Çarşamba, Ekim 10, 2007

.....


Bakmayın onların öyle boyları kadar silahlarla afilli pozlar verdiklerine…Annelerine gönderdikleri resimlerde arkalarına karlı dağaları alıp mağrur mağrur baktıklarına kanmayın… Çocukluğa hakkın yoksa, mecbursan çalışmaya, hayat izin vermezse şımarıklığa erken büyürsün. Onlarınki de o hesap… En büyüğü 22‘sinde… Çocuk olamadan şehit oldular… Hangisi vuruldu ilkin? Kurşun ilk neresine değdi? Üzerlerine şarjörler dolusu mermiler boşalırken akıllarına en son hangi resim düştü acep? Hamallık yaparak okuttuğu kardeşleri mi? Bir haftalık gelinken bıraktığı Ayşe'si mi?Sakat babası mı? Yoksa adını koyup askere geldiği kızı mı? Ne geldi akıllarına en son? Kim bilir şahadet getirebildiler mi? Orada, kanlar içinde delik deşik yatarken uğruna öldüğü bize hakkını helal edebildiler mi? Biz… Biz bir Pazar gecesi o saatte evinde oturup… Olan bitenden habersiz futbol programlarıyla Popstar Alaturka arasında gidip gelenler… Ya da “Ne olacak bu memleketin hali?” diye ahkam kesenler… En çok da pişkin pişkin televizyonda demeç verenler… Utanmadan söz üstüne söz verip, Irak’a bile sözünü geçiremeyenler… İçeride kurt, dışarıda kuzu kesilenler… “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” deyip kendi oğullarını askere göndermeyenler… “Sayın Başkan” a danışmadan tek laf edemeyenler… Nasıl da borçluyuz onlara aldığımız her nefesi… Biz böyle onların haberlerini okuyup devam ederken hayata… Ve daha gazetenin sayfasını çevirdiğimizde unuturken isimlerini, şehit cenazeleri haberlerinin hemen ardından başlayan dizilerle uyuştururken beyinlerimizi… Ve yaşamayı seçmeye hakkı bile olmayan çocukların üzerinden savunurken demokrasiyi… O en büyüğü 22 yaşında, çocuk olmadan şehit düşenler… O kanlar içindeki delik deşik bedenler… Ve bayram sabahları oğulları, babaları yerine soğuk mermer taşları kucaklayacak anneler, çocuklar… Affedebilecek mi bizleri?


(Ben yazmadım, e-postayla geldi.)

Salı, Ekim 09, 2007

Sosyalleştiremediklerimizden misiniz?


Yukarıda logoları gözüken ve ayrıca şu an hatırlamadığım bir çok sosyalleşme/iletişme sitesinde bir adet üyeliğim bulunmakta. Hiç kullanılmıyorlar :) Ordan burdan gelen "arkadaşınız sizi eklemek istiyor" ya da "ekledim seni, haberin olsun" taleplerine ayıp olmasın diye açılmış üyelikler bunlar. Şahsi olarak hiç anlamları yok benim için. Arkadaşlarımla seslerini duyarak iletişmeyi tercih ederim. İş arayışında olmadığım için "business connection" da pek önem taşımıyor. Üyelikler öyle duruyorlar web aleminin bir köşesinde, bazısının şifresini bile hatırlamıyorum.

Salı, Eylül 11, 2007

Tez elden bitmesi geken bir Tez

En önemli iki düsturum:
- İstersem yaparım (vice versa),
- Kendini düşünmeyeni ben hiç düşünmem,

Eğer ben bir prof olsaydım ve yüksek lisans öğrencim olan kişi senenin başında "eylül-ekim gibi bitirmek istiyorum" demiş olmasına ve aradan aylar geçmiş olmasına rağmen hala en ufak bir tez girişi bile hazırlamamış olsaydı içim gayet rahat bir şekilde "isteseydin hazırlardın, kendini düşünmüyorsan ben seni hiiiç düşünmem" diyebilirdim. Nitekim danışman hocamın da bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilme hakkı var ama tabi önce beni görebiliyor olması -daha doğrusu benim kendisinin yanına gidebiliyor olmam- lazım, di mi? (Aklımdayken yazayım, aldığım bir sene uzatma ile yüksek lisansı bitirmem gereken tarih Şubat 2008)


Sorun şu ki ben tez felan yazmak istemiyorum. Yemek yapmak istiyorum, yatıp uyumak istiyorum, köye yerleşmek istiyorum, ata binmek istiyorum, kedi sevmek istiyorum, öyle boş boş bakınmak istiyorum ama tez yazmak istemiyorum. Üniversiteden mezun olurken yüksek lisans yapamamış olmak içimde ukte kalmıştı. Bir önceki işyerimde yüksek lisansa başlayabilmek için gece çalışmayı kabul etmiştim ama geceden yer değiştirebileceğim kimse olmadığı için başlayamamıştım. Burada da işlerin toparlanmasını bekledikten sonra başladım yüksek lisansa (mezun olduktan 5 sene sonra) ama işyerine kabul ettirene kadar canım çıktı. Ders aşamasında hafta içi okula gidip haftalık çalışma saatini tamamlamak için hafta sonları işe geldim. Bu yüzden çok sevdiğim tırmanıştan bile vazgeçtim. Cumartesileri sabahın 5inde kalkıp servise bindim. Bu kadar şeye katlandıktan, yüzüp yüzüp kuyruğuna geldikten sonra böyle hevesini kaybetmek, istemiyorum felan demek akla mantığa sığmıyor ama durum böyle. Aslında böyle olmasının en önemli sebebi yaptığım çalışmaların olumlu sonuç vermemiş olması, tekrarlanabilirliklerin çok kötü oluşu ve hedefe ulaşamamış olmam.
Sevgili eşime göreyse (ki kendisi de bir akademisyen) henüz tam olarak sıkışmamışım, hala rahatmışım, ondan böyle gevşek davranabiliyormuşum :)

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

Hiç olmadı

1. Gözlük: Ne güneş gözlüğü ne de dinlendirici gözlük duramaz benim gözümde. Sevemediğim, alışamadığım bir alet kendisi. Neyseki herhangi bir göz bozukluğum yok da takmak zorunda kalmadım şu güne kadar. Gözümde en uzun süre durmuş olan gözlük türü dalgıç gözlüğüdür ki o da 10 dakikayı geçmemiştir herhalde. Güvenlik gözlükleri de dahil olmak üzere hangi türü olursa olsun, taktığım anda alnımın ortasından başlayıp yanlara doğru yayılan bir ağrı giriyor başıma. OHSAS 18001 almış bir şirketin sorumlu kimyageri olarak bu durum en çok iş güvenliği uzmanımızın sinirini bozuyor, e haklı da aslında adam ama, durum bu maalesef.


2. Converse ayakkabı: Hatırlarım, taa bizim 13-15 yaşlarında olduğumuz dönemlerde de vardı conversler (bu arada doğum tarihim 23.08.1978). O zamanlar bu kadar popüler değildi ama bir statü belirtisi sayılırdı. Zira biraz pahalı idi. Çok istememe rağmen almamıştı annemler. “Ben bu kadar para verip kendime ayakkabı almadım” diyen bir memur anne-baba çocuğu olarak gözüm kalırdı kendilerinde ama heyhat, kader utansın ki şu gün oldu hala bir conversim yok. Hoş artık param var, çalışıyorum, kardeşimin 2’si benim tarafımdan alınmış olmak üzere 5 tane conversi var ama gidipte kendime almıyorum. Çocukken pahalı oldukları için eve yılda 1 veya 2 kere alınan muz gibi, antep fıstığı gibi bir anlamı var benim gözümde.



3. Pırlanta yüzük / altın bilezik: Sevemediğim bir başka takı türüdür kendileri. Sevgili kocama özellikle dedim sakın ola bana tek taş, ikili, üçlü vs türü bir şey alma diye. Hoş zaten isteseydim de almazdı ve dahi evlenmezdi. Gerçek şu ki, zenginlik belirtisi olan hiçbir şeyi sevemedim ben. Bir kişinin bile üstümdeki bir şeyde gözü kalsa huzursuz oluyorum. Hele son zamanlarda pırlantaya dair reklamların artması, efendim “her genç kız ister” türü lafların çoğalması beni ziyadesiyle irite etmekte. Düğünde takılan altın bileziklerin de sadece bir tanesi evde duruyor. Diğer hepsi aynen kasaya gitti. Takamadıktan sonra evde durmasının ne anlamı var ki? Bununla beraber bakırın ve gümüşün başımın üstünde yerleri vardır. Aslan burcu kadının tam tersi davranması beklenir ama zaten ben de tam aslan sayılmam. Arada derede kalmışım işte.


ps. Bu yazılanların doğumgünümün yaklaşmasıyla hiçbir alakası yoktur. Bunlardan birine sahip olmak isteseydim eğer şimdiye kadar almış olurdum :)

Salı, Ağustos 14, 2007

Hayırlara vesile olsun

Hani bazen birşeyler olur ve birden hayatınız değişir, hiç bir şey eskisi gibi değildir artık. Üstelik nasıl olduğunu da anlamazsınız. Tepe taklak olursunuz ama eskiyi de fazla hatırlamazsınız, bir anda adapte oluverirsiniz herşeye farkında olmadan. Geçmişte yaşananlar masal sahnesi gibi belirir ara sıra sadece. Bir hazırlık sürecinden sonra da olabilir bu değişiklik (işe başlamak gibi, şehir değiştirmek gibi, evlenmek gibi, çocuk sahibi olmak gibi), aniden de olabilir (uzun süreli tedavi gerektiren ciddi bir hastalığa yakalandığını öğrenmek gibi, sokakta gördüğün kediyi bir anda alıp eve getirmek gibi vs). Böyle bir belirsizlik ve değişim sürecine giriyoruz hep beraber. Ama malesef o çok savunduğumuz demokrasi ve cumhuriyet kavramları bize bunları hazmetmemiz gerektiğini söylüyor.
Abdullah Gül cumhurbaşkanı olduktan sonra neler olacak acaba?


Bütün bu politik sürecin başlamasında en etkili isimlerden olan ve başbakan ve cumhurbaşkanı olduğu dönemde ülkede imam hatip lisesi sayısının tavan yapmasına destek veren Demirel'e, ortak olduğu askeri darbe ile ülke gençliğinin ve bir sonraki neslin gençlerinin büyük bir kısmını politikadan uzak tutmayı-tutturmayı, soğutmayı başararak meydanın din bezirganlarına bırakılmasına vesile olan Evren'e ve bize sürekli "aman kızım/oğlum, biz sağ sol kavgasından çok zarar gördük, her iki taraftan da çok kişinin canı yandı, sakın ha sakın politikayla uğraşma, akıllı uslu okuluna git gel" diyen anne babalarımıza saygılarımla.

En kötü demokrasi bile en iyi darbeden daha iyidir derim ben.

*Resim, Kenan Evren tarafından Marmaris'te yapılmıştır.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

Paradoks


Dünya ısınıyormuş, su kaynakları azalıyormuş, CO2 emisyonları artıyormuş, Kyoto varmış, birileri artık kabına sığamayıp bir şeyler yapmaya çalışıyormuş, yenilenebilir enerji kaynakları felan kimin umrunda cicim?
Benden duymuş olmayın ama yeni enerji yatırımları, yeni santraller yolda, geliyor. İnanmıyorsanız bakın. (Bu başvuranlardan biri de benim çalıştığım şirket.) Hedef güçlü Türkiye! Enerjide dışa bağımlılığı azalan, enerji açığı olmayan refah bir ülke. Ne demiş bir Türk büyüğü: Durmak yok, yola devam.
Not: Bu santrallerin tümünün 2012'ye kadar kurulmuş ve işletmeye alınmış olması gerekiyor. Çünkü Kyoto Protokolü 2012'de yenilenecek, belki adı da değişecek. Ve de büyük ihtimalle tüm ülkeler imzalamak zorunda kalacak. Bu durum ayrıca şunu da açıkca gösteriyor ki Türkiye 2012'ye kadar Kyoto'yu felan imzalamayacak. Hoş o tarihe kadar kim öle, kim kala!

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Hoşgeldin yeni hayat


Düğünle ilgili uzun uzun yazmayacağım. Ama gerçekten “rüya gibi” geçen, çok keyifli bir düğündü. Videoyu izleyip izleyip gülüyoruz. Herkes gerçekten eğlenmiş :) Aileler tarafından düğün yapabileceği düşünülen en son kişiler olan ben (başına buyruk, dövmeli, rockçı, deri ceketli, tek yaşayan) ve eşim (uzun saçlı, metalci, pis sakallı, gitar çalan) galiba ailenin en güzel düğününe sahip olduk. Düğünümüzde hem göbek atıp halay çektik, hem de Testament’te dans ettik. İlk dans için seçtiğimiz parça ise “Lovesong”du. Ama The Cure’un söylediği orijinal hali biraz hızlı olduğu için “İlk 50 Öpücük” filminin soundtrackinde bulunan 311 versiyonunu tercih etik. (Bu arada bir tavsiye, eğer düğün yapmayı ve de düğünde oynamayı felan düşünüyorsanız, hele ki bir de mekan küçükse sakın ola kuyruklu gelinlik ve uzun duvak diktirmeyin.) Ayrıca, nikah şekeri yerine yaptırdığımız buzdolabı süslerine de herkes bayıldı.

5 yıldır yaşadığım bi oda bi salon evimde ne kadar çok eşya biriktirmişim öyle. Ben de kendimi minimalist felan sanırdım. 3-4 battal boy çöp torbası dolusu “şey” atıldı. 4-5 koca torba dolusu kıyafet birilerine verildi. Yeni evde kullanılmayacak olan bazı eşyalar eşe dosta dağıtıldı. Ona rağmen onlarca koli çıktı taşınması gereken ve şimdi hepsi yeni “EVİMİZ”de yerlerine dağıldılar.

Evlendiğimi ve artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını farkettiğim ilk yer kuaför oldu! O kadar alışmışım ki eski evde hemen karşımda olan kuaföre gitmeye, elemanlarla tek tek selamlaşmaya, Ela’yla sohbet etmeye, Sadık’a kahve yaptırmaya felan, geçenlerde yeni evimize yakın olan kuaföre gidince birden boşluğa düşmüş gibi oldum. Tanımadığım insanlar vardı tepemde dikilen. Gerçi hepsi de son derece sıcak davrandılar ama alışmak biraz zaman alacak.

Bazı aksilikler oldu elbet ama geçti gitti işte. Sonuçta ikimiz de huzurluyuz, mutluyuz.

Cuma, Temmuz 06, 2007

RÜYA GİBİ




Ayrıntılar sonra. Şu an yiyip içip uyumakla, masaj ve spa ile meşguluz. Zira çok yorulduk :)

Perşembe, Haziran 07, 2007

Hazırlıklar -3-

Tanrım! Zaman hızla akıp geçiyor. Sadece 23 gün kaldı!

Bu arada biz;

1. İstediğimiz evi tuttuk :) Fiyatta da anlaştık. Amma velakin, evsahibi evi 18-20 Haziran gibi boşaltacak. Yani bizim yerleştirmek için sadece 10 günümüz olacak. Neyseki evin içi temiz, boya badana tadilat gerektirmiyor. Ufak bir temizlik ve hoop eşyalar yerleşecek (diye umut ediyorum).

2. Dün davetiyeyi seçtik, cuma günü alacağız. Haftasonu zarfların içine magnetleri de koyarak göndermeye başlayacağız.

3. Gelinliğimi aldım. Tam istediğim gibi olmuş. Son provada eteğin belini daraltmaları gerekti. Meral Abla'nın dediğine göre belim 2 cm incelmiş! Şaştım kaldım. Rejim felan yapmadığım gibi kuruyemiş - abur cubura vermiş durumdaydım son haftalarda kendimi. Gelinlik Ankara'da ki evde duruyor. Annem gelirken getirecek. Zira benim ev şu an ardiye gibi. Gelinlik asacak bir yer kalmadı evde.

4. Damatlığa halen bakamadık. Damat Bey galiba eşofmanla gelmeye karar verdi. Çünkü hiç niyeti yok gibi damatlık bakmaya.

5. Canım hiç çalışmak istemiyor.

6. Arada bir içim sıkılıyor. Sanki kötü bir şey olacakmış da, düğün tatsız geçecekmiş gibi bir his var içimde. Bi de hep üzücü haberler geliyor sağdan soldan. Bir arkadaşın abisi boşanmış, 5 yaşında oğulları vardı. Aynı arkadaşın ortağı da boşanmış. Onların da 3 yaşında oğulları vardı. Ankara'da ki komşularımızdan birinin kızı evlenmişti 1 ay evvel. Kız düğünden 20 gün sonra evi terkedip boşanma davası açmış. Annem pek bi övmüştü kızın davetiyesini, gelinliğini, düğününü felan. Kızın annesi de düğünden önce damattan, damadın ailesinden felan pek iyi bahsedermiş. İşarkadaşımın kendi nişanlısı ile sorunları var (onların düğünü de 14 Temmuz'da olacak) Az evvel laf arasında iptal olabilir dedi, fazla üstelemedim.

Hiçbir şeye fazla özenmemek lazım. Ağzımızın tadı yerinde olsun yeter diyorum.

Pazartesi, Mayıs 28, 2007

Hazırlıklar -2-

Kaldı 33 gün...

1. Ev hala (!) tutulamadı. İkimizin de çok beğendiği bir ev vardı, önce kirada anlaşamadık. (Adana'da kiralar yıllık alınır. Tek seferde sizden 5-6 hatta 9-10 milyar vermeniz beklenir, yıl boyu da ev sahibi ile muhattap olmazsınız.) Neyse, orta yolu bulduk ama bu seferde ev sahibinin evi boşaltacağı tarih belli değildi. Çünkü kendileri yeni ev almış, inşaatın işi tam olarak bitmemiş, eğer 2-3 hafta içinde çıkabileceklerse biz tutacağız. Adamları zorla evlerinden kovuyoruz gibi oldu durum. Aslında eylüle kadar çıkmayacaklarmış, ama üst kattaki kiralık daireye bakan bir tanıdıklarına "isterseniz bizim eve de bakın, biz zaten çıkacağız, biraz erken çıkarız" demişler ama istedikleri kira onlara biraz yüksek gelmiş. İşte o ilk gösterdikleri kişilerin bir akrabası da bize söyledi durumu. Gidip baktık, keşke bakmasaydık :(( Adana'da ev yokmuş gibi aklımız takıldı kaldı oraya. Beğenmez olduk diğer evleri. Neyse ki bu akşam kesin cevap verecekler. Eğer olmazsa diğer alternatiflere yöneleceğiz hemen.

2. Belediye vicivicileri tamam. 1 Temmuz 2007 saat 20.30'da nikah yerinde olunacağı şeklinde notlarını aldılar :)

3. Davetiye ile henüz hiç uğraşamadık ama magnetler basıldı. Çok da şirin oldu. Düğünden sonra koyarım buraya.



4. Damatlık için damat bey biraz kilo vermeyi bekliyor. Ama dün gittiğimiz kebapçıda "1,5 Adana, bi de çiğ köfte" siparişi verirken gözlerinin nasıl parladığını görünce beklemenin yersiz olduğuna kanaat getirdim.

5. Dans şarkısı da daha kesin değil.

6. Koltuklar hazırmış, adres vermemizi bekliyorlar.

7. Yatak, bulaşık makinesi ve fırın aldık haftasonu. Onlar da adres bekliyorlar.

8. Tepe Mobilya'dan henüz ses yok. Zaten 16 Haziran denmişti.


Halet-i ruhiyemiz genel olarak iyi. Fazlaca bir stres yok, gerilip tartıştığımız felan da olmadı pek kendisiyle. Neyse ki zevklerimiz birbirine benziyor da, herhangi bir şey için öyle olsun böyle olsun tarzı sıkıntılar yaşanmıyor.

Off canım acaip çikolata - şeker felan çekti şu an ama yemeyeceğim!

Salı, Mayıs 15, 2007

:)




Salı, Mayıs 08, 2007

Hazırlıklar -1-

Geri sayım başladı (Şafak 53).

Hazır olanlar:
1. Düğün yeri,
2. Gelinlik (Model tamam, teğelli prova cumartesi yapıldı. Teslimat 2 Haziran)
3. Yatak odası ve yemek odası (Tepe Mobilya'ya sipariş verildi.)
4. Koltuklar (İpek mobilya'ya sipariş edildi.)
5. Belediye başvurusu için gerekli evraklar (bizzat başvuru henüz yapıl-a-madı ama düğün günü ve saati için randevu alındı)

Hazır olmayanlar:
1. Ev (!) (Daha 2 ay var, acele etmiyoruz, niye fazladan kira ödeyelim ki?)
2. Davetiye ve nikah şekeri (şeker yerine magnet olacak)
3. Damatlık
4. Dans şarkısı (Aslında aklımızda 3 seçenek var [The Cure-Lovesong, Pink Floyd-Hey you, Testament-Return to Serenity] ama 3ü de dans için pek uygun değil gibi.)

Kafada dönüp duran endişeler:
1. Düğün için seçilen yer biraz ufak, davet edilecek kişileri nasıl seçicez?
2. sikayetvar.com'da Tepe Mobilya'ya ait bissürü şikayet var, acaba biz de aynı sorunları yaşar mıyız? Sitede firma için verilen karne de pek iç açıcı değil (şuradan görülebilir).
3. 1 Temmuz'da Adana sıcağında biz o kıyafetlerle nasıl dayanacağız?
4. Necmi (kuaförüm) gelin başı için pazarlık yapar mı?
5. Düğün öncesi annem bende kalacak, peki ama babam nerede kalacak?

Tükürülüp yalananlar:
1. Ben asla düğün yapmam, ne gerek var o kadar masrafa, zaten millet asla memnun olmaz. (Gelin kişi, 1 sene önceye kadar) (Sebep: Adana'da sadece nikah yapılabilecek nezih bir yer yok.)
2. Gelinliği satın almıycam, kiralıycam. Yazık günah, evde duruyo, sararıyo, toz yükü oluyo. (Gelin kişi, 1 ay önceye kadar) (Sebep: Gelinlikçiye iki adet boşanmış hatunla gidildi -biri annem, diğeri komşumuz ki kendisi boşanma avukatı olur, aynı zamanda gelinlikçinin de çocukluk arkadaşıdır- Dolayısıyla bana konuşma hakkı bile tanınmadı orada.)

Pazartesi, Nisan 30, 2007

Kalbini durduracak şey

"... Önemli olan, uğruna gerçekten kalbini durdurabileceğin tek şeyi bulmaktır..."

Yukarıdaki cümle "Kutup Macerası" (Eight Below) filminin 01:12:29'uncu saniyesinde geçmekte.

Bugüne kadar pek çok şeyle uğraştım. Ama hiçbiri uzun ömürlü olmadı. Hiçbiri bana gerçekten kendimi kaybettirecek, başka şeyleri gözüm görmez olacak, tüm benliğimle konsantre olabileceğim, hayatımı odaklayabileceğim, her türlü riskini göze alabileceğim, anlatırken heyecanlandıracak, saatlerce tartışabileceğim kadar önemli olmadı. Çevremde herhangi bir şeye karşı tutkulu pek çok insan var. Onlar gibi olabilmeyi çok isterdim. Çıkmadı işte karşıma. Ama umuyorum bir gün ben de o tek şeyi bulacağım.

Müstakbel kocam, lütfen üstüne alınma. Bahsettiğim bu "şey" bir hobi, bir uğraş ya da bir amaç gibi bir "şey" :)

Bu arada, film çok keyifli. Hikaye çok anlamlı. Hele de köpekleri (ya da genel olarak hayvanları) seviyorsanız, kesinlikle izlenmeli.

Perşembe, Nisan 26, 2007

Jet Fadıl

Ülkenin kaderini değiştiren bu adam nerede, ne yapıyor acep? Aslında sana minnet borçlu olması lazım RTE'nin.

Jet Fadıl kimdir?
Fadıl Akgündüz, Arap asıllı Siirtli bir iş adamıdır. Şirketinin ismi yüzünden Jet Fadıl diye de bilinir.

Önceleri JetPA adında, otomobil pazarlama hizmeti veren bir şirkete sahipti. Müteahitliğe girişmesiyle işlerini kısa zamanda büyüttü. Memleketi Siirt'te %100 yerli ve Türk malı otomobil üretecek bir otomobil fabrikasını inşa etmeye başladığında büyük sükse yaptı. 'İmza' adını verdiği modelin tanıtım gecesi televizyonlardan canlı yayınlandı.

Servetinin 700 milyon dolara ulaştığı, islamcı kesimin en zengin adamı olduğu söylenen bir dönemde, villa yerine kendi yaptırdığı sitede üç odalı bir dairede oturduğu söyleniyordu. Ancak islamcı kimliği ile tanınan bu işadamının şirketleri, kuracağı söylenen otomobil fabrikasına sermaye toplarken, dönemin politik karışıklığının da etkisiyle iflas etti. Geride kaba inşaatı bitmemiş bir fabrika ve bir sürü söylenti bıraktı. Kimine göre insanların iyi niyetlerini sömüren bir yolsuzluk uzmanı, kimine göre az zamanda büyük işler başarmanın büyüsüne kapılıp oynadığı kumarı kaybetmiş bir adamdır.

Hakkında tutuklama kararı çıkınca yurt dışına kaçmış ve 2001 seçimlerinde bağımsız milletvekili seçildiği Siirt'e geldiğinde tutuklanmıştır. Boşalan koltuğu için yapılan seçimden sonra başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan seçilmiştir.

Kaynak: Vikipedi

Çarşamba, Nisan 25, 2007

Rüya


Rüya gördüm dün gece ki pek görmem, genelde mışıl mışıl uyurum.
Uzun bir seyahattan sonra eve gidiyorum, evde herşey yere devrilmiş. Buzdolabı yere yatmış, TV yüz üstü düşmüş, yatak balkona kadar kaymış, duvarlar çatlak çatlak, eşyaların hemen hepsi yerde. Ama hiçbiri kırılmamış, sapasağlam duruyor.Hepsini yerden kaldırıp, yerine yerleştiriyorum. Ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok, ilk önce deprem olmuş olabileceği geliyor aklıma. Balkondan aşağı bakıyorum, John Locke bahçe suluyor! "Locke, Locke" diye sesleniyorum. Yukarı doğru kafayı çeviriyor, "ne oldu, deprem mi oldu?" diye soruyorum. "Hayır" diyor. "Binanın temeli çöktü, ama sadece sağ tarafı!"
O sırada Yıldız Teyze kapıyı çalıyor (kendisi yöneticimiz olur). Evde bir problem olup olmadığını soruyor. "Eşyalar devrilmiş ama hasar yok, sadece duvarlar çatlak çatlak olmuş, sanki rutubetten kabarmış gibi, niye öyle oldu ki" diyorum. Duvarların arasından geçen su borularının patlamış olabileceğini, ondan dolayı sızıntı meydana gelebileceğini söylüyor. "Amaan, zaten 1 Temmuz'da taşıncam, 2 ay daha idare edebilirim şurda, sonrasını ev sahibi düşünsün" diye geçiriyorum içimden.

:)

Sabah rüya yorumlarında "deprem"e baktım (Başka hangi kavrama bakabilirim ki acep?). Şöyle yazıyordu:

İş yaşamınızda sıkıntılar yaşayacaksınız demektir. Ülkeler arasında savaş çıkacağı şeklinde de yorumlanır. ...

Hayırdır inşallah.

Perşembe, Nisan 19, 2007

Kalem

Sabah bir eğitim için toplantı odasındaydık. Beyaz tahta üzerinde, çizerek anlatırken kalem bitti. Servis personelini arayıp kalemin bittiğini, acilen bir tahta kalemi getirmelerini söyledim. 2 dk sonra, işe yeni başlayan bir çocuk salona gelip bir tükenmez kalem verdi. "Bundan değil, tahta kalemi istemiştik" dedim. Pardon deyip çıktı, biraz sonra geldiğinde elinde şu kalem vardı:



Gülemedim de o an, içimde kaldı :))

Çarşamba, Nisan 18, 2007

İnce ayarlar

Bazen tolerans sınırlarım fazla zorlanıyor ve tepki vermek zorunda kalıyorum. Tepki verdiğim kişinin suratı asılınca da ne diyeceğimi şaşırıyorum, motivasyon sıfır oluyor. Tıpkı az önce olduğu gibi.
Tamam sürekli aynı binadayız, birlikte çalışıyoruz ama sorumluluklarımın senin üstünde olduğunu bilmene rağmen ve kendin "bilgi vermedik" dediğin halde, ben bölüm müdürüyle telefonda konuşurken "sen ne anlatıyorsun ya, ver ben anlatayım" gibi bir ifade kullanmanın ne alemi var? Hadi kıdem mevzuunu da geçtim, ya sen koskoca evli barklı çoluk çocuk sahibi bir adamsın. Benden 10 yaş büyüksün. Sen öyle yaparsan ben de "samimiyet ayrı ama müdürle konuşurken müdahale etmenizden ve "sen" diye hitap etmenizden hoşlanmıyorum" derim. Buna bozulmanın ve benim de moralimi bozmanın hiç alemi yok!

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Aman bre deryalar


Sen bana hiç "seni seviyorum" demedin. Ama ben gördüm. Sabah yanağından öperken yüzündeki gülümsemende gördüm, aldığım gömleği giydiğin zaman gözünde oluşan parıltıda gördüm, yaptığım yemeği yedikten sonra "güzel olmuş bre" deyişinin tonunda gördüm. Ve yemin ederim ki, bunları görmek parmağımdaki yüzüğü görmekten çok daha önemli benim için.
Yani, yüzük olsun elbet ama yüzün gülmüyorsa yüzüğün de bir anlamı yok demeye çalışıyorum.
..

İsteme+nişan merasimini atlattık nihayet. Tanışma faslı, kahve içimi faslı, kız isteme faslı, çikolata tutulma faslı, yüzük takılması, çay-börek faslı, takı ve en son da yaşpasta-baklava ile gece 1 gibi bitti merasim. Gelinlik siparişi de verildi. Geriye bi ev tutup bi kaç eşya almak kaldı.
(Bu arada, iyi ki Sandıklı'lı değilmişim! Ne çok aşamadan geçiliyormuş öyle :)

Pazartesi, Nisan 09, 2007

Düğün dernek vesaire

Cumartesi günü Ankara'da nişanlanıyorum. 1 Temmuz'da da Adana'da evleniyorum. 5 yıllık tek yaşamdan sonra garip geliyor bu fikre alışmak. Söylediğim herkes "owww, çok az vakit kalmış, nasıl yetiştireceksiniz hazırlıkları" diyor ama niyeyse içim çok rahat, hoş bir dinginlik söz konusu. (Belki de anneler herşeyi bizim yerimize düşündüğü içindir bu dinginlik. Misal benim annem şu an kullandığım mini fırını düğünden sonra kendi evine nasıl götüreceğini bile düşünüyor, Orkun'un annesi şehir dışından geleceklerin nerelerde ve nasıl kalacağını düşünüyor.) En büyük sıkıntı aynı şeyleri 4 ayrı kişiye anlatmak zorunda olmak. Zira ikimizin de ebeveynleri yıllar önce boşanmış ve görüşmüyorlar.

2 gündür gelinlik modelleri bakıyorum netten. "Öyle bir model olmalı ki, görür görmez "işte bu" demeliyim" diyordum ve yaklaşık 350. modelde dedim "işte bu" diye. Bir kaç küçük detayda değişiklik olması gerekiyor sadece. Kararsız kaldığım iki model daha var. Gelinlikçiyle konuşup hangisinin daha uygun (fiyat+zaman açısından) olduğunu öğrenmek gerek.

Huzurluyum ben, ve ben ne zaman huzurla bir işe girişsem pek sorun yaşamamışımdır.

Cuma, Mart 30, 2007

Sesame Street - Y'all Wanna' Single?



KoЯn'un bu güzide eserini Susam Sokağı'na adapte etmişler, bir haftadır izleyip izleyip gülüyorum.
Şarkının sözleri için şuradan buyurun.