Tanrım! Zaman hızla akıp geçiyor. Sadece 23 gün kaldı!
Bu arada biz;
1. İstediğimiz evi tuttuk :) Fiyatta da anlaştık. Amma velakin, evsahibi evi 18-20 Haziran gibi boşaltacak. Yani bizim yerleştirmek için sadece 10 günümüz olacak. Neyseki evin içi temiz, boya badana tadilat gerektirmiyor. Ufak bir temizlik ve hoop eşyalar yerleşecek (diye umut ediyorum).
2. Dün davetiyeyi seçtik, cuma günü alacağız. Haftasonu zarfların içine magnetleri de koyarak göndermeye başlayacağız.
3. Gelinliğimi aldım. Tam istediğim gibi olmuş. Son provada eteğin belini daraltmaları gerekti. Meral Abla'nın dediğine göre belim 2 cm incelmiş! Şaştım kaldım. Rejim felan yapmadığım gibi kuruyemiş - abur cubura vermiş durumdaydım son haftalarda kendimi. Gelinlik Ankara'da ki evde duruyor. Annem gelirken getirecek. Zira benim ev şu an ardiye gibi. Gelinlik asacak bir yer kalmadı evde.
4. Damatlığa halen bakamadık. Damat Bey galiba eşofmanla gelmeye karar verdi. Çünkü hiç niyeti yok gibi damatlık bakmaya.
5. Canım hiç çalışmak istemiyor.
6. Arada bir içim sıkılıyor. Sanki kötü bir şey olacakmış da, düğün tatsız geçecekmiş gibi bir his var içimde. Bi de hep üzücü haberler geliyor sağdan soldan. Bir arkadaşın abisi boşanmış, 5 yaşında oğulları vardı. Aynı arkadaşın ortağı da boşanmış. Onların da 3 yaşında oğulları vardı. Ankara'da ki komşularımızdan birinin kızı evlenmişti 1 ay evvel. Kız düğünden 20 gün sonra evi terkedip boşanma davası açmış. Annem pek bi övmüştü kızın davetiyesini, gelinliğini, düğününü felan. Kızın annesi de düğünden önce damattan, damadın ailesinden felan pek iyi bahsedermiş. İşarkadaşımın kendi nişanlısı ile sorunları var (onların düğünü de 14 Temmuz'da olacak) Az evvel laf arasında iptal olabilir dedi, fazla üstelemedim.
Hiçbir şeye fazla özenmemek lazım. Ağzımızın tadı yerinde olsun yeter diyorum.
Perşembe, Haziran 07, 2007
Hazırlıklar -3-
Pazartesi, Mayıs 28, 2007
Hazırlıklar -2-
Kaldı 33 gün...
1. Ev hala (!) tutulamadı. İkimizin de çok beğendiği bir ev vardı, önce kirada anlaşamadık. (Adana'da kiralar yıllık alınır. Tek seferde sizden 5-6 hatta 9-10 milyar vermeniz beklenir, yıl boyu da ev sahibi ile muhattap olmazsınız.) Neyse, orta yolu bulduk ama bu seferde ev sahibinin evi boşaltacağı tarih belli değildi. Çünkü kendileri yeni ev almış, inşaatın işi tam olarak bitmemiş, eğer 2-3 hafta içinde çıkabileceklerse biz tutacağız. Adamları zorla evlerinden kovuyoruz gibi oldu durum. Aslında eylüle kadar çıkmayacaklarmış, ama üst kattaki kiralık daireye bakan bir tanıdıklarına "isterseniz bizim eve de bakın, biz zaten çıkacağız, biraz erken çıkarız" demişler ama istedikleri kira onlara biraz yüksek gelmiş. İşte o ilk gösterdikleri kişilerin bir akrabası da bize söyledi durumu. Gidip baktık, keşke bakmasaydık :(( Adana'da ev yokmuş gibi aklımız takıldı kaldı oraya. Beğenmez olduk diğer evleri. Neyse ki bu akşam kesin cevap verecekler. Eğer olmazsa diğer alternatiflere yöneleceğiz hemen.
2. Belediye vicivicileri tamam. 1 Temmuz 2007 saat 20.30'da nikah yerinde olunacağı şeklinde notlarını aldılar :)
3. Davetiye ile henüz hiç uğraşamadık ama magnetler basıldı. Çok da şirin oldu. Düğünden sonra koyarım buraya.
4. Damatlık için damat bey biraz kilo vermeyi bekliyor. Ama dün gittiğimiz kebapçıda "1,5 Adana, bi de çiğ köfte" siparişi verirken gözlerinin nasıl parladığını görünce beklemenin yersiz olduğuna kanaat getirdim.
5. Dans şarkısı da daha kesin değil.
6. Koltuklar hazırmış, adres vermemizi bekliyorlar.
7. Yatak, bulaşık makinesi ve fırın aldık haftasonu. Onlar da adres bekliyorlar.
8. Tepe Mobilya'dan henüz ses yok. Zaten 16 Haziran denmişti.
Halet-i ruhiyemiz genel olarak iyi. Fazlaca bir stres yok, gerilip tartıştığımız felan da olmadı pek kendisiyle. Neyse ki zevklerimiz birbirine benziyor da, herhangi bir şey için öyle olsun böyle olsun tarzı sıkıntılar yaşanmıyor.
Off canım acaip çikolata - şeker felan çekti şu an ama yemeyeceğim!
Salı, Mayıs 15, 2007
Salı, Mayıs 08, 2007
Hazırlıklar -1-
Geri sayım başladı (Şafak 53).
Hazır olanlar:
1. Düğün yeri,
2. Gelinlik (Model tamam, teğelli prova cumartesi yapıldı. Teslimat 2 Haziran)
3. Yatak odası ve yemek odası (Tepe Mobilya'ya sipariş verildi.)
4. Koltuklar (İpek mobilya'ya sipariş edildi.)
5. Belediye başvurusu için gerekli evraklar (bizzat başvuru henüz yapıl-a-madı ama düğün günü ve saati için randevu alındı)
Hazır olmayanlar:
1. Ev (!) (Daha 2 ay var, acele etmiyoruz, niye fazladan kira ödeyelim ki?)
2. Davetiye ve nikah şekeri (şeker yerine magnet olacak)
3. Damatlık
4. Dans şarkısı (Aslında aklımızda 3 seçenek var [The Cure-Lovesong, Pink Floyd-Hey you, Testament-Return to Serenity] ama 3ü de dans için pek uygun değil gibi.)
Kafada dönüp duran endişeler:
1. Düğün için seçilen yer biraz ufak, davet edilecek kişileri nasıl seçicez?
2. sikayetvar.com'da Tepe Mobilya'ya ait bissürü şikayet var, acaba biz de aynı sorunları yaşar mıyız? Sitede firma için verilen karne de pek iç açıcı değil (şuradan görülebilir).
3. 1 Temmuz'da Adana sıcağında biz o kıyafetlerle nasıl dayanacağız?
4. Necmi (kuaförüm) gelin başı için pazarlık yapar mı?
5. Düğün öncesi annem bende kalacak, peki ama babam nerede kalacak?
Tükürülüp yalananlar:
1. Ben asla düğün yapmam, ne gerek var o kadar masrafa, zaten millet asla memnun olmaz. (Gelin kişi, 1 sene önceye kadar) (Sebep: Adana'da sadece nikah yapılabilecek nezih bir yer yok.)
2. Gelinliği satın almıycam, kiralıycam. Yazık günah, evde duruyo, sararıyo, toz yükü oluyo. (Gelin kişi, 1 ay önceye kadar) (Sebep: Gelinlikçiye iki adet boşanmış hatunla gidildi -biri annem, diğeri komşumuz ki kendisi boşanma avukatı olur, aynı zamanda gelinlikçinin de çocukluk arkadaşıdır- Dolayısıyla bana konuşma hakkı bile tanınmadı orada.)
Pazartesi, Nisan 30, 2007
Kalbini durduracak şey
"... Önemli olan, uğruna gerçekten kalbini durdurabileceğin tek şeyi bulmaktır..."
Yukarıdaki cümle "Kutup Macerası" (Eight Below) filminin 01:12:29'uncu saniyesinde geçmekte.
Bugüne kadar pek çok şeyle uğraştım. Ama hiçbiri uzun ömürlü olmadı. Hiçbiri bana gerçekten kendimi kaybettirecek, başka şeyleri gözüm görmez olacak, tüm benliğimle konsantre olabileceğim, hayatımı odaklayabileceğim, her türlü riskini göze alabileceğim, anlatırken heyecanlandıracak, saatlerce tartışabileceğim kadar önemli olmadı. Çevremde herhangi bir şeye karşı tutkulu pek çok insan var. Onlar gibi olabilmeyi çok isterdim. Çıkmadı işte karşıma. Ama umuyorum bir gün ben de o tek şeyi bulacağım.
Müstakbel kocam, lütfen üstüne alınma. Bahsettiğim bu "şey" bir hobi, bir uğraş ya da bir amaç gibi bir "şey" :)
Bu arada, film çok keyifli. Hikaye çok anlamlı. Hele de köpekleri (ya da genel olarak hayvanları) seviyorsanız, kesinlikle izlenmeli.
Perşembe, Nisan 26, 2007
Jet Fadıl
Ülkenin kaderini değiştiren bu adam nerede, ne yapıyor acep? Aslında sana minnet borçlu olması lazım RTE'nin.
Jet Fadıl kimdir?
Fadıl Akgündüz, Arap asıllı Siirtli bir iş adamıdır. Şirketinin ismi yüzünden Jet Fadıl diye de bilinir.
Önceleri JetPA adında, otomobil pazarlama hizmeti veren bir şirkete sahipti. Müteahitliğe girişmesiyle işlerini kısa zamanda büyüttü. Memleketi Siirt'te %100 yerli ve Türk malı otomobil üretecek bir otomobil fabrikasını inşa etmeye başladığında büyük sükse yaptı. 'İmza' adını verdiği modelin tanıtım gecesi televizyonlardan canlı yayınlandı.
Servetinin 700 milyon dolara ulaştığı, islamcı kesimin en zengin adamı olduğu söylenen bir dönemde, villa yerine kendi yaptırdığı sitede üç odalı bir dairede oturduğu söyleniyordu. Ancak islamcı kimliği ile tanınan bu işadamının şirketleri, kuracağı söylenen otomobil fabrikasına sermaye toplarken, dönemin politik karışıklığının da etkisiyle iflas etti. Geride kaba inşaatı bitmemiş bir fabrika ve bir sürü söylenti bıraktı. Kimine göre insanların iyi niyetlerini sömüren bir yolsuzluk uzmanı, kimine göre az zamanda büyük işler başarmanın büyüsüne kapılıp oynadığı kumarı kaybetmiş bir adamdır.
Hakkında tutuklama kararı çıkınca yurt dışına kaçmış ve 2001 seçimlerinde bağımsız milletvekili seçildiği Siirt'e geldiğinde tutuklanmıştır. Boşalan koltuğu için yapılan seçimden sonra başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan seçilmiştir.
Kaynak: Vikipedi
Çarşamba, Nisan 25, 2007
Rüya

Rüya gördüm dün gece ki pek görmem, genelde mışıl mışıl uyurum.
Uzun bir seyahattan sonra eve gidiyorum, evde herşey yere devrilmiş. Buzdolabı yere yatmış, TV yüz üstü düşmüş, yatak balkona kadar kaymış, duvarlar çatlak çatlak, eşyaların hemen hepsi yerde. Ama hiçbiri kırılmamış, sapasağlam duruyor.Hepsini yerden kaldırıp, yerine yerleştiriyorum. Ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok, ilk önce deprem olmuş olabileceği geliyor aklıma. Balkondan aşağı bakıyorum, John Locke bahçe suluyor! "Locke, Locke" diye sesleniyorum. Yukarı doğru kafayı çeviriyor, "ne oldu, deprem mi oldu?" diye soruyorum. "Hayır" diyor. "Binanın temeli çöktü, ama sadece sağ tarafı!"
O sırada Yıldız Teyze kapıyı çalıyor (kendisi yöneticimiz olur). Evde bir problem olup olmadığını soruyor. "Eşyalar devrilmiş ama hasar yok, sadece duvarlar çatlak çatlak olmuş, sanki rutubetten kabarmış gibi, niye öyle oldu ki" diyorum. Duvarların arasından geçen su borularının patlamış olabileceğini, ondan dolayı sızıntı meydana gelebileceğini söylüyor. "Amaan, zaten 1 Temmuz'da taşıncam, 2 ay daha idare edebilirim şurda, sonrasını ev sahibi düşünsün" diye geçiriyorum içimden.
:)
Sabah rüya yorumlarında "deprem"e baktım (Başka hangi kavrama bakabilirim ki acep?). Şöyle yazıyordu:
İş yaşamınızda sıkıntılar yaşayacaksınız demektir. Ülkeler arasında savaş çıkacağı şeklinde de yorumlanır. ...
Hayırdır inşallah.
Perşembe, Nisan 19, 2007
Kalem
Sabah bir eğitim için toplantı odasındaydık. Beyaz tahta üzerinde, çizerek anlatırken kalem bitti. Servis personelini arayıp kalemin bittiğini, acilen bir tahta kalemi getirmelerini söyledim. 2 dk sonra, işe yeni başlayan bir çocuk salona gelip bir tükenmez kalem verdi. "Bundan değil, tahta kalemi istemiştik" dedim. Pardon deyip çıktı, biraz sonra geldiğinde elinde şu kalem vardı:
Gülemedim de o an, içimde kaldı :))
Çarşamba, Nisan 18, 2007
İnce ayarlar
Bazen tolerans sınırlarım fazla zorlanıyor ve tepki vermek zorunda kalıyorum. Tepki verdiğim kişinin suratı asılınca da ne diyeceğimi şaşırıyorum, motivasyon sıfır oluyor. Tıpkı az önce olduğu gibi.
Tamam sürekli aynı binadayız, birlikte çalışıyoruz ama sorumluluklarımın senin üstünde olduğunu bilmene rağmen ve kendin "bilgi vermedik" dediğin halde, ben bölüm müdürüyle telefonda konuşurken "sen ne anlatıyorsun ya, ver ben anlatayım" gibi bir ifade kullanmanın ne alemi var? Hadi kıdem mevzuunu da geçtim, ya sen koskoca evli barklı çoluk çocuk sahibi bir adamsın. Benden 10 yaş büyüksün. Sen öyle yaparsan ben de "samimiyet ayrı ama müdürle konuşurken müdahale etmenizden ve "sen" diye hitap etmenizden hoşlanmıyorum" derim. Buna bozulmanın ve benim de moralimi bozmanın hiç alemi yok!
Pazartesi, Nisan 16, 2007
Aman bre deryalar

Sen bana hiç "seni seviyorum" demedin. Ama ben gördüm. Sabah yanağından öperken yüzündeki gülümsemende gördüm, aldığım gömleği giydiğin zaman gözünde oluşan parıltıda gördüm, yaptığım yemeği yedikten sonra "güzel olmuş bre" deyişinin tonunda gördüm. Ve yemin ederim ki, bunları görmek parmağımdaki yüzüğü görmekten çok daha önemli benim için.
Yani, yüzük olsun elbet ama yüzün gülmüyorsa yüzüğün de bir anlamı yok demeye çalışıyorum.
..
İsteme+nişan merasimini atlattık nihayet. Tanışma faslı, kahve içimi faslı, kız isteme faslı, çikolata tutulma faslı, yüzük takılması, çay-börek faslı, takı ve en son da yaşpasta-baklava ile gece 1 gibi bitti merasim. Gelinlik siparişi de verildi. Geriye bi ev tutup bi kaç eşya almak kaldı.
(Bu arada, iyi ki Sandıklı'lı değilmişim! Ne çok aşamadan geçiliyormuş öyle :)
Pazartesi, Nisan 09, 2007
Düğün dernek vesaire
Cumartesi günü Ankara'da nişanlanıyorum. 1 Temmuz'da da Adana'da evleniyorum. 5 yıllık tek yaşamdan sonra garip geliyor bu fikre alışmak. Söylediğim herkes "owww, çok az vakit kalmış, nasıl yetiştireceksiniz hazırlıkları" diyor ama niyeyse içim çok rahat, hoş bir dinginlik söz konusu. (Belki de anneler herşeyi bizim yerimize düşündüğü içindir bu dinginlik. Misal benim annem şu an kullandığım mini fırını düğünden sonra kendi evine nasıl götüreceğini bile düşünüyor, Orkun'un annesi şehir dışından geleceklerin nerelerde ve nasıl kalacağını düşünüyor.) En büyük sıkıntı aynı şeyleri 4 ayrı kişiye anlatmak zorunda olmak. Zira ikimizin de ebeveynleri yıllar önce boşanmış ve görüşmüyorlar.
2 gündür gelinlik modelleri bakıyorum netten. "Öyle bir model olmalı ki, görür görmez "işte bu" demeliyim" diyordum ve yaklaşık 350. modelde dedim "işte bu" diye. Bir kaç küçük detayda değişiklik olması gerekiyor sadece. Kararsız kaldığım iki model daha var. Gelinlikçiyle konuşup hangisinin daha uygun (fiyat+zaman açısından) olduğunu öğrenmek gerek.
Huzurluyum ben, ve ben ne zaman huzurla bir işe girişsem pek sorun yaşamamışımdır.
Cuma, Mart 30, 2007
Sesame Street - Y'all Wanna' Single?
KoЯn'un bu güzide eserini Susam Sokağı'na adapte etmişler, bir haftadır izleyip izleyip gülüyorum.
Şarkının sözleri için şuradan buyurun.
Pazar, Mart 25, 2007
Kritizasyon
Yaw Sayko Dayı, ne yaptın sen :) Ama madem istedin, yazalım bakalım bir şeyler, sana karşı boynumuz kıldan ince. "Beni kritize et" mimi için esasında blogunu kritize etmem gerekiyor ama bunu yapmayacağım çünkü anladığım kadarıyla bu mimin hedef kitlesi bizim ki gibi kendi halinde webloglar değil. Onun yerine, pası boş bırakmayayım diye, haddim olmayarak şahsınla ilgili bir kaç kelam edeyim.
Psychedelic (nam-ı diğer Sayko Dayı)'i tesadüfen keşfetmiş olduğum LİMK'de ilk gördüğümde "oha, eleman hakikaten Sayko galiba, bulaşmamak lazım" demiştim içimden. O zamanlar Limk açılış sayfasında cıbıl fotolar serbest idi ve ana sayfadaki her üç +18'den biri Sayko Dayı'ya aitti. Şimdiki gibi Xlimk'de yoktu, onun yerine herkesin açıp bakabildiği "aklazarar" kısmısı vardı ve oradaki hakikaten aklazarar limklerin de ortalama %90'ı kendisinden gelmekteydi (aklazarar bölümünün kendisine ithafen açıldığı gibi bir rivayet de var). Bir "bağyan" olarak bu aşırılık beni rahatsız etmiş, yeni yetme dehşetengiz bir cinsi sapık (!) olduğunu düşündüm bu kişinin hiç tepki almaması sebebiyle site yönetiminden üst düzey bir tanıdığı olduğuna kanaat getirmiştim. Zira o dönem hafif.org'dan haberim yoktu, WRZL ve Dinemiz ile henüz tanışmamıştım ve de kaave'de hiç bir muhabbete girmiyordum (hatta kaaveyi okumuyordum), öyle kenardan kenardan takip ediyordum siteyi. Koca sitede dikkatimi çeken üç beş üyeden biriydi kendisi. O zamanlar bir de dillere destan Luba aşkı vardı dayının (ama yenge evli olduğu için yapılabilecek hiç bir şey yoktu). Bir müddet sonra, sanırım sitede veya keditasması'nda yaptığı bir yorumdan ötürüydü, hiç de öyle boş bi yeni yetme olmadığını farkettim. Şu an anımsayamadığım bu yorumda kullandığı bir cümle ile silkelenmiş "vay be, saykoya bak sen, yanlış yorumlamış, önyargılı davranmışım galiba" deyip daha dikkatli takip etmeye başladım. Zaten o andan sonra da kendisinin aslında camia da ne kadar çok sevildiğini, "dayı" diyenlerin hiç de haksız olmadığını anlamam pek uzun sürmedi. Direkt bana karşı bir şey söylememiş olsa da, "açık görüşlü" olduğunu iddaa eden ben gibi bir şahsiyete hiç de öyle olmadığımı farkettirmişti. Benim cinsi sapık sandığım kişi aslında iş güç sahibi bir insan, aynı zamanda bir şirin kız babası idi ve sanırım tek derdi lafını esirgemeden ve de lafı dolandırmadan "a ha bakın böylesi de var" demekdi. Ancak, onca limkine rağmen "Psychedelic" deyince aklıma şu hikaye gelmektedir (ki bakınız hala toplumsal baskıları ve ahlaki kavramları üzerinden atamayan terbiyeli bir insan olmamdan ötürü direk link atamıyorum).
Bir de takipçisi olduğum Sayko Haberler var ki, dayıyı anıp da orayı anmamak olmaz, hastasıyız.
Adet yerini bulsun diye illa ki birine pas atmam gerekiyorsa eğer, burayı kesin olarak takip ettiğini bildiğim tek blogger olan Dinemiz'e atayım pası. Almazsa da, havada kalsın, kim isterse o alır.
Perşembe, Mart 22, 2007
Dünyanın bütün çevrecileri, birleşin!
Bu sabah Milliyet'te okuduğum bir haber:
"
.
Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, iklim değişikliğinin "asılsız" olduğunu iddia etti ve çevre örgütlerinin faaliyetlerini "komünizmden daha tehlikeli" bulduğunu bildirdi. Başkanlık basın bürosunca yapılan açıklamaya göre, Klaus, bazı Amerikan milletvekillerine yolladığı mektupta, "Komünizmin yerini çevrecilerin hırsı aldı" ifadesini kullandı.
Çek lideri, çevrecilerin mantığının, tarihsel bakımdan çok kısa ve eksik gözlemlere dayandığını ve öne sürülen verilerin, felaket senaryolarını asla doğrulamadığını iddia etti.
.
"
Evet, genel olarak böyle bir düşünce var. Deniyor ki, 80'lere kadar son derece faal olan komünizm aktivistleri, tüm "kapitalist" ülkelerde komünizme karşıt görüşlerin artmasıyla baskı altına alındı, susturuldu ama şimdi onlar ve onların halefleri "çevre" ve "insan hakları" konularında faaliyet gösteriyorlar.
O vakit şimdi de, önemli bir çevre kuramcısının "Das Pollutant"ı bir an önce yazıp çoğaltmasını bekliyoruz!
(İngilizce bilmeyenler için, bkz. pollutant)
Pazartesi, Mart 12, 2007
Güzelleme
Güzellik gelip geçicidir, önemli olan ruh güzelliğidir dense de, her kadın güzel olmak ister. Yoksa neden google'da "güzellik" deyince 9 milyon 700 bin sonuç çıksın? "Güzellik" kavramının kişiden kişiye değiştiğini düşünürsek, önce neye güzel dendiğini kararlaştırmak lazım. "Güzel" deyince benim aklıma gelen iki kadın var: Monica Bellucci ve Famke Janssen. Bellucci'yi zaten bilirsiniz. Ekstra açıklama yapmama gerek yok.
Famke'yi de X-Men'de Phoenix rolünde ve NipTuck'ta yaşam koçu Ava Moore olarak gördük. Ancak sanırım Famke fotograf vermeyi pek beceremiyor. Hani beyazperdede görmesem çirkin bile diyebilirim yakın çekim fotolarına bakıp. Hayatı boyunca çekilmiş fotolarından hepi topu 3-5 tanesi güzel çıkmış bir kişi olarak onu çok iyi anlıyorum, tek farkımız benim gerçekte de pek güzel olmamam!
Famke'de biraz estetik kokusu var gibi ama ister estetikli olsun, ister doğal, güzel güzeldir.
Yakışıklı konusunda da düşündüm aslında ama çocukluğumdan beri bu konuda değişken fikirler içerisindeyim. Bi gün "evet bu adam yakışıklı" dediğim biri için üç gün sonra "iyy çirkinmiş be, o ne biçim bakış öyle" diyebilen bir kişiyim. O nedenle örnek isim veremiycem, herkesin yakışıklısı kendine :)
Not: Son paragraftaki cümleler "topluma örnek olması gereken, TVlerde felan boy gösteren şahıslar" sınıfı için geçerlidir.
Bir de, geçen hafta kendime bir güzellik yaptım, ilkokuldan beri ilgimi çeken bir konu olan antropolojiye nihayet bilimsel bir adım attım ve Nephan Saran'ın "Antropoloji" adlı kitabını aldım. "Bu kitap İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi Antropoloji Bölümü'nde birinci ve ikinci sınıflarda verilen ders notlarımın derlenmesiyle oluşturulmuştur.....
...Antropoloji hala pek çok kişi için ya sadece bir isim ya da içeriği pek bilinmeyen bir sosyal bilim dalıdır. Bu nedenle kitap ikili bir amaca yönelmiş, bir tarafta öğrenciye, olabildiğince yalın bir şekilde, antropolojinin temel konuları ve tarihsel gelişimi anlatılmış öte taraftan bu bilim dalını merak edenler için bir kaynak kitap sağlamaya çalışılmıştır." demiş hoca. İşte tam da benim aradığım şey!
İlkokulda hep "arkeolog olacağım, prehistorya arkeolojisi" okuyacağım derdim. Ama heyhat, hayat bize kimyayı uygun gördü :) (Daha doğrusu sosyalde arkeoloji dışında okumak isteyeceğim bir bölüm olmadığı için ve de okulun coğrafya hocasından nefret ettiğim için matematik-fen dalını seçtim lise sıralarında. Tanrım, iyi ki öğretmen değilim, farkında olmadan nasıl da etkiliyorlar koca bir hayatı! Muhtemelen onun umrunda bile değildir hangi mesleği seçtiğim, hatta varlığımdan bile haberdar değildir. Neyse ki kimyayı seviyorum.)
Teşekkür ederim.
Perşembe, Mart 01, 2007
Havalar da pek sıcak bu aralar

"Küresel müresel ama iyi ısındık haa!" diyerek gireyim konuya. Ama iş ciddi aslında, pek de öyle şakalara gelir bi yanı yok.
Herşeyden evvel söylemem gereken bir şey var, ben fosil yakıtla çalışan bi enerji santralinde çalışıyorum. Yani küresel ısınmanın nedenleri arasında gösterilen CO2 salınımında en büyük paya sahip olan bir sektörde. Tabi şimdi maaşını oradan alan bir kişi olarak bu konularda yazıp çizmek ne kadar doğru olur ya da söylediklerime ne kadar güven duyulur, orası tartışılır. Ama ben yine de yazacağım.
Ahkam kesmeye başlamadan önce basitçe bir santralde ne oluyor da CO2 çıkıyor, onu açıklamak lazım: Büyükçe bir yanma kazanı düşünün, içerisinde yakıt yakılıyor, kazanın etrafında da dolanıp duran borular var. Bu boruların içerisinden su geçmekte. Kazanda yanma başlayıp da ısı yükselince boruların içerisindeki su da ısınıyor ve buhar haline geliyor. Çeşitli sistemler vasıtasıyla sıcaklığı (~500 C) ve basıncı arttırılan buhar, 100 bar üzerinde bir basınçla kızgın buhar olarak türbine gönderiliyor. Gerisi tıpkı bir bisikletteki ön lamba sistemi gibi, türbin kanatlarının dönmesiyle oluşan mekanik enerji, jeneratörlerde elektrik enerjisine çevrilip dağıtım hattına iletiliyor. Yani yakıtın yakılmasındaki tek amaç suyu kızgın buhar haline getirebilmek. Tabi kullandığınız yakıtın enerjisi ne kadar yüksekse (ki buna da kalorifik değer deniliyor) yakıtınız o kadar iyi yanıyor. En iyi yakıt kaynakları ise organik kökenli, yani yapısında karbon içeren, maddeler ve bunların yanması sonucu da ortaya CO2 çıkıyor. Yanma dediğimiz işlem de aslında yapının oksijenle reaksiyona girmesidir. CO2 çıkınca ne olduğunu da sera gazları ile ilgili yayınlardan biliyorsunuz.
Enerji santrallerinin İngilizce karşılığı "Power Plant". Ve hepimiz biliyoruz ki "Power is the money, money is the power". (Power ve money deyince aklıma hemen şu şarkı gelir, güzel şarkıdır zannımca). E bebekliğimizden beri beynimize kazınan "güçlü olan yaşar" tümcesi ile bir önceki cümledekileri birleştirir ve ülkeleri kişileştirirsek eğer "enerji santrali olan ülke zengin ülkedir, güçlü ülkedir, yani rahatça yaşar" gibi bir sonuca ulaşırız ki bu son derece basit açıklama bize neden ülkelerin enerji politikalarını değiştirmekte çok da hevesli olmadığını açıklar. (Hem ayrıca, Amerika'nın neden Irak'a saldırdığını, koskoca ülkeyi yerle bir ettiğini, hepimiz artık gayet iyi biliyoruz [Saddam'ın nükleer silahları yüzünden], di mi? Orada bulduğu nükleer silahları(!) oturup içecek hali yok herhalde)
Bildiğim kadarıyla CO2 yi tutucu bir filtre henüz hiçbir santralde yok. Daha doğrusu böyle bir teknoloji yok, en azından yüksek ölçekli işletmelerde kullanılabilir düzeyde değil. Dolayısıyla "bacalara filtre takılsın" önerisinin sera gazlarına bir etkisi olmamakta. Halihazırda uygulanan filtre ve arıtma sistemleri son derece verimli çalışmakla beraber sadece bacagazı içerisinde bulunan külü, tozu ve asit yağmurlarına sebep olan kükürtdioksit (SO2) ve azotoksitleri (NOx) tutmakta. Ki Kyoto'ya kadar (yani 10 yıl öncesine kadar) CO2'den fazlaca bahseden de yoktu. Akut etkilerinden dolayı kül ve asit yağmuru konuları daha öncelikliydi. Onlara çözüm bulundu, şimdi sıra CO2'de. Ama şu anki koşullarda buna en iyi çözüm bol bol ağaç dikmek.
CO2 emisyonları konusunda uluslarası geçerliliği olan tek yaptırım Kyoto Protokolü. Ne diyor Kyoto'ya imza atan ülkeler? "CO2 emisyonlarıma dikkat edeceğim, kontrollü yapacağım, endüstrimi emisyon değerlerini düşürecek şekilde planlayacağım". Kyoto'yu imzalamalı mıyız? Evet, elbette. Zaten protokol gelişmiş ülkelerden ziyade bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için önem taşıyor ki, enerji politikalarını düzenlerken bu konulara dikkat etsinler. Salan saldı, bari bundan sonrakiler salmasın mantığı söz konusu. Şahsen şu an çalıştığım şirket konusunda en ufak bir tereddütüm, huzursuzluğum yok. Zira CO2 salınımı konusunda bizden fersah fersah önde olan ülkeler var, Çin gibi, Hindistan gibi. Ayrıca ülkemizde ciddi bir enerji açığı sıkıntısı olduğu da kabul edilmesi gereken bir başka gerçek.
* Gece vakti dünya, nasıl da ışıl ışıl (!)
Neden huzurlu olduğumu açıklamak istiyorum: Diyelim ki Kyoto'yu imzaladık, termik santraller (yani kömür, doğalgaz gibi organik kökenli yakıt kullanılan santralleri) ve nükleer santral kurmayacağız. E sonra? Deniz, güneş, rüzgar bize yeter mi gerçekten? Birileri kızabilir ama bu düşünce karşısında hissettiklerim "imagine all the people living life in peace"i duyunca hissettiğimle aynı (İçten içe hissedilen bir coşku, ruhun nefes alması, yüzü yukarı kaldırılıp göğe bakarak gülümseme ve bu saatten sonra kısa vadede bunun olamayacağına dair hüzün dolu bir inanışla gerçeğe dönme) Ayrıca şöyle gerçekler de var gözümüzün pek görmediği.
Gelişmiş ülke denince akla gelen en temel tanım (bilimsel yayınlarda kullanıldığı şekli ile) "kişi başına harcanan enerji miktarının çokluğudur." En gelişmiş ülke olduğu kabul edilen Amerika'da bu tüketim manyaklık düzeyinde! (Ki üstteki haritadan da net olarak görülüyor. Misal, "Inconvenient Truth" belgeselini hazırlamış olan Al Gore'un da bir teknoloji delisi olduğu, evinde kullandığı elektronik malzemelerden ötürü ödediği aylık faturanın sıradan bir vatandaşın bir yıllık miktarına eşit olduğu açıklanmış)
* Las Vegas'ta gece.
Son derece net olan gerçek şu ki: Biz insanlar elektriği bu derece kullandığımız müddetçe güneşin, denizin, rüzgarın günümüz teknolojisi ile bize yetmesi mümkün değil! Çünkü gelişmek tek amacımız ve geliştikçe daha çok elektrik harcayacağız, ve daha çok ve daha çok ve daha çok... Evimizde bile her geçen gün elektrikli alet sayısı artmıyor mu? Her yıl bi taraflara kablo çekmek, çoklu priz takmak zorunda kalmıyor muyuz? (Gerçi elektrik tüketiminin en büyük kısmı ev dışında oluyor. Su arıtımı, hastaneler, şehir aydınlatması, ulaşım, inşaat, otomotiv vs vs)
Kendi adıma, aydınlatma sistemlerinin olmadığı bir çağda yaşamayı tercih ederim. Akşamları TV veya bilgisayar başında değil de mum ışığında oturup sohbet etmeyi, hayatın daha yavaş geçmesini, geceleri gökyüzünü ışık kirliliği olmadığı için net olarak görebilmeyi, ulaşım için metroyu kullanmak yerine yürüyerek veya at sırtında yapmayı, klima yerine battaniyeye sarınmayı, dondurulmuş gıda yerine taze gıda kullanmayı tercih edebilirim. Zaten binlerce yıl o şekilde yaşamadık mı? Fakat bunu herkes yapar mı acaba? Sağlık sektöründe ve bilimsel araştırmalar için kullanılan enerji miktarını nasıl azaltacağımız konusundaysa söyleyebilecek hiç bir şeyim yok ama aklımıza gelen her konuda "daha hızlı ve daha çok olmalı" felsefesiyle yaşadığımız müddetçe ne enerji politikaları kolay kolay değişebilir, ne de yenilenebilir enerji kaynakları bize yetebilir.

Bugüne kadar yapılmış olan en önemli buluş nedir sorusuna cevabım "kesinlikle elektrik" olacaktır. Ama bu müthiş keşfi üretmenin ve kullanmanın başka yollarını bulamazsak eğer aydınlanmamızı sağlayan şey (hem gerçek hem de mecazi anlamda) büsbütün karanlığa götürecek gibi duruyor. Evet, gücü olan kazanır ama doğanın gücüyle de kimsenin boy ölçüşemeyeceği ortada.
Perşembe, Şubat 22, 2007
Batsın bu dijital dünya
Güya dijital devrim yaşıyoruz, herşey bir tık kadar ötemizde, bir telefonla anında Amerika'ya bağlanılıyor, uydudan oturduğumuz apartman görülebiliyor, tek bir kimlik numarasıyla bütün bilgilerimize ulaşılabiliyor ama garantili olsun diye yasal yollardan, faturasıyla, üstelik de Ankara'da bulunan büyük bir firmadan aldığımız telefona ait gene faturayla alınmış, her türlü yasal işlemi yapılmış Turkcell hattımızı bir aydır açtırılamıyor? Daha da 2-3 hafta beklermişiz. Neden, çünkü IMEI numarası kopyalanmış ve de bu işler öyle faturanı göstererek ve bi dilekçe yazarak olmazmış!

Telefon annemin adına, hat benim adıma, kullanıcı ise kardeşim. Hem Turkcell hat, hem Nokia telefon 2004 yılı Mart ayında aynı yerden, faturayla alındı (Necatibey - Argold Telekominikasyon). Bu zamana kadar da sorun yoktu. Yılbaşı sonrası kardeşe bi mesaj gelmiş "IMEI numaranız bidi bididir, hattınız kapatılacaktır" diye. O da doğal olarak bana sordu. Ben de "bir hata olmuştur, senin telefonun faturalı alındı, boşver, kapanmaz" dedim. Hata etmişim, meğerse olabiliyormuş bunlar. Nitekim bir-iki hafta sonra hat kapandı! Hemen telekomun sayfasına girdik, IMEI sorgusu yapmaya. "Elektronik bilgileri değiştirilmiş cihaz" yazdı ekranda. Akabinde telekomu aradık. "Telefonu aldığınız yere başvurun, numaranızı tanıtsınlar, ancak makine sadece tek bir numara ile eşleştirilebilir" dediler. Bir seçenek de Tüketici Hakları Dernekleri'ne başvurarak telefonun değiştirilmesi talebinde bulunmakmış ama iş uzar, gerek yok diye düşünüp biz ilk yolda karar kıldık. Tabi ben Adana'da olduğum için kardeş gitti firmaya, orada "bizim yapacağımız bir şey yok, Turkcell Merkez'e gidin" demiş aklıevvelin birisi. Kardeş oraya da gitmiş, onlar da "bizle hiç alakası yok, telefonu aldığınız firma halledecek" demişler. Haydaa.... Mecbur geri dönüp beni aradı firmadan, yetkili olduğu söylenen bir zatla telefonda görüşüp ne yapılması gerektiğini ve neden ilk gelişinde Turkcell'e gönderildiğini sordum. Görüşülen kişinin teknik serviste çalıştığını ve konuyu bilmediği için yanlış yönlendirdiğini söylediler. Neyse, peki, nasıl halledeceğiz sorunu, onu söyleyin de yapalım hemen! Efendim, faturayı bulmamız lazımmış, telefonun alındığı kesin tarihi bilmiyorsak onların dökümanları bulması biraz uzarmış, zaten muhasabe & genel müdürlük de orada değil, Ulus'taymış! İşlemleri ordan yaptıracakmışız. Biraz hır gür/tartışma/polenükten sonra Ulus'taki yerin adresi, sorumlu kişi adı vs alındı, kardeş eve gidip faturayı aramaya koyuldu. Neyse ki faturayı atmamamışız, siz siz olun sakın uzun süreli kullanım için alınan hiçbir şeyin faturasını atmayın (Hatta kıyafetlerin bile, yıllar evvel, 1 yıl kullandığım paltoyu değiştirmişlerdi YKM'den). Hemen ertesi gün faturayla beraber Ulus'ta tarif edilen yere götürüp bir dilekçe dolduruldu, kullanılmak istenen telefon numarası bildirildi ve beklenmeye başlandı. Bize denilen 1 kaç gün ile 1 ay arasında telefonun kullanıma açılacağıydı ama 1 ay oldu ses çıkmayınca tekrar firmayı aradık (yani bu sabah).
Daha önce "tabi, haklısınız, mağdursunuz, bir an önce işleme alınacak vs vs" diyen şahıs ne dese beğenirsiniz: "Sizin evraklarınızı iki gün önce aracı firmaya kargoyla gönderdik, orada işlemleri tamamlanıp telekoma iletilecek, ne zaman açılır bilemeyiz!" Ama, biz taa 1 ay önce dilekçe vermiştik, neden bu tarihe kadar hiç bir şey yapılmamıştı? Çünkü, fatura 2004 yılına aitmiş, o tarihteki distribütör firmaya ve gerekli evraklara ulaşmak o kadar da kolay olmuyormuş, bi dilekçe vermekle bu işler hallolmuyormuş! Peki, ona da peki, deyip belgeleri gönderdikleri firmanın telefonunu istedim. Amacım artık taşmakta olan sabrımı dindirmek için adı geçen firmayı taciz etmek ve bi şeyleri hızlandırmaktı. Bu sefer de "arasanız da bir şey değişmez, boşuna vakit kaybetmeyin" dendi ancak ısrarlarım üzerine numara verildi. Derhal karşı tarafı aradım, olanları anlattım. Son derece nazik konuşan bir bayan, "üzgünüz ama henüz sizin adına hiç bir evrak gelmedi, isterseniz firmayla tekrar konuşun, bize evrakları hemen fakslasınlar, ben bizzat takip edeceğim" deyince tekrar aynı adamı aradım, böyle böyle böyle, sizden faks bekliyorlar, 1 saat sonra gene arayacağım o bayanı, lütfen göndermiş olun diyerek telefonu kapadım. Aradan 3 saat geçince e nasıl olsa fakslamışlardır, bundan sonra hangi aşamalardan geçeceğiz acep düşünceleriyle tekrar o bayanı aradım ve aaaaaaaa! faks felan gitmemiş onlara! Nasıl olur? Neden? Dalga mı geçiliyor benle? Neler oluyor? gibi sorularla kan beyindeyken, bir hışım aynı şahsı arayıp "ya yeter artık, daha fazla beklemicem, açıklama da istemiyorum, bi şeyler çevriliyor, oyalandığımı düşünüyorum, mahkemeyse mahkeme, ilgili heryere başvurumu yapacağım" şeklinde devam ederken bana "sizin için aynı modelde bir başka telefon ayarladım, bir kaç gün içerisinde gelip alabilirsiniz!!Kendi telefonunuzun bataryası ve kapakları da sizde kalacak, üstelik tek bir hatla değil, istediğiniz numarayla kullanabileceksiniz"dendi. FIN.
Postun özü:
* Haklı olduğuna inanıyorsan, konu soğan cücüğü bile olsa peşinden koşturmak lazım.
* Faturaları asla ve asla atmamak lazım.
* Gelen hiç bir mesaja, amaan önemsiz deyip umursamazlık etmemek lazım.
Postta yazmayan bir öz:
* Telefonla görüşüp bilgi aldığınız her kişinin adını, görevini öğrenmek lazım.
* Eski de olsa yedek bir telefona ve alternatif bir hatta sahip olmanın faydası vardır.
Buraya kadar hala sıkılmadan okudunuzsa, aynı şeylerin sizin de başınıza gelmemesini dilerim.
Çarşamba, Şubat 21, 2007
Şahsi kanaatler

Madem her 108 dk da bir o tuşlara sırasıyla basılması "the others" açısından bu kadar önem arzeden, kendilerinin ve hatta dünyanın (yahut da onların yaşadığı bir başka dünyanın) sonunu getirebilecek kadar mühim bir konu, o vakit neden bu görevi konunun ehemmiyetini idrak edebilecek, ne olursa olsun bu işten vazgeçmeyecek, tüm hayatını o tuşlara basmaya adayabilecek birilerine yaptırmıyorlar da, bize kafayı yedirtiyorlar? Belli ki bu işi yapacak kadar adama/zamana sahipler.
Madem bizimkiler oraya bir kaza eseri geldi, o vakit neden bunları karşılarına alıp "bak kardeşim böyle böyle böyle, biz son derece gizli ve önemli ve de ciddi işler yapıyoruz, aranızdan şu şu şu bizim işimize yarıyabilir, diğerlerinin de kaçmak felan gibi bi şansı yok, kaderiniz artık budur, alışsanız iyi olur" demiyolar da, bize kafayı yedirtiyolar?
Neden ben hep "basit yaşa, basit yaşa" diye kendime telkinde bulunurken, birilerinin aslında son derece karışık şeyler yaparak bizim basit hayatlarımızı alt üst etmeye çalıştığını düşünüyorum ki? Bu "LOST" dizisi, bana "sen ne kadar basit yaşamaya çalışsan da, senin idrak edemediğin, herşeyin üstünde bazı güçler var ve sen onları göremiyor, bilemiyor olsan dahi onlar senin bütün hayatını kontrol edebilme yetisine sahipler" mi demeye çalışıyor?
Neyse, ben zaten tesadüflere inanmam. Herşeyin bir sebebi vardır ve benim bu sebebi bilmiyor olmam o bilginin varlığını yoketmez. Umuyorum Lost'u yapanların da bi bildiği vardır :)
Çarşamba, Şubat 14, 2007
Pazartesi, Şubat 12, 2007
Sahnede bir dev vardı

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.
O ufacık adam sahnede tek başınaydı, ama sanki sahnede bin tane insan vardı, memleketimizden yüz tane, bin tane insan, bizim insanlarımız, Nazım'ın insanları.

Ayın altında kağnılar gidiyordu
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru
Toprak öyle bitip tükenmez
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleri ile
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti
ayın altına öküzler
Başka ve küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayın altından akan
toprak,
toprak
topraktı.
(Kurtuluş Savaşı Destanı)
Teşekkürler Betty, teşekkürler Dine.


