günlük tutamamış biri olarak büyük başarı sayılabilir.

Daha önce de demiştim, derdim birilerine birşeyler anlatmak, sanal sosyal ağımı genişletmek, reyting almak felan değil. Tamamen kendim için, geçmişi görebilmek için yazılmış şeyler bunlar. Arada 3. tekil şahısa sesleniyor olsam dahi orada tahayyül ettiğim 3. tekil şahıs da aslında benden başkası değil.

Bloga başlarken: Bekardım, tek başıma kirada oturuyordum, şu an kocam olan kişiyle yeni yeni görüşmeye başlamıştım, kalite yönetim sistemleriyle ilk kez muhattap olmuştum, anlamaya çalışıyordum, yüksek lisansa yeni başlamıştım.

Bugün: Huzur bulduğum, her gün şükrettiğim bir evliliğim var, 5 aylık hamileyim, kız çocuk annesi olacağım, kocamla beraber şirin bir evsahibi olduk, son 2 yıldır laboratuvar kalite sorumlusuyum, yüksek lisans 2 sene evvel bitti.

Arada tabi irili ufaklı pekçok şey yaşandı ama temel değişiklikler bu şekilde.

Tüm bunlar olurken hep inandım: iyi şeyler olacağına, insanın herşeyden önce kendine saygı duyması gerektiğine, yaşanan herşeyin bir sebebi olduğuna, her şerde dahi bir hayır olduğuna, gönülden istemenin gücüne, evrenin akşına bırakmak gerektiğine, esas olanın nefes alabilmek olduğuna, insanlara güvenmek gerektiğine vs vs vs....

Gelelim güncel gelişemelere. Karnım artık şu şekilde:

(Bakmayın fotografta üstümünda kazak olmasına, Adana'ya yaz geldi, hava muhteşem, birçok kişi tişört moduna geçti bile ama ben klasik mart sonu hastalıklarını yaşadığımdan halen biraz üşüyorum, bkz: son paragraf)

Kocamın gelmesine 55 gün kaldı. Geçen hafta iş nedeniyle İstanbul'daydım, oradan da haftasonu için Bandırma'ya geçtim. 2 günlüğüne dahi olsa hasret giderdik. Neyseki sorunsuz bir gebelik geçiriyorum, seyahat etmemde hiçbir sakınca yok. Gebeliğin başından beri uçak, otobüs, deniz otobüsü, araba, gemi vs hepsine bindim. Binmediğim bir tren kaldı :) Bir ara ona da binerim...

1 ay evvel yeni eve taşındık, yerleştik bile.

Ve son 2 gündür bir mart sonu klasiği daha yaşıyorum. Boğazım felaket durumda. Tonsilit dedi doktor. 8 saatte bir 1000'lik antibiyotik kullanıyorum. Gebelik takibini yapan doktorumla da konuştum, penisilin grubu antibiyotikleri gebeliğin bu aşamasında gönül rahatlığıyla kullanabilirmişim, bir problem olmazmış.

Perşembe, Şubat 11, 2010

Taşınma telaşı

Aslında bu kadar uzatmayacaktım taşınma işini. Bir kaç ufak tadilat vardı, askeri uğurladıktan sonra o işleri halledip Ocak ayı içerisinde taşınmayı düşünüyordum ama içerde minik bir kalbin atmaya başladığını öğrenince kritik 3 ayı tamamlayalım, sonra taşınırız dedik. Çok şükür ki sorunsuz problemsiz geçti gitti 14 hafta. Göbüş biraz daha büyümeden, hareket kabiliyetim kısıtlanmadan taşınma işini bitireyim dedim ve 27 Şubat'ta evi taşımaya karar verdim. Şurada yazılı olanlar halen aklımda tabi :) İzin haklarımı doğum sonrası kullanmak istediğim için bizzat yapmam gereken işleri haftasonuna bırakıyorum. Sağolsun babam burada, tadilatlarla ilgili konuları o takip ediyor. Zaten ben takip etseydim ya sinir krizi geçirirdim ya da ustaları katil ederdim... Yapılan tadilatlar çok da büyük şeyler değil:

- Salon boyandı,
- Koridora boyanabilir desenli duvar kağıdı yapıştırıldı,
- Vestiyer ve banyo dolabı yapıldı,
- Banyo zemin fayansları değişti, camtuğla üstüne duşakabin yaptırıldı, banyo tezgahı yenilendi,
- Mutfak tezgahı yenilendi, eski kötü mermer gitti, granit mermer geldi.
- Salon ve odalara parke döşendi.

Aslında ev taşınılabilecek durumda, sadece bir genel temizlik gerekiyor ama kocama Mart'tan önce taşınmayacağıma söz verdim. Ondan bekliyorum :)

Salı, Ocak 19, 2010

Neler yapıyorum

Hala şafak sayıyorum ama artık teknolojik şafaksayar var, oradan bakıyorum.
Malum ev aldık, onun kıvır zıvırlarıyla uğraşıyorum. Çok büyük şeyler olmasa da ben çok zaman ayırıyorum, maksat vakit geçirmek. Yapamayacağım şeyleri bile araştırıyorum, fikrim bilgim olsun diye.
İş güç aynen devam. Yolla beraber günde 12 saat oraya gidiyor zaten.
Akşamları tavuk gibi uyuyorum.
Haftasonları pastaya böreğe verdim kendimi. Ben yapıyorum, baba yiyor.
Bir de içimde atan 10 haftalık bir minik kalp var, duruma alışmaya çalışıyorum.

Pek de kaydadeğer birşeyler yapmıyorum yani :)

Pazartesi, Aralık 14, 2009

Şafak 155

Cuma akşamı kocamı askere gönderdim :(
Balıkesir'de kısa dönem jandarma olarak yapacak askerliğini.
4 yıldır ilk kez bu kadar uzun süre ayrı kalacağız. İlk gece çok zor geçti, uyuyamadım, ter bastı, nefesim daraldı vs vs. Haftasonu kendime bir sürü iş çıkardım vakit geçirebilmek için.
Bir an önce bitsin de gelsin....

Salı, Aralık 01, 2009

Playlist - En çok çalan

mp3playerda en çok çalanların listesine baktım. Müzik zevki konusunda yeniliklere pek açık değilim galiba. En yenisi Amy Winehouse, o da 3 sene önceki albüm. Bir kaç tane de Slumdog Millionaire'in soundtrack parçası var. 70'lerde takılıp kalmışım daha çok. Üstelik o zamanlar doğmamıştım bile.


Deep Purple - Black Night

Deep Purple - Demon's Eye

Deep Purple - Perfect Strangers

Dire Straits - Money for Nothing

Janis Joplin - Mercedes Benz

The Cure - Lovesong

Testament - Return to Serenity

Pink Floyd - Hey You

Pink Floyd - Comfortable Numb

Pink Floyd - Vera

The Doors - People are Strange

Madonna - Frozen

Norah Jones - Sunrise

Amy Winehouse - You Know I'm No Good

Amy Winehouse - Bact to Black

Cat Stevens - Father and Son

3 Doors Down - Here Without You

Phil Collins - In the Air Tonight

James Blunt - You're Beautiful

Slumdog Soundtrack - O...Saya

Slumdog Soundtrack - Jai Ho

Slumdog Soundtrack - Ringa Ringa

Vanessa Carlton - Paint it Black

Carlos Santana - Smooth

Salı, Kasım 24, 2009

"Ev"lendik biz :)

Evren bir isteğe veya gönülden içtenlikle gelen bir dileğe kesinlikle kayıtsız kalmıyor. "İstek yasası"na göre saf isteğin tezahürü, istenilen nesneyi istek sahibine çekiyor. *
*Şuradan alıntıdır.


Bir önceki gönderide yazdığım iki evden de bazı sebeplerden ötürü vazgeçtik. 2 ay önce dışarıdan görüp, binayı ve konumunu beğendiğimiz, ama evsahibi "165.000 TL" dediği için içine bile bakmaya cesaret edemediğimiz eve geçen hafta pazartesi akşamı baktık, salı günü 145.000'e anlaştık, çarşamba günü Ziraat Bankası'na kredi başvurusunda bulunduk, perşembe günü bankadan gelip evi incelediler, cuma günü istediğimiz meblağa kredi onayı çıktı, dün de tapu işlemleri yapıldı ve ev arama maceramız ikimizin de içine sinen bir şekilde sonlandı

-Ev servis güzergahında,
- 9 katlı binanın 4. katında,
- Dış görünüşü güzel, 4 yıllık binada,
- Önü oldukça açık, hemen önünde park, onun da önünde semt pazarı var. Gölü bile görüyoruz.
-Balkon geniş,
- Mutfak yeterince geniş,
- Tüm apartmana yetecek büyüklükte otopark var.
- Semt pazarı önümüzde, etrafta iki büyük market var, 3 önemli bulvarın ortasında, her birine 2-3 dk.'lık yürüyüş mesafesinde.
- Bulvarlara yakın ama aynı zamanda ara sokak olması nedeniyle sessiz, sakin.
- Ebeveyn banyosu var.
- Ana cepheler güney ve batı, binanın şekli nedeniyle kuzey ve doğuya da bakan birer duvar var.
- Satılık ilanı sahibinden olduğu için arada emlakçı da yok.

Ev boş, içinin bir kaç küçük rötuşa ihtiyacı var, sonrasında taşınacağız.

Hayırlı olur inşallah...

Çarşamba, Kasım 04, 2009

"Ev"lenebilecek miyiz acaba?

Kısıtlı bütçeyle ev almak ne zor işmiş. Beğendiğiniz evler sizin bütçenizin üzerinde oluyor, bütçeye uyanlar size uymuyor derken bizim gibi 3-4 ay dolaşsanız da "yaşanacak" ev bulmakta zorlanıyorsunuz. Biz limit olarak 120.000 TL belirledik. İçini yaptırmak gerekiyorsa da 100.000 civarı olabilir dedik.

Aslında 4 ay önce hiç böyle bir niyetimiz yoktu. Hatta en kötü ihtimalle emekli ikramiyesiyle bi ev alırız diyordum :) Eşim yurtdışına gitmemeye kesin karar verince bari ev alalım da kira ödemeyelim dedik. Önce biraz ağırdan aldık, internetten felan bakınıyorduk. Sonra banka faizleri de düşmeye başlayınca iş ciddiye bindi. Zaten elimzde fazla nakit olmadığı için mecburen banka kredisi çekecektik.

İşin gerçeği, bütçeyi fazla zorlamayı, ev sahibi olacağız diye tüm varlığımızı bankaya bağlamayı düşünmüyoruz. Ama ikimiz de yaşadığımız eve önem verdiğimiz için sırf fiyatı uygun diye, yatırım olsun diye içimizi boğacak bir ev almak da istemiyoruz.

İlk niyetimiz bahçeli, villa tipi evler oldu ama fiyatların bizim ödeyebileceğimizin üstünde olması, bakım maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle ve ikimiz de çalıştığımız için bahçeyle felan uğraşamayacağımızı düşünüp (evdeki 2 saksı çiçeğine zar zor baktığımız gerçeğini de gözönüne alarak) villa tipinden vazgeçtik ve apartmanlara yöneldik.

Seçim yaparken bazı kriterlerimiz vardı:

- En önemli kriter: benim servis güzergahlarımda olacak,
- Giriş kat, 1. kat ve 2. kat olmayacak,
- 7 ve üstü olmayacak,
- En üst kat olmayacak,
- Bina 12 kattan yüksek olmayacak (Adana'da 15 ve üstü katlı çok fazla bina var.)
- Binanın dış görünüşü güven verecek, ruhsuz, lego gibi apartman olmayacak,
- Eski yapıysa eğer, bina bakımlı olacak,
- Önü açık olacak, dipdibe binalarda olmayacak,
- Balkon masa atılıp oturulabilecek genişlikte olacak,
- Mutfak yeterince geniş olacak,
- Otopark olacak,
- Çarşıya pazara çok uzak olmayacak,

Bir de açık mutfak ve ebeveyn banyosu tercih sebebi olabilir demiştik.

Adana'da evin cephesi de önemlidir. Hakim rüzgar yönü güneyden kuzeye olduğu için özellikle güneye bakan evler tercih edilir. Kuzey cephe daireler yazın çok sıcak ve boğucu, kışın da daha soğuk olduğu için fiyatları biraz daha düşüktür. En makbul daireler güney, kuzey ve batıya cephesi olan dairelerdir.

Aslında geçen ay içimize sinen bir ev bulmuştuk. Eski ama fena durmayan bir binada, içi yapılı bir daireydi. Fiyatı da uygundu: 90.000 TL (sadece mutfağı değiştirmek gerekiyordu). Ama evin tapuda problemi çıktı ve banka kredisi onaylanmadı. Biz de kısmet değilmiş, vardır bir hayır deyip vazgeçtik.

Aramaya devam ediyoruz. Şu an benim beğendiğim ama eşimin tereddütte kaldığı bir daire var. Henüz inşaat halinde, bitimine bir kaç ay kalmış. Bitmemiş daireye bankadan kredi alınamıyor (en azında %75inin bitmesi gerekiyor) Ama müteahhitle görüşüp ön ödeme ve dairenin bitimine müteakip kredi çekimi yapılabilir.

Bir de dün akşam bir daire gördük. Eski, köklü, bakımlı ve kale gibi bir apartmanda, çok güzel bir daire. Evsahibi içini ful ve çok şık yaptırmış. Oldukça merkezi, etrafta 2 büyük market ve biraz ötede semt pazarı var. Ama fiyat 150.000 TL. Bir yandan içimiz gidiyor, bir yandan da limiti o kadar yükseltirsek daha iyi başka daireler de bulabiliriz diye düşünüyoruz. 6 Şapka düşünce tekniğini uyguladım ama yine de karar veremedim:)

T-shirt alırken bile kararsız kalan bir insan olarak "ev" alabilecek miyiz bilmiyorum.
Bu arada, emlakçı piyasası pek pis bir piyasaymış, herkes emlakçı ol-a-mamalıymış, onu öğrendik. O nedenle mümkün mertebe emlakçısız halletmeye çalışıyoruz ev işini.

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Adrasan (Çavuşköy)

Bu yaz işler karıştı.

Kenya'ya mı gitsek, Moğolistan'a mı gitsek diye hayaller kurar iken (zira aylık gelirimizi düşününce buralar ancak "hayal" olabilirdi), Avrupa taraflarına gitmek daha karşılanabilir duruyordu. İspanya mı, İtalya mı, İngiltere mi diye haftalarca turlara baktım, ülkeleri araştırdım, konaklama olanaklarını araştırdım vs neyse biz İngiltere'ye bireysel gidip, araç kiralayıp, 8-10 günlük Londra+Edinburgh yapalım dedik. Biz bunu dedikten 3 gün sonra eşimin hocası eşime 6 ay veya 1 seneliğine Almanya'ya doktora için gönderelim dedi. Dolayısıyla biz İngiltere'ye gitmekten vazgeçtik. Hannover üniv'le yazışıldı, çizişildi vs derken askerlik uzayacak dedikosu çıktı. Bizi (özellikle de anneleri) aldı bir telaş. E bir yanda da ilerliyor yaş, boşver dedik yurtdışını, askerliği aradan çıkart! Nihayetince kocam Aralık'ta askere gitmek için dilekçe vermeye karar verdi.

Tatil için kafa yormaya başladığımızda aylardan Şubat idi, hiçbiryere gidemeyeceğimizi anladığımızda ise Ağustos gelmişti :) Bünye iyice yorulmuştu, kısacık da olsa bir şeyler yapmak şart olmuştu. Çalştığımız yerlerdeki insanlar çoktan tatil programlarını felan yaptığı için ancak Eylül ayının 2. haftası izne çıkabildik ve olabilecek en sakin tatili yapmak için geçen hafta daha önce hiç gitmemiş olduğumuz Adrasan'a gittik.

Ve ben oraya aşık oldum!

Uzatmıyorum ve sözü fotograflara bırakıyorum:

Adana'dan Antalya'ya arabayla gittik, sabah 10 gibi yola çıktık, 10 saat sonra Adrasan'daydık. Gittiğimizde muhteşem bir dolunay vardı gökyüzünde:


Adrasan'da güneş denizden doğuyor :) Sabah 06:43'de odanın balkonundan manzara şu şekildeydi:


Konakladığımız otel koyun tam ortasında, sahile çok yakındı (yaklaşık 15 adım). Akşamüstü iskeleden otelin görüntüsü (Bahçedeki ağaçların arkasında kalan beyaz bina):


Otelle ilgili bir kaç bilgi de vereyim. Atıcı 1'de kaldık. Bir aile oteli ama butik otel tarzında değil. Koyun tam ortasında olduğu ve denize yakın olması nedeniyle konum açısından çok avantajlı. Ön odalar denize, arka odalar çam ormanına bakıyor. Biz 3. katta deniz manzaralı 28 no'lu odada kaldık. Manzara muhteşemdi, 1. ve 2. katlarda pek manzara görünmüyor, ağaçlar kapatıyor. Eğer 2 aile gidecekseniz 27-28 no'lu odaları alın, zira bu odaların ortak, kocaman bir balkonu var. Kardeşim de bizimle gelmişti ve o 27 no'lu odada kaldı. (Not: 27-28 nolu odalar çift kişilik. Ayrıca 3 kişilik odalar da var). Odalarda klima ve banyo mevcut, 24 saat sıcak su var. Aşırı konfor aramıyorsanız, Atıcı 1 kesinlikle tavsiye olunur. Biz oda+kahvaltı konakladık, böylece koydaki diğer pansiyonların restoranlarını da deneme şansımız oldu.

Sezon sonu olması ve Ramazan'a denk gelmesi nedeniyle Adrasan neredeyse boş sayılırdı. Tüm koy bize ait gibiydi :) Gerçi dediklerine göre sezonda da aşırı kalabalık değilmiş.

Bu arada, deniz hemen derinleşiyor. Kıyıdan 4 adım sonrası boy. Müthiş berrak bir su var. 3-4 adam boyu yerde bile dibi net olarak görebiliyorsunuz. Söylemeden geçemeyeceğim, dipte deniz yıldızı ararken, kendi halinde dolanıp yüzen caretta caretta gördük. Muhteşemdi.


Koyun başında denize bağlanan bir dere var. Bir kaç öğleden sonramızı o dere üstünde yerleştirilmiş olan çardak-restoranlarda uyuyarak, kitap okuyarak ve ördeklere ekmek atarak geçirdik.



İşte gerçek anlamda "ekmek kavgası" :)


Bu da naçizane ilk panaromik çalışmam, biraz ince uzun oldu. Üstüne tıklayıp büyütmek gerekiyor.


Bir öğleden sonra da Olimpos'a geçtik (zaten çok yakın). Yıllar önce Olimpos'a gitmiştim ama o dönem Adrasan'a geçmemiştim. Kadir'in meşhur ağaç evlerinde eğitmenlik-rehberlik yapan bir kaç arkadaşımız vardı, onlara da uğradık.


Bu arada Olimpos'ta bir başka pansiyonda Endişeli Peri'yi ve oğullarını gördüm :) ama rahatsız etmedim. Çardak altında çok huzurlu görünüyorlardı.


Son olarak, Adrasan'la ilgili bir kaç küçük bilgi:

- Antalya'ya uzaklığı yaklaşık 1,5-2 saat. Kemer'den Kumluca istikametine giderken bir sapaktan dönmeniz ve 20 dk. kadar aşağıya inmeniz gerekiyor.

- Eğlence, gece hayatı felan arıyorsanız, Adrasan'a gitmeyin. Adrasan emekli yeridir, sakindir. Akşamları koyu boydan boya yürümek (ki başından sonuna yaklaşık 45 dk. sürüyor) ve koy boyunca sıralanan pansiyon-restoran-barlardan gelen hafif müzikleri dinlemek dışında bir eğlenceniz olmayacak :) Yürümek yerine bisiklet kiralamayı da tercih edebilirsiniz.

- Adrasan'da yaşlı İngiliz turistler ağırlıkta. 20 sene evvel İngiltere'de bir tur acentası Adrasan'ı portföyüne koymuş. Adrasan'a gelen ve koyun sakinliğini ve temizliğini gören İngilizler daha sonra başka yere gitmez olmuşlar. Daimi yerleşenler bile olmuş.

- Koyda herhangi bir banka/bankamatik yok. Çavuşköy içinde bir Ziraat Bankası atm'si var. Diğer bankalar için Kumluca'ya gitmeniz gerekir. Bizim kaldığımız otelde kredi kartı geçiyordu ama bazı restoranlar "cash only" idi. Bu arada, restoranlar da öyle aşırı pahalı değil. Kişi başı 10 liraya karnınızı doyurabilirsiniz.

-


Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Chroma'nın bitmek bilen kepek problemi (Elma sirkesi)

Tıpkı Neşe gibi benim de yıllardır bitmek bilmeyen bir kepek sorunum var. Az buz değil, 10-12 yıldan bahsediyorum burda. Ama Neşe'nin kepek sorununu çözen marka ve bu sorunu çözdüğünü iddaa eden diğer markalar bende hiç bir işe yaramadı. Dermatologlara gittim, eczanelerde satılan özel şampuanlardan kullandım, kuaförlerde uygulanan serum tedavilerini yaptırdım ama sonuç hep hüsran. İşe yarayanlar da en fazla 10-15 gün etkili idi, sonra hoop herşey eski haline dönüyordu.

Kepek konusu doğal olarak en çok gittiğim kuaförlerde muhabbet konusu olur, hepsinde dönen klasik muhabbet ise şu şekilde ilerler:

K: Saçınızda kepek var.
C: Evet, biliyorum. Yıllardır var.
K: Çok sıcak suyla mı yıkanıyorsunuz?
C: Hayır, hatta ılık bile sayılır.
K: O zaman tam durulamıyorsunuz!
C: Hayır, şakır şakır duruluyorum.
K: Allah allah?
C: Kepek değil zaten o, kepeği felan aşmış bir şey.
K: Bizim ... markasının bir serumu/şampuanı var, uygulayalım mı?
C: (80-100 milyon isteneceğini ve işe yaramayacağını bildiğim için) Sağolun, ben barıştım kepeklerimle, alıştık birbirimize.

Maşallah, oldukça gür saçlarım var. 2 kişiye rahat rahat yeter. Bir de uzerine kalın telli olunca kafa derisinin nefes alması zorlaşıyor. Ve görünüşte kepek gibi olan ciddi bir mantar enfeksiyonunun gelişmesine oldukça ideal bir zemin hazırlanıyor. Es kaza "kepek şampuanı" olduğunu iddaa eden şampuan veya normal şampuan -ve daha da kötüsü ucuz şampuan- kullanırsam eğer, daha 3 saat geçmeden kafaderisi kaşınmaya başlar. Ertesi gün minik yaralar oluşur vs vs. Bu nedenle, kuaförlerde satılan ve şişesi 50 TL olan özel şampuanlardan kullanıyorum yaklaşık 4-5 yıldır. Ki onlar da tam olarak işe yaramıyor. Gardolabının % 80'i siyah bluz-gömlek vs'den oluşan birisi için kepeğin ne kadar rahatsız edici olabileceğini tahmin edersiniz.

Bu soruna karşı bir çok bitkisel tedavi yöntemi duydum ama üşengeç bir insan olmamdan dolayı, taze bilmemne kabuğunu suda kaynat, içine azcık şundan koy, banyo sonrası bunla durula, efendim bi de havluya sar, yarım saat beklet türü uygulaması bi dolu zahmet gerektiren şeylere hiç girişmedim. Zira işe yarıyor bile olsa biliyorum ki ben o işi yaparken ruhum daralır ve en fazla 2 kere uygularım.

Ama geçen hafta internette okuduğum birşeyi hem çok pratik hem de olduça ucuz olmasından dolayı denemeye karar verdim. ELMA SİRKESİ! Marketten aldığım elma sirkesini kolonya şişesi gibi ucu ince bir şişeye boşalttım ve banyo sonrası saça direk döküp saç derisine masaj yaptım, 3-5 dk bekleyip duruladım. Sonuç hakikaten inanılmaz! Daha henüz 2 kere yapmama rağmen kepekler gözle görülür derecede azaldı, kaşıntı kalmadı. Kokusuysa çok dayanılmaz değil, kimyager olduğum için herhalde, alışığım ya kötü kokulara, beni pek rahatsız etmedi banyoda. Zaten saç kuruyunca koku felan kalmıyor. Kocam hiç farketmedi bile kokuyu :) Saçı yumuşatması da ekstra bonus gibi oldu.

Artık evde elma sirkesi eksik olmayacak. Yıllardır canımı sıkan bir problemin çözümünün bu kadar basit, ulaşılabilir ve uygulanabilir olması nedeniyle sevinmiş olmakla birlikte, gittiğim kuaförlerin ve dermatologların hiç birinin bu konuda birşey bilmiyor olduklarını ve "çözüm", "tedavi" adı altında bir sürü para harcattıklarını düşündükçe sevincim kursağımda kalıyor.

Çarşamba, Temmuz 22, 2009

İstanbul'dan kısa kısa




Sahneye biraz uzaktık ama oradaydık! Aslında bulunduğumuz noktadan gayet net gözüküyordu sahne. Yanıbaşımızda Yekta Kopan vardı. Cep telefonu ile çektik, görüntü kalitesizliği ondan. Kuruçeşme Arena'da kamera yasağı olduğu için götürmedik (keşke götürseymişiz). Adamların üstüne nur inmiş gibi gözüküyor :)) Umuyorum biz de 60lı yaşlarda onlar kadar hareketli olabiliriz.

Son bir haftayı İstanbul'da geçirdik. Bolca akraba ziyareti, İstiklal'de turlamaca, Nev-i Zade'de içmece, trafik, kalabalık, Ortaköy'de çay, Metrobus, Kınalı ada manzaralı terasta şarap, trafik, kalabalık, Büyükçekmece sahilinde turlamaca, kuzenler, yiğenler, trafik, kalabalık vs vs :)

Bütün bu keşmekeş içerisinde parıldayan bir şey yaptık:


Şurada yazan günden beri bakıp bakıp iç geçiriyordu. Sonunda karar verdik, gidip Tünel'de Zuhal Müzik'ten aldık geldik :)

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

O'na



Get this widget Track details eSnips Social DNA


Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am home again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am whole again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am young again.
Whenever i'm alone with you, you make me feel like i am fun again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you

Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am free again.
Whenever i'm alone with you,you make me feel like i am clean again.

However far away i will always love you
However long i stay i will always love you
Whatever words i say i will always love you,
I will always love you


2 sene önce bugün, bu şarkı eşliğinde, hiçbir baskı altında kalmadan, iyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta O'nu eşim olarak kabul ettiğimi cümle aleme ilan ettim. İyi ki de etmişim.

Gerçek şu ki ben, 16 Aralık 2005'de, yani birlikte birşeyler yaptığımız ilk gün, hayatımın o günden sonraki dönemini hep O'nunla geçireceğimi hissetmiştim. Artık herşeyin farklı olacağını, eksik parçaların tamamlandığını, kendimi hiç yalnız hissetmeyeceğimi daha o akşam anlamıştım. Yaptığı herşey, söylediği her söz, dinlediği şarkılar, yaşam tarzı, düşünceleri o kadar tanıdık ve o kadar "benim gibi"ydi ki, daha o akşam kendi kendime "demek bugüne kadar yaptığım, yaşadığım herşey O'na hazırlık içinmiş" diye düşünmüştüm.

Geçen zaman hislerimi azaltamadı, aksine O'na olan sevgim ve ihtiyacım her geçen gün biraz daha artıyor.

Hayatıma girdiği ilk günden beri en ufak bir pişmanlık hissetmedim. Elbette herşey hep güllük gülistanlık, toz pembe ilerlemedi ama yaşadığımız hiçbir sorun moralimizi 1 saatten fazla bozmayı da beceremedi. Gelecek ne getirir bilemeyiz elbet ama içimden bir his daha uzuuun yıllar hep daha iyiye doğru ilerleyeceğimizi söylüyor. Tıpkı ilk akşam "sen bu adamla çok mutlu ve huzurlu olacaksın" diyen ses gibi.
Fotografı Lomo Action Sampler ile çektim.

Pazartesi, Haziran 22, 2009

Dünya dönüyor sen ne dersen de, yıllar geçiyor farketmesen de

Son zamanlarda bir geç kalmışlık, bir yetiştirememe korkusu, bir herşeyi yapma, her yere gitme hevesi kapladı beni. İlk ne zaman bu hissiyata kapıldım hatırlamıyorum.
1978 doğumluyum. Yani, yaş olmuş 31. 1-2 sene öncesine kadar "daha çok gencim" duygusu varken, şimdi ise zaman hızla geçmekteymiş, bir takım şeyleri yapmak için artık çok geç olmuş gibi hissediyorum.
Metabolizmamın yavaşladığını ve yaşlanmaya başladığımı gün geçtikçe artan kilodan farkediyorum mesela. 8 sene önce 53 idim. Her istediğimi yer, diyet yapanlara şaka yollu takılırdım. 5 sene önce 56 idim, aradaki 3 kiloyu sıkça yediğim Adana kebaba bağlardım. Şu anda 60 oldum. Üstelik de ayda bir kebap yiyorum, ekmeği neredeyse tamamen bıraktım vs vs. Ama aynen annemin yıllardır dediği gibi: "Artık ne yesem yarıyor!"
Amaaan, ne demiş şair: Yıllar geçermiş, geçsin, ruhumuz genç ya :))

-------------------------------------------------------------


Henüz gebe değilim, bazı ufak sağlık problemleri nedeniyle biraz ertelemek zorunda kaldık. Çok şükür şu an iyiyim ama öyle hemen olmuyormuş bu iş. Her an olabilir ama aylarca olmayadabilir :) 5 ay, 6 ay, 1 sene veya daha uzun sürebiliyormuş. (Zaten doktorlar 1 hatta 2 sene boyunca herhangi bir tedavi uygulamayı uygun bulmuyor.)


Aslında oluşması gereken şartların tümünü düşününce hakikaten bir "mucize" bu gebelik. Olmaması, erkekte veya kadında herhangi fizyolojik bir sağlık problemine bağlı olmayabilir, psikoloji de pek önemli. Hiç bir sorun olmadığı halde yıllarca hamile kalamayan, "amaan, yetti artık istemiyorum" dediği ay hamile kalan yüzlerce kadın var.
Biz de moralimizi bozmamaya çalışıyoruz. Durmak yok, yola devam! Ve hatta, en az 3 tane!


Hamile kalmak yetmiyor, doğuma kadar geçen sürede de birçok problem yaşanabiliyor. İlk 3 ay pek kritik. Düşüklerin büyük kısmı bu dönemde oluyormuş (Ki benim çevremde de var böyle kötü tecrübeler yaşayan sevdiğim insanlar).
-------------------------------------------------------------

Uzunca bir süredir kedi sevesim var, hatta eve getiresim vardı. Toxoplazma IgM ve IgG negatif çıktığı için herhangi bir gebelik ihtimaline karşı sokak kedilerini sevemiyorum. Bir dönem kedi beslemiş, aynı yatağı paylaşmış, bir sürüyü kediyi öpüp okşamış bir insan olmama rağmen toxo ile hiç karşılaşmamışım, dolayısıyla bağışıklık sağlamamışım. Ama şu ilanı görünce güzelliğe dayanamadım ve hemen mesaj gönderdim.


Eğer kedicik evde kuru mama ile besleniyorsa, çiğ et yemiyorsa, parazit aşıları düzenli yaptırılıyor ve de hiç sokağa çıkmıyorsa o kedicikten insana toxo bulaşma riski neredeyse "SIFIR". Çiğ ete dokunmak, iyi yıkanmamış meyve sebze yemek çok daha tehlikeli aslında toxo açısından. Şurda, şurda, şurda ve şurda bu konuyla ilgili bazı yazılar var. Yani evde kedi besleme konusunda benim içim çook rahattı. Ancak çevremdekilerin (özellikle de 2 annenin) olumsuz tavır ve düşüncelerinden dolayı vazgeçmek zorunda kaldım :( Kimse benimle aynı görüşte değildi. Anlatmaya çalışsam da nafile.

Minik Duman halen ilan sahibinde. Telefonla konuştuk, istediğim zaman gidip sevebileceğimi söyledi. Sıpaya o kadar alışmışlar ki, muhtemelen vermekten vazgeçeceklermiş.

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Yaz geldi

Tatil planları sarpasardı. İngiltere iptal. Şu an hiçbir karar alamıyoruz. Başka ihtimaller çıktı ortaya ama şartlardan biri için sınırdayız, nihai karar için YÖK'ü bekliyoruz (zira, sevgilim eşim bir arş. gör.). Yıllık izin hakkımı harcamak istemiyorum çünkü eğer tamam derlerse bir müddet yurtdışında olabiliriz.

7 yıldır Adana'dayım, ilk 4 sene alışamamıştım, sevememiştim burayı. Sonra kabullenip sevmeye başladım. Bu sene ise bir başka güzel sanki buralar. Bahar dönemi müthişti. Bol yağmuru görünce toprak coştu kudurdu resmen! Her yer rengarenk çiçekler, yemyeşil bitkilerle doldu bu bahar. Sanki bıraksan Amazon ormanlarına dönecekmiş havası vardı Adana'nın. Şimdi diyeceksiniz ki, e bir foto koy da görelim. Haklısınız, lakin ben bu güzellikleri mest halde izler iken fotograf çekmeyi hiç akıl edemedim! Sıcaklar kendini iyice hissettirmeye başladı, bitkiler sıcaktan sararmadan bir fotograf çekip koyacağım buraya.

Fotograf demişken, fotograftan hiç anlamayan ben geçen hafta gittim bir Lomo action sampler aldım. (Aslında bi yere gitmedim, sahibinden.com'dan aldım.) Basit makineler olduğunu biliyordum da bu kadar basit olduğunu tahmin etmemiştim :) Basitlikten kastım kullanım kolaylığı değil, bildiğiniz eski tip analog makinelerden. Klasik fotograf filmi takılan, düğmeye bastıktan sonra cırt cırt sarmayı gerektiren bir makine (makine de denmez buna, basbayağı oyuncak, o kadar basit yani yapısı). Dijitalden sonra bunu kullanmak zor geldi. İlk birkaç çekimden sonra yanlışlıkla makinenin altındaki düğmeye basıp içteki filmi serbest bıraktım, noluyo yahu diyerek kurtarmaya çalıştım, iyice saçmalayınca kapağı açıp çekilen pozları yaktım vs.

Lomo'yu şurda anlatmış Dinemiz, zaten ben de ondan sonra heves ettim (yazıya "Lomo alacağına iki çeyrek al" diye yorum yapan şahsiyet benim). Dinemiz'deki balık gözü modeli, bendeki ise tek çekimde birbirini takip eden 4 minik foto elde edilen "action sampler". Alette vizör yok. Tam olarak neyi çektiğinizi bilmiyorsunuz. Flash, diyafram, ISO miso ayarı yok. O nedenle gündüz vakti gün ışığında, hatta öğlen 1-4 arası çekmek gerekiyormuş. Şurda birkaç örnek var. Bakalım, becerebilirsem eğer çekmeyi, bastıktan sonra paylaşırım burada.

Çok sevdiğimiz iki arkadaşı ("kanka" da diyebiliriz kendilerine) evlendirdik hafta sonu. Üstelik de komşu olduk :) Ee, kankalık kolay değil, epey bi koşturduk haftasonu ama güzel oldu. Şöyle kocaman bir ekip olduk artık:

Ekipte gözüken hatunlardan biri bugün-yarın doğuracak. Diğer 3 hatun ise 6 ay evvel 1'er hafta ara ile doğum yaptılar. Düğüne gelmektense büyükannelerinde viyaklamayı tercih eden bu 3 küçük adam bizi son 6 aydır en çok güldüren kişiler olarak blog arşivine girmeyi hakettiler: