Perşembe, Mart 01, 2007

Havalar da pek sıcak bu aralar


"Küresel müresel ama iyi ısındık haa!" diyerek gireyim konuya. Ama iş ciddi aslında, pek de öyle şakalara gelir bi yanı yok.
Herşeyden evvel söylemem gereken bir şey var, ben fosil yakıtla çalışan bi enerji santralinde çalışıyorum. Yani küresel ısınmanın nedenleri arasında gösterilen CO2 salınımında en büyük paya sahip olan bir sektörde. Tabi şimdi maaşını oradan alan bir kişi olarak bu konularda yazıp çizmek ne kadar doğru olur ya da söylediklerime ne kadar güven duyulur, orası tartışılır. Ama ben yine de yazacağım.

Ahkam kesmeye başlamadan önce basitçe bir santralde ne oluyor da CO2 çıkıyor, onu açıklamak lazım: Büyükçe bir yanma kazanı düşünün, içerisinde yakıt yakılıyor, kazanın etrafında da dolanıp duran borular var. Bu boruların içerisinden su geçmekte. Kazanda yanma başlayıp da ısı yükselince boruların içerisindeki su da ısınıyor ve buhar haline geliyor. Çeşitli sistemler vasıtasıyla sıcaklığı (~500 C) ve basıncı arttırılan buhar, 100 bar üzerinde bir basınçla kızgın buhar olarak türbine gönderiliyor. Gerisi tıpkı bir bisikletteki ön lamba sistemi gibi, türbin kanatlarının dönmesiyle oluşan mekanik enerji, jeneratörlerde elektrik enerjisine çevrilip dağıtım hattına iletiliyor. Yani yakıtın yakılmasındaki tek amaç suyu kızgın buhar haline getirebilmek. Tabi kullandığınız yakıtın enerjisi ne kadar yüksekse (ki buna da kalorifik değer deniliyor) yakıtınız o kadar iyi yanıyor. En iyi yakıt kaynakları ise organik kökenli, yani yapısında karbon içeren, maddeler ve bunların yanması sonucu da ortaya CO2 çıkıyor. Yanma dediğimiz işlem de aslında yapının oksijenle reaksiyona girmesidir. CO2 çıkınca ne olduğunu da sera gazları ile ilgili yayınlardan biliyorsunuz.


Enerji santrallerinin İngilizce karşılığı "Power Plant". Ve hepimiz biliyoruz ki "Power is the money, money is the power". (Power ve money deyince aklıma hemen şu şarkı gelir, güzel şarkıdır zannımca). E bebekliğimizden beri beynimize kazınan "güçlü olan yaşar" tümcesi ile bir önceki cümledekileri birleştirir ve ülkeleri kişileştirirsek eğer "enerji santrali olan ülke zengin ülkedir, güçlü ülkedir, yani rahatça yaşar" gibi bir sonuca ulaşırız ki bu son derece basit açıklama bize neden ülkelerin enerji politikalarını değiştirmekte çok da hevesli olmadığını açıklar. (Hem ayrıca, Amerika'nın neden Irak'a saldırdığını, koskoca ülkeyi yerle bir ettiğini, hepimiz artık gayet iyi biliyoruz [Saddam'ın nükleer silahları yüzünden], di mi? Orada bulduğu nükleer silahları(!) oturup içecek hali yok herhalde)

Bildiğim kadarıyla CO2 yi tutucu bir filtre henüz hiçbir santralde yok. Daha doğrusu böyle bir teknoloji yok, en azından yüksek ölçekli işletmelerde kullanılabilir düzeyde değil. Dolayısıyla "bacalara filtre takılsın" önerisinin sera gazlarına bir etkisi olmamakta. Halihazırda uygulanan filtre ve arıtma sistemleri son derece verimli çalışmakla beraber sadece bacagazı içerisinde bulunan külü, tozu ve asit yağmurlarına sebep olan kükürtdioksit (SO2) ve azotoksitleri (NOx) tutmakta. Ki Kyoto'ya kadar (yani 10 yıl öncesine kadar) CO2'den fazlaca bahseden de yoktu. Akut etkilerinden dolayı kül ve asit yağmuru konuları daha öncelikliydi. Onlara çözüm bulundu, şimdi sıra CO2'de. Ama şu anki koşullarda buna en iyi çözüm bol bol ağaç dikmek.

CO2 emisyonları konusunda uluslarası geçerliliği olan tek yaptırım Kyoto Protokolü. Ne diyor Kyoto'ya imza atan ülkeler? "CO2 emisyonlarıma dikkat edeceğim, kontrollü yapacağım, endüstrimi emisyon değerlerini düşürecek şekilde planlayacağım". Kyoto'yu imzalamalı mıyız? Evet, elbette. Zaten protokol gelişmiş ülkelerden ziyade bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için önem taşıyor ki, enerji politikalarını düzenlerken bu konulara dikkat etsinler. Salan saldı, bari bundan sonrakiler salmasın mantığı söz konusu. Şahsen şu an çalıştığım şirket konusunda en ufak bir tereddütüm, huzursuzluğum yok. Zira CO2 salınımı konusunda bizden fersah fersah önde olan ülkeler var, Çin gibi, Hindistan gibi. Ayrıca ülkemizde ciddi bir enerji açığı sıkıntısı olduğu da kabul edilmesi gereken bir başka gerçek.


* Gece vakti dünya, nasıl da ışıl ışıl (!)

Neden huzurlu olduğumu açıklamak istiyorum: Diyelim ki Kyoto'yu imzaladık, termik santraller (yani kömür, doğalgaz gibi organik kökenli yakıt kullanılan santralleri) ve nükleer santral kurmayacağız. E sonra? Deniz, güneş, rüzgar bize yeter mi gerçekten? Birileri kızabilir ama bu düşünce karşısında hissettiklerim "imagine all the people living life in peace"i duyunca hissettiğimle aynı (İçten içe hissedilen bir coşku, ruhun nefes alması, yüzü yukarı kaldırılıp göğe bakarak gülümseme ve bu saatten sonra kısa vadede bunun olamayacağına dair hüzün dolu bir inanışla gerçeğe dönme) Ayrıca şöyle gerçekler de var gözümüzün pek görmediği.
Gelişmiş ülke denince akla gelen en temel tanım (bilimsel yayınlarda kullanıldığı şekli ile) "kişi başına harcanan enerji miktarının çokluğudur." En gelişmiş ülke olduğu kabul edilen Amerika'da bu tüketim manyaklık düzeyinde! (Ki üstteki haritadan da net olarak görülüyor. Misal, "Inconvenient Truth" belgeselini hazırlamış olan Al Gore'un da bir teknoloji delisi olduğu, evinde kullandığı elektronik malzemelerden ötürü ödediği aylık faturanın sıradan bir vatandaşın bir yıllık miktarına eşit olduğu açıklanmış)


* Las Vegas'ta gece.

Son derece net olan gerçek şu ki: Biz insanlar elektriği bu derece kullandığımız müddetçe güneşin, denizin, rüzgarın günümüz teknolojisi ile bize yetmesi mümkün değil! Çünkü gelişmek tek amacımız ve geliştikçe daha çok elektrik harcayacağız, ve daha çok ve daha çok ve daha çok... Evimizde bile her geçen gün elektrikli alet sayısı artmıyor mu? Her yıl bi taraflara kablo çekmek, çoklu priz takmak zorunda kalmıyor muyuz? (Gerçi elektrik tüketiminin en büyük kısmı ev dışında oluyor. Su arıtımı, hastaneler, şehir aydınlatması, ulaşım, inşaat, otomotiv vs vs)

Kendi adıma, aydınlatma sistemlerinin olmadığı bir çağda yaşamayı tercih ederim. Akşamları TV veya bilgisayar başında değil de mum ışığında oturup sohbet etmeyi, hayatın daha yavaş geçmesini, geceleri gökyüzünü ışık kirliliği olmadığı için net olarak görebilmeyi, ulaşım için metroyu kullanmak yerine yürüyerek veya at sırtında yapmayı, klima yerine battaniyeye sarınmayı, dondurulmuş gıda yerine taze gıda kullanmayı tercih edebilirim. Zaten binlerce yıl o şekilde yaşamadık mı? Fakat bunu herkes yapar mı acaba? Sağlık sektöründe ve bilimsel araştırmalar için kullanılan enerji miktarını nasıl azaltacağımız konusundaysa söyleyebilecek hiç bir şeyim yok ama aklımıza gelen her konuda "daha hızlı ve daha çok olmalı" felsefesiyle yaşadığımız müddetçe ne enerji politikaları kolay kolay değişebilir, ne de yenilenebilir enerji kaynakları bize yetebilir.



Bugüne kadar yapılmış olan en önemli buluş nedir sorusuna cevabım "kesinlikle elektrik" olacaktır. Ama bu müthiş keşfi üretmenin ve kullanmanın başka yollarını bulamazsak eğer aydınlanmamızı sağlayan şey (hem gerçek hem de mecazi anlamda) büsbütün karanlığa götürecek gibi duruyor. Evet, gücü olan kazanır ama doğanın gücüyle de kimsenin boy ölçüşemeyeceği ortada.

Perşembe, Şubat 22, 2007

Batsın bu dijital dünya

Güya dijital devrim yaşıyoruz, herşey bir tık kadar ötemizde, bir telefonla anında Amerika'ya bağlanılıyor, uydudan oturduğumuz apartman görülebiliyor, tek bir kimlik numarasıyla bütün bilgilerimize ulaşılabiliyor ama garantili olsun diye yasal yollardan, faturasıyla, üstelik de Ankara'da bulunan büyük bir firmadan aldığımız telefona ait gene faturayla alınmış, her türlü yasal işlemi yapılmış Turkcell hattımızı bir aydır açtırılamıyor? Daha da 2-3 hafta beklermişiz. Neden, çünkü IMEI numarası kopyalanmış ve de bu işler öyle faturanı göstererek ve bi dilekçe yazarak olmazmış!


Telefon annemin adına, hat benim adıma, kullanıcı ise kardeşim. Hem Turkcell hat, hem Nokia telefon 2004 yılı Mart ayında aynı yerden, faturayla alındı (Necatibey - Argold Telekominikasyon). Bu zamana kadar da sorun yoktu. Yılbaşı sonrası kardeşe bi mesaj gelmiş "IMEI numaranız bidi bididir, hattınız kapatılacaktır" diye. O da doğal olarak bana sordu. Ben de "bir hata olmuştur, senin telefonun faturalı alındı, boşver, kapanmaz" dedim. Hata etmişim, meğerse olabiliyormuş bunlar. Nitekim bir-iki hafta sonra hat kapandı! Hemen telekomun sayfasına girdik, IMEI sorgusu yapmaya. "Elektronik bilgileri değiştirilmiş cihaz" yazdı ekranda. Akabinde telekomu aradık. "Telefonu aldığınız yere başvurun, numaranızı tanıtsınlar, ancak makine sadece tek bir numara ile eşleştirilebilir" dediler. Bir seçenek de Tüketici Hakları Dernekleri'ne başvurarak telefonun değiştirilmesi talebinde bulunmakmış ama iş uzar, gerek yok diye düşünüp biz ilk yolda karar kıldık. Tabi ben Adana'da olduğum için kardeş gitti firmaya, orada "bizim yapacağımız bir şey yok, Turkcell Merkez'e gidin" demiş aklıevvelin birisi. Kardeş oraya da gitmiş, onlar da "bizle hiç alakası yok, telefonu aldığınız firma halledecek" demişler. Haydaa.... Mecbur geri dönüp beni aradı firmadan, yetkili olduğu söylenen bir zatla telefonda görüşüp ne yapılması gerektiğini ve neden ilk gelişinde Turkcell'e gönderildiğini sordum. Görüşülen kişinin teknik serviste çalıştığını ve konuyu bilmediği için yanlış yönlendirdiğini söylediler. Neyse, peki, nasıl halledeceğiz sorunu, onu söyleyin de yapalım hemen! Efendim, faturayı bulmamız lazımmış, telefonun alındığı kesin tarihi bilmiyorsak onların dökümanları bulması biraz uzarmış, zaten muhasabe & genel müdürlük de orada değil, Ulus'taymış! İşlemleri ordan yaptıracakmışız. Biraz hır gür/tartışma/polenükten sonra Ulus'taki yerin adresi, sorumlu kişi adı vs alındı, kardeş eve gidip faturayı aramaya koyuldu. Neyse ki faturayı atmamamışız, siz siz olun sakın uzun süreli kullanım için alınan hiçbir şeyin faturasını atmayın (Hatta kıyafetlerin bile, yıllar evvel, 1 yıl kullandığım paltoyu değiştirmişlerdi YKM'den). Hemen ertesi gün faturayla beraber Ulus'ta tarif edilen yere götürüp bir dilekçe dolduruldu, kullanılmak istenen telefon numarası bildirildi ve beklenmeye başlandı. Bize denilen 1 kaç gün ile 1 ay arasında telefonun kullanıma açılacağıydı ama 1 ay oldu ses çıkmayınca tekrar firmayı aradık (yani bu sabah).
Daha önce "tabi, haklısınız, mağdursunuz, bir an önce işleme alınacak vs vs" diyen şahıs ne dese beğenirsiniz: "Sizin evraklarınızı iki gün önce aracı firmaya kargoyla gönderdik, orada işlemleri tamamlanıp telekoma iletilecek, ne zaman açılır bilemeyiz!" Ama, biz taa 1 ay önce dilekçe vermiştik, neden bu tarihe kadar hiç bir şey yapılmamıştı? Çünkü, fatura 2004 yılına aitmiş, o tarihteki distribütör firmaya ve gerekli evraklara ulaşmak o kadar da kolay olmuyormuş, bi dilekçe vermekle bu işler hallolmuyormuş! Peki, ona da peki, deyip belgeleri gönderdikleri firmanın telefonunu istedim. Amacım artık taşmakta olan sabrımı dindirmek için adı geçen firmayı taciz etmek ve bi şeyleri hızlandırmaktı. Bu sefer de "arasanız da bir şey değişmez, boşuna vakit kaybetmeyin" dendi ancak ısrarlarım üzerine numara verildi. Derhal karşı tarafı aradım, olanları anlattım. Son derece nazik konuşan bir bayan, "üzgünüz ama henüz sizin adına hiç bir evrak gelmedi, isterseniz firmayla tekrar konuşun, bize evrakları hemen fakslasınlar, ben bizzat takip edeceğim" deyince tekrar aynı adamı aradım, böyle böyle böyle, sizden faks bekliyorlar, 1 saat sonra gene arayacağım o bayanı, lütfen göndermiş olun diyerek telefonu kapadım. Aradan 3 saat geçince e nasıl olsa fakslamışlardır, bundan sonra hangi aşamalardan geçeceğiz acep düşünceleriyle tekrar o bayanı aradım ve aaaaaaaa! faks felan gitmemiş onlara! Nasıl olur? Neden? Dalga mı geçiliyor benle? Neler oluyor? gibi sorularla kan beyindeyken, bir hışım aynı şahsı arayıp "ya yeter artık, daha fazla beklemicem, açıklama da istemiyorum, bi şeyler çevriliyor, oyalandığımı düşünüyorum, mahkemeyse mahkeme, ilgili heryere başvurumu yapacağım" şeklinde devam ederken bana "sizin için aynı modelde bir başka telefon ayarladım, bir kaç gün içerisinde gelip alabilirsiniz!!Kendi telefonunuzun bataryası ve kapakları da sizde kalacak, üstelik tek bir hatla değil, istediğiniz numarayla kullanabileceksiniz"dendi. FIN.

Postun özü:
* Haklı olduğuna inanıyorsan, konu soğan cücüğü bile olsa peşinden koşturmak lazım.
* Faturaları asla ve asla atmamak lazım.
* Gelen hiç bir mesaja, amaan önemsiz deyip umursamazlık etmemek lazım.

Postta yazmayan bir öz:
* Telefonla görüşüp bilgi aldığınız her kişinin adını, görevini öğrenmek lazım.
* Eski de olsa yedek bir telefona ve alternatif bir hatta sahip olmanın faydası vardır.

Buraya kadar hala sıkılmadan okudunuzsa, aynı şeylerin sizin de başınıza gelmemesini dilerim.

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Şahsi kanaatler


Madem her 108 dk da bir o tuşlara sırasıyla basılması "the others" açısından bu kadar önem arzeden, kendilerinin ve hatta dünyanın (yahut da onların yaşadığı bir başka dünyanın) sonunu getirebilecek kadar mühim bir konu, o vakit neden bu görevi konunun ehemmiyetini idrak edebilecek, ne olursa olsun bu işten vazgeçmeyecek, tüm hayatını o tuşlara basmaya adayabilecek birilerine yaptırmıyorlar da, bize kafayı yedirtiyorlar? Belli ki bu işi yapacak kadar adama/zamana sahipler.
Madem bizimkiler oraya bir kaza eseri geldi, o vakit neden bunları karşılarına alıp "bak kardeşim böyle böyle böyle, biz son derece gizli ve önemli ve de ciddi işler yapıyoruz, aranızdan şu şu şu bizim işimize yarıyabilir, diğerlerinin de kaçmak felan gibi bi şansı yok, kaderiniz artık budur, alışsanız iyi olur" demiyolar da, bize kafayı yedirtiyolar?
Neden ben hep "basit yaşa, basit yaşa" diye kendime telkinde bulunurken, birilerinin aslında son derece karışık şeyler yaparak bizim basit hayatlarımızı alt üst etmeye çalıştığını düşünüyorum ki? Bu "LOST" dizisi, bana "sen ne kadar basit yaşamaya çalışsan da, senin idrak edemediğin, herşeyin üstünde bazı güçler var ve sen onları göremiyor, bilemiyor olsan dahi onlar senin bütün hayatını kontrol edebilme yetisine sahipler" mi demeye çalışıyor?
Neyse, ben zaten tesadüflere inanmam. Herşeyin bir sebebi vardır ve benim bu sebebi bilmiyor olmam o bilginin varlığını yoketmez. Umuyorum Lost'u yapanların da bi bildiği vardır :)

Çarşamba, Şubat 14, 2007

Gizli mesaj içermektedir :)

Pazartesi, Şubat 12, 2007

Sahnede bir dev vardı



Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.



O ufacık adam sahnede tek başınaydı, ama sanki sahnede bin tane insan vardı, memleketimizden yüz tane, bin tane insan, bizim insanlarımız, Nazım'ın insanları.



Ayın altında kağnılar gidiyordu
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru
Toprak öyle bitip tükenmez
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleri ile
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti
ayın altına öküzler
Başka ve küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayın altından akan
toprak,
toprak
topraktı.
(Kurtuluş Savaşı Destanı)

Teşekkürler Betty, teşekkürler Dine.

Perşembe, Şubat 08, 2007

Sapasağlam otururken bakılmak zorunda olmak

Çocukluğumdan beri hatırladığım en baskın dürtü "kendime bakabilmeliyim, kendi paramı kazanmalıyım, kimseye yük olmamalıyım" dürtüsüdür. Sırf bu dürtü yüzünden, artık anneden babadan şurdan burdan para istemek istemiyorum diyen bu iç ses yüzünden, bir an önce okulu bitireyim de çalışmaya başlıyayım diye okulu hiç uzatmadım. 80 kişi girdiğimiz bölümden 5 yıl sonunda (hazırlık da vardı) mezun olabilen hepi topu 12-13 kişiydik. Bu düşüncem hala da değişmedi.

Bir süre önce evlenen bir tırmanıcı arkadaşımız vardı. Bu arkadaşın kayınvalidesi, yolda karşılaştığı ve "damadı göremiyoruz, nerelerde" diye soran bir başka arkadaşımıza "e artık evlendi barklandı, malum para durumları pek iyi değil, bakmak zorunda olduğu bir karısı var" demiş! Huh! Niye ki? Kızı kendine bakmaktan aciz mi? Üstelik kızı da üniversite mezunu bir insan. Neden o da çalışmıyor? Madem durumları kötü, neden tüm yük sadece kocanın üstünde? Kocası serseri mayın gibi gezsin demiyorum, elbetteki çalışması lazım ama "bakmak zorunda olduğu bir karı" lafı çok ağrıma gidiyor bir bayan olarak. Elim ayağım tuttuğu müddetçe ben kimsenin sırtında yük olmak istemiyorum. Bu kişi sevdiğim, evlendiğim adam bile olsa.

Cuma, Ocak 26, 2007

Hayat böyle bir şey


Sabah sabah gazeteyi okuyunca flash back yaptım 7 yıl öncesine doğru.
...
(Konuşmalar telefonda yapılmaktadır)
Ben: Fırfır, TV'yi aç, bilmem ne müzik kanalını. Lan raindog var, adamlar klip çekmiş ama grubun adı Placebo mu ne öyle bir şey yazıyor, bunlar ad mı değiştirdi?
Fırfır: Hadi ya, pembe peluşu da kullanmış mı eleman?
Ben: Yok, peluş felan yok da, ben bu şarkılarını hiç dinlememiştim? Hiç hatılamıyorum duyduğumu.
Fırfır: Grubun adına ne dedin? Placebo mu?
Ben: Evet, evet. Açtın mı TV'yi?
Fırfır: Dur bi uyanayım açıyorum hemen :) Aaa, vallahi Raindog. Neyse, akşam Gölge'ye gidince bakarız adlarına bi değişiklik var mı diye. Geliyorsun değil mi akşam?
Ben: Geliyorum elbet. Demo'yu aramayı unutma.

[Efem, şu an aynı günün akşamına, saat 21.30 sularına ışınlanıyoruz...]

Fırfır: E yok isim değişikliği felan, baksana afişe, hala Raindog.
Ben: Acaba TV için felan mı isim değiştirdiler, ama niye yapsınlar ki böyle bi şi?
Demo: Ne oluyor yahu, ne ismi, ne TV'si?
[Burada, Fırfır olanları anlatıyor Demo'ya]
Demo: Lan Placebo başka bi grup, hiç duymadınız mı? Evet, benziyolar. Ama ben sizin Placebo'yu bilmemenize şaşırdım. Fight Club'ın sonundaki şarkıyı da onlar söylüyor.
Ben: Hadi yaw? Neyse, içeri geçelim. İyice kalabalıklaşmaya başladı burası.
.
.
Şimdi bunları hatırlayınca o andan 2 sene öncesine, yani şu andan 9 sene öncesine flash back yapasım geldi.
.
Babam: Akşam 8'den sonra dışarı çıkamazsın.
Ben: Ama baba, cumartesi arkadaşımın doğum günü. Ve ben de onlarla beraber olmak istiyorum.
Babam: Gündüzler torbaya mı girdi? Gündüz durursun yanlarında, 8'de de evde olursun.
Ben: Ya baba, üniversite de okuyorum. Çocuk muyum ben ya, saçmalıyorsunuz....
Babam: Hayır dedim, akşam akşam kız başına ne işin var dışarıda! Eve geleceksin!

...Bağıra çağıra odaya kapanılır, kapı kilitlenir, müzik açılır, akabinde yalvar yakar tekrar izin istenir. Zorla da olsa izin alınır. Çünkü herkesler Gölge'ye gitmektedir. Çünkü Ankara'nın en iyi rock barıdır. Çünkü Pilli Bebek çalmaktadır.
Ama akşam ne olur? Barın kapısına gidildiğinde kapıda bir mühür ve 3 günlük kapatma cezası yazısı görülür! Chroma gene akşam vakti Gölge'yi göremez, bunun için bi 6 ay daha beklemesi gerekmektedir.
.
.
Bütün bunları düşünmeme sebep, Onur Baştürk'ün bugün Kelebek'te yayınlanan şu yazısıdır.

Sonuç:
1. Gölge kapandı. Artık yok.
2. Baba evden ayrıldı, İstanbul'a yerleşti.
3. Chroma, bildiğiniz gibi, Adana'da.
4. Raindog hala var ancak grubun adı Zakkum oldu, albüm de yaptılar, klip de çektiler. Pembe peluş da var!
5. Evet, ben "Kelebek" okuyorum! Hatta "Günaydın" da okuyorum.
6. Deja vu'yu izleyin. (Alaksız oldu ama siz yine de izleyin. Minority report'u, Terminatör'ü, Time cop'u, Hiro Nakamura'yı anımsayın.)

Salı, Ocak 23, 2007

Milli savunmasına ve milli istihbaratına milyonlarca dolar harcayan, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olan, 18 yaşını aşmış her erkek vatandaşına en az 6 ay askerlik eğitimi veren, son 15 yılda binlerce gencini şehit vermiş olan ülkenin savunulması henüz 17 yaşında ve cebinde sadece 1 YTL parası olan bir serseriye kaldıysa ve ülkenin yetkilileri "milliyetçi duygularla yapılmış basit bir eylem" diyebiliyorsa eğer, cümle başında sözü edilen onca emek, onca para, binlerce hayat niye harcanıyor ki? Çözüm gayet basitmiş halbuki: Orta gelirli veya altında ailelerin çocuklarından hafif agresif olduğunu tespit ettiğin çocukları okutma, beynine gazı ver, eline silahı ver, biraz da atış talimi yaptır! İstediğin kişiyi yok etsin.

Anlayamadığım bir nokta da, aslında halkın büyük bir kısmı tarafından bu çapulculara kahraman muamelesi yapılması. Gazetelerin dediğine aldanmayın siz. Bakın İstanbul Taksim'den Adana'ya uzayınca ne tür tepkiler duyuyorsunuz: "aldı işte ağzının payını", "Onca şehidin arkasından niye kimse böyle yürümedi?"... Bu tepkiler yüzünden bu tip serseriler de durumdan vazife çıkartmaya başlıyor. Ya gerçekten bu ülke 17 yaşında serserilerin intikam duygularına muhtaç olacak kadar aciz mi? Ben mi körüm, görmüyorum, anlayamıyorum? Hrant Dink'i savunmasız bir haldeyken sırtından vurarak öldürünce kapanmış mı oldu Ermeni meselesi? Peki, silahsız bir adamı sırtından vurmak korkaklık, acizlik değildir de nedir?

Dünyanın ne düşündüğü, başka ülke vatandaşlarının ne düşündüğü umrumda değil. Ben sadece düşünmekten aciz 17 yaşında bir çocuğun duygularına muhtaç olduğunu düşünen bir milliyetçilik anlayışından rahatsız olduğumu belirtmek istedim.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

Kimse söylemiyor, bari ben söyliyeyim: Hayvanız biz!


Niye çabalıyoruz ki farklı bir şey olmak için? Nedir derdimiz? Nihayetinde hayvanız biz de. Yaşam dürtülerimiz doymaktan ve soyumuzu devam ettirmekten ibaret. Beynimizi kullanmadan da yaşayıp ölebiliriz. Tıpkı hayvanlar gibi. Topraklarımızı belirleriz, o sınırları geçmeye çalışanı da kovarız ya da öldürürüz. Bu kadar basit bu iş. Niye "İNSAN OLMAK şöyle bir şeydir" diye kurallar getirmeye, geliştirmeye çalışarak kendimizi zorluyoruz ki? Niye tartışma gereği hissediyoruz ki? 2 kuruş aklımız var diye niye kendimizi üstün görüyoruz ki sıçanlardan ya da sırtlanlardan?

Güçlü olan kazanır, düşmanını öldürür, ölen de öldüğüyle kalır, kurda kuşa yem olur gider.
İnsan minsan olmak istemiyorum ben artık, okumak, araştırmak da istemiyorum, zor çünkü bu, çok zor. Bağırırım, çağırırım, ya da sıkarım silahı, olur biter...


"Biz" derken tüm insanlığı kastediyorum.

Cuma, Ocak 19, 2007

Günler böyle geçiyor

Aslında bu postun konusu tam tersi olacaktı. Daha önce defalarca büyük konuşmuş ve bu konuşmalarını defalarca yalamış ama yine de akıllanmamış bir kişi olan ben, bakın diyecektim, bünyeye yardımcı olmak, sağlıklı tutmak için multivitamin kullanıyorum, ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirmek için şunu da tavsiye ederim, grip aşısı da oldum, süperim, herkes hasta hasta gezerken ben sapasağlamım diyecektim. 2 yıldır hasta olduğumu, yatak döşek yattığımı hatırlamam diyecektim ama kısmet değilmiş!

Nitekim son 3 gündür hayat yandaki arkadaşlar, bolca burun akıntısı, göz yanması, boğaz ağrısı ve hapşurukla beraber geçiyor. Gerçi yatak döşek yatmalık bi durum yok. Hatta izin bile almadım, işyerindeyim hala.

Bunların üstüne bi de flor elektrodum kırıldı. Firmanın elinde de stok yokmuş, tez konusunun analizleri için mecburen bi ay daha bekleyeceğim.

Ama yine de bütün bunlar yOrkunla beraber Star Wars serisini izlememize engel değil! Kahramanımsın C3PO.

Pazartesi, Ocak 08, 2007

Peeh, sen otur oturduğun yerde öyle tüketgen tüketgen

Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, bilimde devrim yaratan Bohr atom modeli teorisini yayınladığında 28 yaşındaymış (yıl 1913). Gerçi sonra o teori çok değişti, çok gelişti ama olsun, önemli bir adımdı atom yapısının aydınlatılmasında.


Ludwig Zamenhof tüm dünyada tek bir dil fikriyle geliştirdiği yapay dil Esperanto'yu dünyaya tanıttığında 28 yaşındaymış. Gerçi pek çokları tarafından İspanyolca'ya benzetilmiş, ayrıca da genel olarak pek rağbet görmemiştir ama olsun, meraklıları hala çok.

Bob Marley "I Shout the Sheriff"i kaydettiğinde 28 yaşındaymış. Oldukça genç sayılabilcek bir yaşta, 36 yaşında, cilt kanserinden (malignant melanoma) vefat etmiş ama olsun. Müthiş bir insanmış. 120 yıl "ot" gibi :) yaşamaktansa onun kadar üretken olup da kısa yaşamayı tercih ederdim.


Kaynak: Bu sitede görmüş olduğum şu sitedir.

Çarşamba, Ocak 03, 2007

Bayramlık kuzenler

Annem Afyon - Bolvadin'lidir. Çocukluğunda zor günler geçirmiş. 5 yaşında annesini kaybetmiş, o sırada ikisi kız biri erkek 3 kardeşlermiş. En büyükleri annemmiş. Anneannemin vefatından 5 ay sonra dedem tekrar evlenmiş. 2. eşinden de bi kızı bi oğlu olmuş. (Yani benim biri öz diğeri yarı öz olmak üzere 2 dayım ve aynı şekilde 2 de teyzem var). Ama annem 9 yaşındayken dedem de vefat etmiş. Annem ve dayım halalarının yanına Ankara'ya gitmiş -ki büyük halanın zaten 6 çocuğu varmış-, teyzemse Bolvadin'de teyzesinin yanında kalmış. Çocuk yaşta araya mesafe girince kardeşlik duygusu da pek oluşmamış. 2. eşten olan çocuklarsa anneleriyle kalmış, ama cici anneanne tekrar evlenince o kardeşlerle de bağlantı azalmış, hatta kesilmiş.
Bu postun konusu yarı üvey olan teyze ile ilgili. Bu bayramı ve yılbaşını Afyon'da o ve kızlarıyla geçirdik. Aslında konu bayram+yılbaşında ne yapalımla açıldı. Anneye sana yılbaşı hediyesi almayayım, kaplıcaya götüreyim dedim. O da seve seve kabul etti. Hem kışın kaplıcadan daha güzel ne olabilir ki!* Sonra baktık oteller pahalıya patlıyacak, Bolvadin yakınlarında belediyenin işlettiği Heybeli termal** tesisi var, ister otelde kalabiliyorsunuz, isterseniz de ev kiralayabiliyorsunuz. 5 kişilik villa tipi evlerin günlüğü 60 YTL. Üstelik evlerin içinde 3-4 kişinin rahatça sığabileceği kendine ait küçük hamamı var. O nedenle ev kiralamak daha cazip geldi. Sanırım 8-10 yıldır da Afyon'a gitmiyordum, özlemiştim vallahi. Annem, hazır gitmişken Hülya teyzenlere uğrayalım dedi, sonra plan daha da gelişti ve teyzemi ve çocuklarını da alıp tesise beraber gitmeye karar verildi. İyi de edildi. Kendisini bu güne kadar sanırım toplam 3 kez görmüştüm. Varlığından haberdardım, Afyon merkezde oturduğunu biliyordum, çocukları olduğunu da biliyordum ama sayısı ve yaşları konusunda hiç bir fikrim yoktu.

Sonuç itibariyle ben 28 yaşımda piyangodan bir teyze, bir enişte ve de 18, 16 ve 14 yaşlarında 3 tane kuzen sahibi oldum. İlk başta çocuklar da bi garipsedi ama kan çekiyor herhalde hemen kaynaştılar bizimle. 2006 benim için çok güzel bir yıldı. 2007 ye giriş de bayram gibi*** oldu :) Umarım hep böyle geçer.


* Galiba yaşlanıyorum.

** Tesis çok da mükemmel değil, fazla bir konfor beklemeyin. Bolvadinli değilseniz eğer, torpil sahibi bir kişi bulmanız iyi olur.

***3 günü termalde, bir günü de Afyon'da geçirilen 4 gün boyunca sucuk, düğülü yaprak sarma, kaymak, haşhaşlı gözleme (katmer) ve lokum ile beslenmenin sonucu alınan kilo miktarını da söylemeden geçemeyeceğim: 1,350 kg!

Perşembe, Aralık 28, 2006

Saatli maarif takvimi

İstanbul Maarif Kitaphanesi ve Matbaası tarafından basılan evkatı şer'iyeli, hikayeli, manili, faydalı Saatli maarif takvimi hala var :) Seçkin kırtasiyelerde bulabilirsiniz. Büyük ve küçük olarak basılıyor. Büyük olanın yapraklarının altında "Büyük saatli maarif takvimi" yazıyor. Yanlış bir şey almayın, kandırılmayın. Benim ki küçük olanından, ancak bundan bulabildim buralarda.
Herkese iyi seneler!

Salı, Aralık 19, 2006

Hediye seçmem lazım !!

Yılbaşı yaklaşıyor, ve ben hala hediyeye karar verme faslını bitiremedim. Anneye hediye al, kardeşe hediye al, babaya hediye al, dayıya al, teyzeye al, kuzene al, yengeye al, arkadaşa al, al al al... Hepsi ayrı insanlar, ayrı yaştalar, farklı yerlerdeler.
Hediye seçmek çok özel bir iş. Basit olmamalı, sıradan olmamalı, çok ucuz olmamalı, çok pahalı olmamalı, özel olmalı, kullanışlı olmalı... Paketi açınca gözleri parlamalı hediye alan kişinin. Evet farkındayım geç kaldım ama kafamda bir aydır ona ne alsam, şuna ne alsam telaşı var. Ve hala pek çoğuna isim koyamadım :(
İşin kötüsü akşam yedide şehirde olduğumda pek çok mağaza kapanmış oluyor. İşte bu noktada mağazaların, tasarımcıların internet sayfaları benim en büyük kurtarıcım. İş saatinde mağaza mağaza gezmenin keyfi de ayrı bi güzel. Satış yapmasalar da sadece katalogları ve ürünleri görebilmek bile seçim yapma konusunda çok yardımcı oluyor.
Link mink vermiycem, arayın bulun kardeşim :) Zaten vaktim de yok, bir kaç site daha bakmalıyım!

Cuma, Aralık 08, 2006

Hafif bunalmış ve dağınık bir Chroma portresi

Çocukluğumdan beri beynimde dönen bir laf var: "Dışarıda bir yerlerde başka bir hayat var benim bilmediğim,tanımadığım". İşte bu yüzden kendimi hiç dünyanın merkezi gibi göremedim. Yaşam tarzım, şartlarım ne kadar değişse de hep "lan, bambaşka bi şekilde yaşıyor olabilirdim" dedim kendime. Mesela 1995 yılının Haziran ayında girmiş olduğum ÖYS sınavında (ki o zamanlar 2 aşamalıydı sınav: ÖSS & ÖYS şeklinde ve tercih listesi sınava girmeden önce verilirdi) 1 soru daha fazla yapmış olsam ya da 2 soruyu boş bırakmamış da yanlış yapmış olsam ya da tercih sıralamasını farklı yapmış olsam bambaşka bir noktada olabilirdim şu an. Veya mesela Ankara'da değil de Afyon'da ya da Türkiye'de değil de Filipinler'de doğmuş olabilirdim. Ne garip di mi :))Ama şu an buradayım ve bu şekilde yaşıyorum.
Aslında burada olmuş olmak tamamen benim tercihim değil. Misal, bana kimse sormadı (soruldaysa bile hatırlamıyorum) dişi mi olmak istersin erkek mi diye, zenci mi olmak istersin sarı mı diye (aslında her iki renge de yakınım)... Şikayetçi miyim halimden, hayır da, daha farklı olabilme ihtimali hep vardı.


Farklılıklar bi yana, sanırım çoğumuz kendi küçük dünyamızda yaşıyoruz. TV izleyerek, gazete okuyarak gündemi takip ettiğimizi sanıyoruz ama dışarıda bir yerlerde göremediğimiz hayatlar; duymadığımız, bilmediğimiz kaskatı gerçekler var. Uzadı gene, varmak istediğim nokta şu: Bir süre önce, severek takip ettiğim blog yazarı B. Duygu Özpolat Eren’in (Biyolokum), hem blogunda hem de yazarı olduğu moleschino.org’da yayınladığı bir yazı var, Ruanda hakkında. Okuduğumdan beri günlerdir kendime gelemiyorum. Ben kendimi ne zannediyormuşum da farkında değilmişim diyorum. Meğer ne çok kapılmışım çevremdeki küçük dünyaya diyorum. Birkaç yıl önce haberlerde birkaç satır geçtiğini hatırlıyorum konu ile ilgili ama gerçek anlamda hiç dikkat etmemişim orada olanlara. Hele moleskinde yapılan yorumlardan Banu’nun yazdıklarını da okuyunca resmen küçüldüğümü, ufaldığımı hissettim. Tanrım, bilmek gereken ne kadar çok şey var şu dünyada.
Hem kendimle ilgilenmek hem dışarıyla alakadar olmak, hem ülkemin gündemini bilmek hem de dünyayı izlemek, hem yakın tarihi öğrenmek hem de paleoantropoloji okumak, hem teknolojik yaşamak hem de antikaya merak sarmak, hem mikro bakmak hem makro görmek, hem işimde başarılı olmak hem de süper bir sosyal hayata sahip olmak, hem gerçekleri bilmek hem da hala içindeki insan sevgisini kaybetmemek isteyen bir kişiyim. Zor di mi?

Karikatür: Piyale Madra, 08.12.2006 tarihli Radikal gazetesi

Pazar, Aralık 03, 2006

Bayram değil, seyran değil, Papa bizi neden öptü?

Geç kalmış bir posttur bu.
Ne yalan söyleyeyim, Papa'nın buraya geleceğini, hatta bi de 1 değil, 2 değil, 3 değil, tam 4 gün kalacağını duyunca a ha, dedim, s.çtık!!
Şimdi manyağın teki bir şey yapacak ve hop al sana 3. Dünya Savaşı!
Malum kritik dönemler, stratejik bir ülke, süper önemli bir zat. Zaten bir kaç lafı infial yaratmıştı bu taraflarda. Tüm zemin hazırdı yani.
Neyse neden öptüyse öptü de çok şükür sağ salim gitti, rahat bi nefes aldım.

(Bu arada Papa süper önemli amma velakin Madonna'ya işlemez, o kadar afaroz ettiler, tehditler savurdular, gitmeyin dediler ama kadının umrunda değil, gitti paşa paşa yaptı turnesini, hem de günler öncesinden biletleri tükettirerek.)

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Michael Jackson kuşu

Geçen gün yorkunun dizine uzanmış yatıp da zap yaparken dedi ki: ya dün akşam discovery'de bi kuş gösterdiler, moonwalking yapıyordu, arkadan da vermişler müziği dım dım dırıdım dım dırıdım dım dırıdım dımm dım şeklinde, çok enteresandı felan diye anlattı kuşu ve akabinde, aa dedim çok komik olur öyle bir şey, keşke arasaydın ben de açsaydım tv'yi... şeklinde bir cevap verdim. İşte tam o an discovery ch.ı tuşladım ve ekran aynen şöyle açıldı:




Bayılıyorum böyle hoop diye denk gelen anlara. Ayrıca da, ornitolog abla ne kadar keyifli farkettiniz mi?
.
Evet, biz çift olarak discovery, national felan izliyoruz.
.
.
Mesainin son dakikaları. An itibariyle çıkıp dişciye gideceğim. Video tam yüklenmemiş olabilir, kontrol edemedim. Düzeltirim artık eve geçince.

ps. Videonun daha temiz bir kaydını youtube'dan mooonwolking bird diye arama yaparak bulabilirsiniz. Malesef youtube'dan beta blogger a halen video gönderemiyoruz. HTML ile ayarlamayı da beceremedim.

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Durup dururken

Sabah sabah kafama takıldı. Neden askerlik için vatan borcu denir? Ve bu borcu ödemek neden sadece erkeklere zorunlu kılınmıştır? Erkek olmayanların vatana bir borcu yok mudur? Ya da vatana neden borçlanılır?
Biliyorum, bunları sorgulamak anlamsızdır. Ama takıldı işte.

Perşembe, Kasım 09, 2006

Çalışan bir insanım

Kendimi bildim bileli çalıştım ben. Üniversitedeyken ilk iki yaz tezgahtarlık yaptım, sonraki yazlar ise yaz okulunda geçti malesef. Okul bitti, hemen teyzemin yanında sigortacılığa başladım, iki ay sonra kimya ile ilgili başka bir işyerine, 9 ay sonra kimya ile ilgili bir başka işyerine ve bir sene sonra da buraya geçiş yaptım. Arada hiç boşluk olmadı, bir gün bile. Şanslıydım galiba iş konusunda. Evet, çalışmak önemli benim için. Yani şimdi sana 3 ay süre deseler, boşsun ne yaparsan yap deseler afallarım. Seviyorum çalışmayı. Ama mesela müzik gibi, heykel gibi ya da herhangi bir başka konuda yeteneğim olsaydı, onların üzerine yoğunlaşmayı tercih ederdim. Çünkü hayatı güzelleştiren, yaşanır kılan esas mevzular şirket, iş, bordro felan değil. Farkındayım.
Tezgahtarlığı saymazsak eğer, hep büyük şirketlerde çalıştığımdan dolayı ister istemez bazı şeyleri takip etmek, kişisel gelişime önem vermek durumundayım. Zira kendinizi kanıtlayana kadar, hele ki yaşca küçükseniz ve de çalıştığınız sektörde deneyimsizseniz, bir çok şeyi algılayamayabiliyor ve dışlandığınızı, önemsenmediğinizi rahatlıkla hissedebiliyorsunuz. İşte bu yüzden sadece teknik yönden değil, her konuda kendinizi geliştirmek, algılarınızı açık tutmak zorundasınız. Hatta bazen kişisel gelişim, teknik deneyimin de ötesine geçebiliyor.
Herşeyden önce hiç bir şirket aptal biriyle çalışmak istemez. Burdan akıllı olduğum sonucunu çıkartmıyorum elbet, daha katetmek gereken çok yol var. Kimileri gerçekten şanslı oluyor, doğuştan bazı iletişim yeteneklerine sahip oluyor ki bu insanlar zaten hemen parlayıveriyorlar. Mesela benim müdürüm benden sadece 4 yaş büyük. Bundan 4 yıl önce, yani benim şu an olduğum yaşta, o müdür olarak çalışıyordu. Ve uluslararası düzeyde geleceğinin çok parlak olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yok.
Bunları bir kenara bırakırsak, bağlantılarda okuyacağınız bir kaç yazı, sistemi görmek ve anlamak adına, orta kademe bir yönetici (eski adıyla şef, yeni tabirle supervisor) olarak benim çok işime yaradı:

- Cennet gibi işyeri olmaz.

- Motivasyon denilen şey çoğu zaman paraya bağlı değildir. Kişinin içinde çalışma isteği yoksa, bunu değiştirmek genellikle pek mümkün değildir. Altınızda çalışan birileri varsa bunu bilerek hareket etmek gerekir.

- Herşeye hayır diyen insanlar aslında korkaktır.

Şu yazıyı okuduğumda da pek hoşuma gitmişti, keşke pek çok yönetici böyle olsa demiştim. (Tabi bi de kendisiyle çalışan kişilerin fikrini sormak lazım.)

"Karakter aşınması" adlı kitap da bence çalışan, ya da çalışmayı düşünen her insanın mutlaka okuması gereken kitaplardan biri.

Aslında çok var tabi böyle yazılardan. Sistem sürekli değişiyor ama değişmeyen iki şey var bana göre: 1.Kurulan her şirket para kazanmayı amaçlar, kendisine para getirmeyecek hiç bir şey yapmaz. Prestij için yapılan sosyal sorumluluk projelerinin de amacı farklı müşteri kesimlerini kendine bağlamaktır, olumsuz imaj yaratmamaktır.
2. Paranın ve ticaretin etiği yoktur. Din, dil, milliyet, siyasi görüş felan dinlemez.

Yukarıda da dediğim gibi, bütün bu kişisel gelişim çalışmaları kendinizi ispatlayana kadardır. Ondan sonra canınızın istediği gibi davranabilirsiniz. Tabi kılıfına uydurduğunuz müddetçe. Ben henüz o aşamaya gelemedim.

Ayrıca, bir de Dilbert'i takip ederim hergün Radikal-onlinedan. Çok güzel anlatmaktadır işyerlerinin gerçeklerini.

İş hayatına atılacak çömezlere başarılar.

Salı, Kasım 07, 2006

Hayallerim, İstanbul ve Autoshow

Hayallerimin şehriydi İstanbul. Orada yaşayacaktım, orada çalışacaktım. Haftaiçlerim Gebze-İstanbul arasında gidip gelmekle geçecekti. Haftasonları İstiklal'den çıkmayacaktım. Küçük bir ara sokakta, bodrum katta ya da kot farkı olan bir apartmanın alt katında ev tutacaktım. Muhtemelen Üsküdar'da ya da Kadıköy'de. Ölesiye bir koşturmaca içerisinde geçecekti günlerim. Tiyatrolara gidecektim, dans gösterilerine gidecektim, aktiviteleri takip edecektim, modern sanata ilgi duyacaktım vs vs vs ... gibi planlarım vardı üniversitedeyken. Ama heyhat, hayat beni Adana'ya getirdi. Nasıl da sahip çıkmışım hayallerime görüyorsunuz değil mi :)

Ama yine de ara sıra gidiyorum İstanbul'a. Düğün, dernek, konser, iş gibi bahanelerle yılda en azından 2-3 kere oradayım. Bu hafta sonu İstanbul'daydım mesela. Kimya fuarına gittik, gezmek için. Gezdik, gördük, tanıştık. Katalog aldık, kart bıraktık. Yaşımdan ve görünüşümden dolayı firma temsilcileri tarafından ilk etapta pek de ciddiye alınmadığımı farkettim. Bana hala "aa, biz sizi öğrenci sanmıştık" diyenler vardı :)) Aslında bu gizliden gizliye hoşuma da gitmekte.
Dehşet bir soğuk vardı cumartesi günü. Adana'nın gözünü seveyim :) Ey İstanbul ahalisi, Adana'da görüp görebileceğiniz en soğuk hava bu hafta sonu orada gördüğünüz havadır!
Tesadüfe bakınız ki, bizim gittiğimiz fuar merkezinin hemen yanında CNR'da auto show 2006 vardı. Beraber gittiğim iş arkadaşım bir araba hastası olunca, mecburen oraya da girdik. Ben içeride rengarenk şovlar, süper arabalar, her tarafta birbirinden güzel manken kızlar bekliyordum ama yanılmışım. Arabanın ön koltuğuna bile oturmaktan hoşlanmayan bir kişi olarak bana pek bir şey hissettirmedi. (Böyle düşünmemin sebebi kesinlikle o arabaları alacak param olmaması felan değil. Alakası yok. Hoş olsa da almam zaten. Kaskosuydu, benziniydi, vergisiydi. Çalındı, çizildi derdiydi. Hiç gerek yok.) Bu arada, bence fuarın en güzel yeri klasiklerin sergilendiği standdı. Zaten tek fotografımı da orada çektirdim. 1960 model, ateş kırmızısı bir Cadillac. Muhteşem.

Merak etmeyin, iş arkadaşım benim kadar ilgisiz kalmadı fuara. Buyrun bu da ondan bir foto:

Cuma, Kasım 03, 2006

Zaman geçer gider

Biz de Meliscik gibiydik, sonra şöyle olduk:


Üstteki fotonun çekildiği bayram gününü -ki tarih 20.03.1984- hatırlamaktayım. Mankenler poz veriyor, ben de vericem diye tutturmuştum.
Kendimi bildim bileli her bayram o eve gideriz. Dudiş'i öperiz, para isteriz. Mutfakta tatlı yeriz. Şimdiki hali çok farklı evin. Tıpkı bu fotodaki bizler gibi, o da değişti. Mesela şimdi biz şöyle şeyler yapıyoruz: (Soldan sağa) Volki (bi de böyle bi yönü var), Bora, Tıytıl, karakız.

Ve mesela o evde şimdi şöyle pozlar veriliyor:


Söylenecek çok şey olup da susmak istediğim bir an şu an.

ps. Tıytıl hazinede çalışmaya başladı. Ve ben kendisini yıllardır görmüyorum.

Çarşamba, Kasım 01, 2006


Yazın yukarıdaki gibiydi, şimdi kanlı canlı karşımızda. Ve çok güzel. Ve çok tatlı. Ve çok nazlı.
Sağlıkla büyü Meliscik.



Pazar, Ekim 29, 2006

Bu ne biçim bayram böyle

Arife gününe bir ölüm haberiyle girdik. Hiç beklemediğimiz, hepimizi şok eden.

Bayramın birinci günü hasta oldum, son iki gün boyunca yediğim herşey geri çıktı, 3 gün kendime gelemedim.

Üçüncü gün gene bir vefat haberi geldi. 18 yaşında pırıl pırıl bir genci kaybettik lösemiden :(

Perşembe günü süpriz, çok sevindiren ve "herşeye rağmen hayat devam ediyor" dedirten bir düğün haberi aldım.

Dün gece yola çıkıp Adana'ya döndüm. Sabah 6 da eve girdiğimde, evin her yanının su olduğunu gördüm. 3 gün önceki aşırı şiddetli yağmurun suyu balkondan eve dolmuştu. Sabahtan beri (ki şu an saat 19:00) ev temizliyorum, her yerden çamur çıktı.

Fotograf makinem de Ankara'da kalmış.

Yeter artık!

Cuma, Ekim 20, 2006

Duyuru panosu

Açıklama 1.
Okuyup incelemeden Beta Blogger'a zıpladım bir süre önce. Ve şimdi beta olmayan bloggerlara yorum yapamıyorum, onlar da bana yapamıyorlar. Bir müddet bekleyecekmişiz. Geri dönüşü de yokmuş bu zıplamanın.

Açıklama 2.
Ne yaptıysam düzeltemedim firefoxdaki renk problemini. Linklerdeki koyu lacivert renk değişmiyor bir türlü. IE'de bir sorun yok, düzgün gözükmekte. Keşke tersi olsaydı ama yine de seviyorum ateşli tilkiyi :)

Perşembe, Ekim 19, 2006

Elinde didgeridoo* dünyayı dolaşmak

*Dijiridu diye okunur

Benim Funda isminde bir arkadaşım vardı taa üniversite yıllarından. Aslında okurken pek samimi değildik ama mezun olduktan sonra daha çok görüşür olduk (daha doğrusu olmuştuk, zira artık pek görüşemiyoruz, çünkü ben buraya geldim, o da Kaş’a yerleşti, daha doğrusu evlenince yerleşecek, gerçek şu ki evlerini hazırlıyorlar ufaktan ufaktan, aslında enişte, yani Funda’nın nişanlısı, zaten Kaş’ta yaşıyor, yani yaşamıyor da çalıştığı ofis orda, çünkü o bir tur rehberi, kah orda kah Ağrı’da kah Kapadokya’da, kah –abartma istersen- neyse işte, nerede yaşadıklarını onlar da bilmiyorlar ama nerede yaşamak istediklerini biliyorlar: Kaş’da, ve de o yüzden evlerini oraya kuruyorlar. Ama hali hazırda zaten vakitlerinin büyük bir kısmı da Kaş’da geçiyor. Bu arada yeri gelmişken söyliyeyim: Ben Kaş’a hiç gitmedim! Kalkan’a da gitmedim :( )

Ama Kapadokya’ya gittim, tam bir sene önce gittim. İlk gidişimdi ve itiraf ediyorum pişman oldum, “neden bu kadar geç kaldım buraya gelmek için” diye (Hala gitmeyen varsa gitsin, görsün.).Normal insanlar gibi ortaokulda, lisede okul gezilerine katılıp gidebilirdim (Yok gidemezdim, babam izin vermezdi). E hadi onu yapamadım diyelim, üniversitede gidebilirdim, nerdeyse her 15 günde bir gezi düzenlenirdi oraya (Yok, gene izin vermezdi. Bu arada ikinci bir itiraf: Ben üniversite son sınıfa kadar akşam sekizden sonra dışarı çıkamayan ve de arkadaşında kalamayan bir insandım). Hoş izin verseydi de gitmezdim, çünkü çok popülerdi o gezilere gitmek ve ben popüler şeyleri yapmaktan nefret ederdim (aslında hala ederim).

Kapadokya’ya geçen sene Funda’yı görmeye gitmiştim. Zira kendisi o sırada orada (yani şurada) çalışmaktaydı. Uzun uzun size Kapadokya’yı anlatmayacağım elbet, zaten “zip”lenmiş bir geziydi bu. Cuma akşamı karar verilmiş, cumartesi öğlene doğru yola çıkılmış, 4 gibi orda olunmuş ve pazar günü öğlen ayrılınmıştı. Ve bu kısacık sürede önce Turasan Şarap gezildi (evet, ilk oraya gittik!), sonra bacalar ve yer altı şehirleri gezildi, güneşin batışı izlendi, Uçhisar’a gidildi vs vs.

Ehem, didgeridoo ve Kapadokya nasıl bağlanır şimdi göreceksiniz:
Funda ve ofis arkadaşları ortasında avlusu olan 3 tane baca evde kalmaktaydılar, sabah hep beraber kahvaltı etmek için avluya çıkıldı, sofra hazırlandı ve Atıl dedi ki ben gidip ekmek alayım. Geldiğinde elinde 3-4 tane ekmek, yanında da sırtında upuzun ve ne işe yaradığını anlayamadığımız bir tahta boru taşıyan, sarı ve raspalı saçlı bir eleman ve de elemanın kız arkadaşı vardı. “O ha” dedik, “sen ekmek almaya gitmiştin, iyi ki gazete ve süt de alayım demedin” :)
Sonradan öğrendik ki o boru Aborjinlerin yerel bir müzik aleti olan didgeridoo imiş. (ayrıntılı bilgi için bkz.) Adını şu an hatırlayamadığım Hollandalı bu arkadaş, kendi didgeridoosunu kendi yapmış, Bulgar sevgilisiyle beraber o ülke senin bu ülke benim dolaşmaktaymış. Son derece keyifli bir kahvaltıdan sonra bize mini bir konser verdiler. Sonra da biz denedik çalmayı ama ufak bir tıslamadan öteye gidemedi çıkardığımız ses. Hayran oldum kendilerine, taşıdıkları özgür ruhlara, bunlar dünyanın çiçekleri dedi birisi ve herkes hakverdi. Kapadokya'yı bıraktık, elemanlarla sohbet ettik. Kapadokya zaten hep orada ama elinde didgeridoo dünyayı dolaşan bu çifti bir daha görme şansımız olmayacaktı. (Gerçi ilerki postlardan birinde e yuh artık denilecek türden bazı karşılaşma hikayeleri anlatacağım)

E nasıl bir ses çıkartır bu didgeridoo diyenler içinde, üstad Jeremy Donovan’dan güzel bir dinleti sunayım size:



Eskiden eline gitarını alan dünya turuna çıkardı. Şimdi didgeridoo ile yapılmakta bu eylem. Mesela şöyle.Çıkmaya niyeti olanlar varsa bunu bilsin de çıksın.
Aklımdayken söyliyeyim, ikinci paragrafın son cümlesinde yazılı olan sebepten ötürü şu kitabı da okumadım henüz.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Gerçek Türk'üm galiba :)

Aylar evvel yazdığım bir postta bahsetmiş idim Lost ile tanıştığımdan ve bağımlısı olduğumdan. Bu Lost dizisi nedeniyle o güne kadar hiç de aşina olmadığım torrent kavramı ile tanıştım ve emule, azureus, utorrent gibi programları deneye yanıla öğrenerek en rahat ve sorunsuz olanının utorrent olduğuna karar verdim. (Tabi bu arada Lost bahanesiyle, hazır kurulu program var, gelsin filmler, konser kayıtları, bulunamayan albümler.) Utorrent, firefox'la beraber kullanılırken hiç bi sorun çıkartmıyor, sessiz sakin işini yapıyor, benim sörfümü de hiç engellemiyor. Burada şunu belirtmek isterim ki ben sadece kullanıcıyım! :) Konular hakkında hiç bir teknik bilgim yok. Hangisi bana kolay ve rahat geldiyse ona karar verdim. Emule ve azureus'u tercih etmemiş olmam ayarlar, menüler vs çok karışık geldiği için o programları kullanmayı becerememiş olmamdan veya onlar açıkken interneti kullanamıyor olmamdan kaynaklanmaktadır.

Konu gene dağıldı, hemen toparlıyorum. Bağlantı hızım yavaş olduğu için utorrenti öyle aman aman bi şekilde kullanmazken saygıdeğer WRZL kişisi bir gün bana "kız senin ADSL'en 256 sınırsız di mi? Türk Telekom'un bi kampanyası var, istersen kampanyaya katılıp şubata kadar aynı fiyata (49 YTL/ay) 1024 kbps ve kotasız kullanabilirsin" dedi. Ben de hemen o vakit dediğini yaptım. Ve tabi o aşamadan sonra torrent indirme olayı da hız kazandı, sağdan soldan istek toplar oldum, bilgisayar günlerce kapanmaz oldu.

Hay allah, toparlıycam dedim, iyice dağıldı! Gelelim başlığın ana sebebine. Efendim bu işlerle uğraşanlar bilirler, modemde port forwarding diye bi olay vardır. Download ve upload kapasitesini yükseltmek için kullanılır (başka bir amacı varsa da bilmiyorum). Ben yaklaşık 5-6 aydır bu port forward olayının ne olduğunu ve nasıl yapıldığını çözmeye çalışıyordum. Teknik bilgisiz şekilde olaya bodoslama dalınca tabi konuları anlamak ve algılamak pek kolay olmuyor. Öyle forumları felan geziyorum, yazılanları ve tavsiyeleri okuyorum. Ama nasıl olsa bu işlemi yapmadan da indirebildiğim için "never touch a running system" zihniyetiyle modem ayarları ile hiç oynamamıştım. Açıkcası korktum bozulur felan diye. Çünkü okuduğum yazıların çoğu son derece karışık işlemlerden bahsediyordu (ya da bana öyle geliyordu). Amma velakin geçen akşam programın hata verdiğini ve seed sayısının "3820" olduğu filmin inmediğini ve hiç bir upload olmadığını da görünce bir terslik olduğunu anladım. Sebebini halen bilmiyorum ama öyle bir şey oldu işte ve araştırmalarım sonucunda kaçınılmaz olarak port forward etmem gerektiğini anladım. Gene başladım googling yapmaya, bi sürü forum sitesine girmeye, oraya buraya bakmaya. Hatta program bile indirdim onun için ama olmuyor olmuyor. Yazılan hiçbir yazıda benim modemin marka/modeli yok. Bulamıyorum, anlayamıyorum, beceremiyorum derken neden sonra modemin manueline bakmak geldi aklıma! Evet, tam 6 ay sonra aklıma geldi! Meğerse manuelde güzelce açıklanan ve 5 dakikalık son derece basit bir işlemmiş! Yaptım ve save ettim, sonra da restart dedim ve tekrar açtım programı. Program şakır şakır çalıştı ve daha önce downloadda gördüğüm en yüksek rakam 25-30 iken 120'yi gördüm 5 dk içinde!

Velhasıl kelam, gerçek bir Türk asla kullanım klavuzunu okumaz, sağa sola sorar, deneme-yanılma ile öğrenir, ordan burdan duyduklarını uygular. Başı belaya girince aklına gelir o aletin bir klavuzu olduğu. Bu olayın ana fikri budur!


ps. Telif-melif-yasa vs işlerine hiç girmeyelerim lütfen. Zira benim indirdiğim filmlerde, albümlerde bulunan kişilerin bu paraya pek de ihtiyaç duymadığı kanaatindeyim. Bu konuyla ilgili South Park'ta son derece anlamlı bir bölüm vardı, onu da bulup buraya ekleyeceğim en kısa sürede :)
.
.
İşte buldum:

Salı, Ekim 03, 2006

Burada hala yaz.


Ankara'dan, İstanbul'dan şakır şakır yağmur haberleri geliyor, annemler buralar çok soğuk diyor ama biz Adana'da hala yaz havası soluyoruz, askılı tişörtler giyiyoruz. Mesela şu yanda gördüğünüz fotograf 20 dk. önce çekildi. Hatta şort giyenler bile var. Ama bilirim ki bunlar son demler ve yavaş yavaş biz de üşümeye başlayacağız bir iki haftaya kadar. Üşümek dediysem öyle tir tir değil, hafif bir hırka idare eder daha kasım'a kadar.
Yaz mevsimini sevmiyorum. Kesinlikle benim mevsimim olmadı hiç bir zaman. Tamam, yaz çocuğuyum, Ağustos doğumluyum ama bu yaz mevsimini sevmemi gerektirmiyor. En güzeli bahar. Hem ilki, hem sonu. Hatta Nisan&Mayıs ve Eylül&Ekim'dir en güzel aylar. Hiç bitmeseler keşke.



Öğlenleri işyerinin iskelesinde yürüyorum, bir sürü yavru balık var iskelenin etrafında. Elinizi atsanız yakalayabilirsiniz ama av yasağı olduğu için kimse dokunamıyor, onlar da mutlu mesut büyüyorlar. Yeni hobim balıklara ekmek atıp, yemelerini izlemek. Koca bir ekmek 5 dk. içinde yok oluyor. İyi de oluyor, ekmekler çöpe gitmiyor. İçimin acıdığı durumlardan biri çöpe yiyecek atılması. Ama uzun süre önce çaresini buldum. Ekmekler kızartılıp yeniyor veya balıklara atılıyor. Meyveler sıkılıp suyu içiliyor, sebzeler haşlanıp buzluğa kaldırılıyor, yenmeyen yemekler bir kaba konulup sokaktaki kedilere veriliyor.

Yukarıdaki fotoda suyun yeşil gözüktüğüne bakmayın, aslında gayet mavi ve berrak. Yanda kocaman gemi olduğu için öyle bi garip gözüküyor rengi.



Ve bir ayakfotosu da benden ama öyle şirin terliklerle, pahalı ayakkabılarla, süper topuklularla değil. 4 yıldır yaz-kış, hergün, sabahtan akşama kadar giymek zorunda olduğum çelik burunlu iş ayakkabısıyla :)



Sevgiler.

Cuma, Eylül 22, 2006

Balıklık

Deniz kenarında olmasına rağmen Adana'da pek balık kültürü yok. Kırmızı et ve kebaptan başka bir şey yemekten sayılmaz burda. Üstelik Çukurova'nın ortasında, en verimli tarım arazilerine sahipler ama sebze yemekleri de pek tercih edilmez. Etin yanında süs amacıyla (salata veya dolmalık malzeme olarak) kullanılır.
İşte bu kültüre inat bu hafta hep balık yedim. Hepsi de nefisti. Önce Dinemiz kızın, ziyarete gelen (ve iki gün önce dönen) kardeş şerefine yaptığı fırında balık (somon+et balığı), ertesi gün öğlen, işyerindeki arkadaşlarla deniz kenarında, Gölovası Balıkçısı'nda yenilen süper bi levrek (ki fotosu hemen aşağıda)


Ve son olarak da dün akşam, benim yeni şaheserim balık güvecinde fırın çupra! Şahit olarak da her zamanki gibi Dinemiz ve Wrzl vardı :)





Afiyet oldu herkese.

******

Son fotoya dair birkaç not:
1. Henüz büyük bir yemek masasına sahip değilim, misafirlere salon sehpasında yediriyorum yemeği.
2. Henüz büyük bir fırına sahip değilim. 4 tane balık vardı ve önce ilk ikisi pişti, sonra diğer ikisi.
3. Henüz araba sahibi değilim ama sevdiceğimin hediye etmiş olduğu ve sehpanın sağ köşesinde gözüken bir gitt'im var :)
4. Yakut benim, bira Yorkun'un, kolalarsa "biz yemekle alkol almayız, tadı bozulmasın" diyen misafirlerin (gerçi onlar misafir statüsünden çoktaaan çıktılar)
Yemekten sonra onlar şaraba, Yorkun da rakıya döndü.
5. Merak eden olursa anlatayım: Çupraları ayıklatıp alın, güvecin altına yuvarlak dilimlediğiniz soğanları yerleştirin, üzerine balığı yerleştirin (alt ve üstünde bıçakla iki kesik atmayı, kuyruğuna kadar ikiye bölmeyi ve içine-dışına tuz serpmeyi unutmayın), son olarak da yuvarlak dilimli patates, domates ve limonları ekleyip bir-iki çorba kaşığı zeytinyağı gezdirin. 230 derece fırında 30-35 dk pişirin, sıcaklığı 250 ye getirip 10 dk daha pişirin. Bu kadar basit!

Pazartesi, Eylül 18, 2006

Beterböcek



Nereden geldi şimdi aklıma bilmiyorum ama canım fena halde beterböcek izlemek istiyor! En eğlendiğim filmlerden biriydi: Bidıljuys bidıljuys bidıljuys :)

Bi de, internetteki yemek blogları yasaklanmalı, ya da en azından fotograf koyulması yasaklanmalı, ya da şifreli felan olmalı, açken girmek yasak olmalı, veya sayfa açılmadan önce uyarı yazısı çıkmalı, boy kilo indeksi sorulmalı, emin misin, bak açıyorum felan demeli. Ne biliim işte öyle direk açılmamalı, birbirlerine link atmamalılar......... Allah'tan ki yanımda yakınımda hemen gidip yiyecek alabileceğim pastane, kantin vs bir şey yok!

Cuma, Eylül 15, 2006

Dağdan taştan


Mont Blanc [1]

Adana'da hayatıma renk katan, desteğini her zaman hissettiğim, zor gün dostu, buradaki ilk arkadaşım, güzel insan Sülo'm yıllardır hayalini kurduğu amacını artık gerçekleştirdi ve nihayet dün Mont Blanc'a gitti! Üstelik iki pırlanta dağcı ile beraber. Bu ülkede az buçuk dağcılık yapmış olan herkesin bildiği Tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı (nam-ı diger "Tafa") ile birlikte gitti. (Bir de yanlarında Öztürk Kayıkçı olsaydı Türkiye dağcılığının (benim tanıdığım) en süper & en pozitif & en sıcak 4 ismi bir arada olacaktı :) )
Ehe, Sülo'yla ilk tanışmamızı hatırlıyorum da, Anavarza'da (ki artık malesef orada tırmanmak yasak); önce "Süleyman Bey" idi, 2 hafta sonra "Süleyman Hoca" oldu, 1 ay sonra da "Sülo" :) Bu Sülo kişisi tırmanış esnasında karşısındakine sonsuz güven verir. Az çekmemiştir benim kahrımı rotalarda. Sonra da "aferim kız, ne güzel tırmandın öyle dağcı gibi" der ama ben bilirim ki tırmanmamışımdır, kendime güvenimi sağlamak için var gücüyle asılmıştır yukarıdan ipe. Zira benim o koca baseni desteksiz oralara çıkarmam pek mümkün değildir.


Mont Blanc-Panoromik [2]

Biliyorum Sülo, çok hoş gittin oralara, gelirken de hoşgel. Bir sürü fotograf ve anıyla beraber.

Bu aralar hep güzel haberler geliyor tırmanış camiasından:

1. Adana'nın bağrından kopmuş olan tırmanıcımız Mümin geçen hafta sonu çok zor bir işi başardı ve Nurettin'le beraber Büyük Demirkazık'ın kuzey ve doğu duvarını aynı günde tamamladılar. Kotayı oldukça yükseltip, resmen bir çığır açtılar Türkiye tırmanıcılığında.

2. Nihayet bir ilk gerçekleşti ve spor tırmanış milli takımı, dünya kupası için
dün İspanya'ya gitti. Hepinize buradan bol şans diliyorum Doğan, Seko, Uğur, Evren, Duygu ve Gürgel.

[1] http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=166186
[2] http://sweb.cz/troolix/Mont_Blanc/

Pazar, Eylül 10, 2006



2 gün sonra tam 4 yıl olacak. Halbuki ben 2 sene vermiştim kendime. Gidersin, biraz para biriktirirsin ve dönersin. Ankara'da yaşamaya devam edersin. Ya da İstanbul'a yerleşirsin. Ama Adana'ya geleli tam 4 yıl oldu! 4 yıl 1 ay önce rüyamda görsem peeh der geçerdim. Adana yaa! Ne bi akrabam var ne bi tanıdığım. Ne yolunu bilirim, ne havasını. Koca bir boşluk beynimde ve "ne olacak acaba" dürtüsü.
Şimdi şaka gibi geliyor ama yaptım ben bunu. Elimde bir valizle tek başıma geldim bu şehre. Üstelik kimseyi tanımadan. Tek bildiğim çalışacağım şirketin adı ve adresi. Daha doğrusu adres bile değil, sadece bir köy adı. Hiç korkmadım, hiç endişelenmedim. Ufak tefek teredütler oldu ama aşıldı hepsi. Ne de olsa ben güçlü bir kişiyim, her şeye alışır insan, oraya da alışırım dedim. Hem tek yaşıycan kızım, kapatırsın kapını, açarsın interneti, dünya elinin altında. Çıkmak istersen çıkarsın dışarı, elbet yaşayan birileri vardır orda dedim kendime. Ya öğretmen olsaydın, bak onlar da ellerinde valiz, gidiyorlar tek başlarına başka bir şehre, hatta köye. Ne var bunda bu kadar düşünecek? ...Ama Adana yaa!.. Off, be kızım, süper bir iş işte, daha ne istiyorum? Üstelik bu kadar da değil, boşandıktan sonra depresyona giren annem de böylece biraz kendine çeki düzen verir, herşeyi bana yıktı, bakkala bile gitmiyor. Ben Adana'ya gidersem o da dışarı çıkmaya başlar mecburen, kendine gelir yavaş yavaş. ..Ama ama.. Ya daha ne olsun? Hafta sonları çalışmayacağım artık. Evde durmamı gerektirecek birileri de olmayacak hem, böylece o çok istediğim dağcılığa da başlayabileceğim. ..Ya alışamazsam?... Niye, orada yaşayanlar da insan değil mi? Yaşayan nasıl yaşıyor? Ne olacak ki? Çok bunalırsam 2 haftaya bi gelirim Ankara'ya. ...Ev yok, bişey yok, nerde kalcam ben?... Dur hele bi gideyim bakalım oraya. Pansiyon mansiyon bi şeyler ayarlarım artık, koca kız oldum, kalırım bi süre orda, bi yandan da ev bakarım. Hem babamın eli armut toplamıyo ya, gelir o da yardım eder. ...Babam mı? Ya, bi de o var. Ya benle kalmak isterse, tek bırakmam derse?... Hoop, o kadar uzun boylu değil. Bunu daha önce, bırakıp gitmeden önce düşünseydi. Peşin peşin söyle istemediğini, tek yaşayacağını. Hem o kalırsa, kardeşim gelmez, annem gelmez evime. Açıkca anlat bunları...Off, ama nasıl, çok kırılır... Kırılmaz merak etme, buna hakkı yok... Neyse, bunu o zaman düşünürüm. Şimdi evrakları hazırla, valizi toparla. Ankara yağmurlu ama orası 35 derece, güneşli gözüküyor hava durumunda. Hırkamı giydim ama yanıma bi iki tane askılı bi şeyler alayım. ...Vedalaşağım insanlar var, daha bi sürü arkadaşı görmedim. Çok ani oldu bu karar ya... Aman be kızım, duyan da dünyanın bi ucuna gidiyorum sanır. Adana bu Adana. Otobüsle 6,5 saat. Nasıl olsa gelicem ara ara, o zamanlar görürüm milleti, üstelik hepsinin cebi var. Ulaşırım istediğim zaman.. Hadi bakalım, 23.30 arabasına. Sabah Adana'dasın!

Tam 4 yıl oldu!

Gelmeden iki gün önce bir rüya gördüm. Şalvarlı adamlar sokakta dolaşıyor, bense tek başıma bakıyorum korkuyla etrafıma. Aniden gözümü açtım ve "ne yapıyorum ben ya?!" dedim, gecenin bi yarısı. Güldüm sonra kendime, yeni hayatım hayırlı olsun :)

4 yıl...


(Dip not: Sokakta dolaşan şalvarlı adamlar yok Adana'nın benim yaşadığım bölümünde.)

Çarşamba, Eylül 06, 2006

Memleket meseleleri



Lübnan'a asker gönderilmesi onaylandı. Meclisin tavrı zaten belliydi. Halk istemediği için Irak'a asker göndermemiş olan ve buna dair pişmanlıklarını her fırsatta dile getiren vekillerimiz nedense (?) bu kez halka rağmen tezkereyi onayladılar. Amerikalı dostlarımız da bu karara pek sevindiler. Kendi milli sınırları içinde dahi söz sahibi olmayı beceremiş bir ülke neden Ortadoğu'da söz sahibi olmak ister ki? Bu konuda düşüncelerimi zaten biliyorsunuz. Benim "küçük" beynim içinde silah içeren, ölüm içeren hiçbir olguyu anlayamıyor, kavrayamıyor, taraf tutamıyor. Ne Hizbullah'tan yanayım, ne İsrail ve yanındakilerden.

Fotograftaki eserde Osman Bozkurt'un da vurguladığı gibi: "Sevgili kedicik, herşeye rağmen insanların kalplerinin aslında iyi olduğuna inanıyorum."
(ara not: Savaşa karşı Türk tasarımcıların yaptığı diğer eserleri şu sayfada görebilirsiniz.)

Hoop, başka konuya geçiyorum. Aşağıdaki iki farklı görüntü de Türkiye'den, İstanbul'dan. Son 4 gün içinde çekildi. Biri Rock'n Coke'dan, diğeri Fatih'te cenaze töreninden.





Bir tarafta festivale katıldığı, gönlünce eğlendiği için dejenere olmakla, kültürünü tanımamakla suçlanan cıvıl cıvıl bir gençlik kitlesi. Diğer tarafta sarıklı cüppeli, kara çarşaflı bir güruh. Ama hepsi T.C. kimlikli ve bu ülkenin vatandaşı. İşte Türkiye gerçeği. Gönül isterki festival görüntüleri çoğalsın (hatta festivaller çoğalsın, her şehre yayılsın, Adana'da da rock festivali olsun-dur dağılma, konuya dön), Fatih'te ki gibi görüntüler azalsın, yok olsun ama işte böyle bir karışımdan oluşuyor bu ülke.

Pazar, Eylül 03, 2006

Bitti



"Hep denedin hep yenildin. Ne önemi var?
Yine dene yine yenil. Daha iyi yenil.." *
.
.
.
Herşeye rağmen yine denedim. Son kez.
.
.
.
Ve, bitti
.
mi?
.
.
:,(


* Samuel Beckett

Perşembe, Ağustos 31, 2006

Hoşgeldin



Hoşgeldin Ece bebek. Ne iyi ettin.
Senin bu annen var ya, lisede saçlarını kısacık kestirip dik dik yapar, kulaklığını takıp derste Nirvana dinlerdi, hatta bir keresinde koridorda bağıra çağıra "rape me" yi söylemiştik, millet garip garip bakıp gülmüştü. Sözlüğe bakmayı akıl ettik de anladık neden baktıklarını. Dur daha bu kadar da değil, sevgili annen patenlerini takıp Kızılay'da gezerdi, Roadhouse'a gidip Prodigy dinlerdi. Koluna kocaman bi dövme yaptırdıydı da, deden görmesin diye yazın ortasında kollu bluzlar giydi yıllarca evde. Bakma şimdiki haline, sonradan ciks oldu o öyle :p

Blog etiği mi? O da ne :)



Ben bu blog etiği mevzusunu anlayamıyorum bir türlü. Blog sahibi olmak son derece basit bi şey, isteyen herkes blogspot'tan, wordpress'ten, blogcu'dan veya ordan burdan bi sayfa alıp, yazı yazabiliyor. Bu durumun blog sahibine sağladığı ne bi reklam geliri var ne de sosyal bir misyonu. Okuyucu olarak yazıya ekleyeceğin bir şey varsa yorum yazarsın veya yazılan postta verilen bir bilgi yanlışsa doğrusunu bildirirsin. Ama bunu bir formata oturtmaya çalışmanın, blog dediğin böyle olur, şöyle olmaz demenin, veya blog yazılarını edebi bir akım haline getirmenin ne gereği var ki? Özellikle de şahsi özelliği olan bloglarda isteyen mayolu fotograf koyar, isteyen ayak fotografı, isteyen ne yiyip ne içtiği yazar, canı isteyen de politik görüşünü aktarır. Zaten çiçek böcek anlatan da var, çocuğunun her saniyesini aktaran da var blog aleminde. Buna sınır koymak veya eleştirmek de kimsenin haddine değildir diye düşünmekteyim. (Hukuka aykırı durumları konu dışı tutuyorum.)

Bu sayfayı alırken hiç de öyle reyting alsın, herkes okusun, bi sürü yorum girilsin felan gibi bir niyetim yoktu. Halen de yok. Zaten pek bakan da yok :) En yakın arkadaşlarım dahi 3 ay sonra öğrendiler. Canım ister yazarım, canım ister "delete this blog" derim. Bu kadar basittir bu iş. Kendime bir çevre edinmek, günden güne okuyucu sayısını arttırmak, diğer blog sahipleriyle tanışıp kaynaşmak gibi bir derdim de olmadığı için blog kardeşliği üyesi de değilim.

Peeh, rahat olun biraz yaw. İnternet diyoruz, özgürlük diyoruz, paylaşım diyoruz, keyfini çıkartın bunların. Boşuna germeyin kendinizi.

ps. Fotografın sahibini ve modeli bilmiyorum, google da tarama yaparken buldum.

Salı, Ağustos 29, 2006

5 YIL GEÇMİŞ

Bana öğretilen herşey,
Bana önerilen herşey,
Bana dayatılan yaşantı,
İşe yaramaz bir çöplük.
Yarattığınız sistemler,
Kullandığımız yöntemler,
Yaşamak istemem aranızda.
Belki de terslik bende,
Yapamadım bu düzende.
Kaçacak delik arar oldum,
Sürüngenler şehrinde.
Eğitilmiş köpekler,
Doymak bilmez maymunlar,
Yaşamak istemem artık aranızda!
BENDEN BİR RUHSUZ YARATMAYI NASIL BAŞARDINIZ,
BENDEN BİR HİSSİZ YARATMAYI NASIL BAŞARDINIZ
BENDEN BİR UYUMSUZ YARATMAYI NASIL BAŞARDINIZ
BENDEN SİZDEN BİRİ YARATMAYI NASIL BAŞARDINIZ
Yaşamak istemem artık aranızda

YAVUZ ÇETİN

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Bardak mı dediniz?


Bulaşık yıkarken farkettim ki evde gereksiz bir bardak fazlalığı var. Bardaklar bu kadar bol olunca her çaya, her kahveye, her suya ayrı bardak kullanılıyor ve o bardaklar evin bilimum yerlerinde (çalışma masasında, yatağın başucunda, çamaşır makinesinin üstünde, banyo aynasının önünde, salonda sehpanın üstünde, mutfak tezgahında veya yemek masasında) birikiyor. Üşenmedim saydım ve tek tek fotografladım. Kalemlik niyetine kullanılan kupaları ve utanıp da çekmediğim kahve fincanlarını da sayarsak eğer tam 87 adet bardak var evde!!! Merak edenler buraya bakabilir, veya buraya, veya buraya, veya buraya, veya buraya, veya buraya, veya buraya....

Perşembe, Ağustos 24, 2006

Chroma the birthday girl















Bunu yapan bunlarla yaptı:
Kimyaspor ekibi; Yorkun; Dinemiz patisserie; ManituWRZL; Süleyman Hoca Efendi ve Fatima Sultan; Ouz ve pıtırcık

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Rahat bi nefes aldık

Hacettepe Üniversitesi - Biyoloji Öğretmenliği'nde okuyacak olan bir kızın ablasıyım artık. Her sonuca hazırdık, puanı çok yüksek olmadığı için herhangi bir programa yerleşemediniz yazısı çıkacağını düşünerek açtım ösym sayfasını. Ama yanlış düşünmüşüz :)
3. tercihiydi. Hem öğretmen olmak istiyordu, hem biyolojiyi seviyordu. Daha ne olsun. Sevinçten ağlamakta şu anda telefonun öbür ucunda. Üstelik Almanca okuyacak, iki dil birden öğrenmiş olacak. Ben buna daha çok sevindim.
En yakın arkadaşlarından biri Hacettepe Biyoloji'yi, diğeri Hacettepe Kimya Öğretmenliği'ni, bir diğeri Fizik Öğretmenliği'ni kazanmış.
Oh, içimiz rahatladı valla. Teşekkür ederim zortuk sopranom. Süper bir doğumgünü hediyesi oldu!

Salı, Ağustos 22, 2006

Homofobi

Girizgah:
1. İşyerim evime pek bi uzak olduğundan dolayı her gün yaklaşık 2,5 saatini serviste geçiren bir kişiyim. Bu nedenle servise günde 5 tane gazete alırız ve gidiş gelişlerde o gazeteleri magazin haberleriyle beraber hatmederim. Dönem dönem de kitap okurum. (Tabi kimisi uyumayı tercih eder.)
2. Hıncal Uluç'u pek sevmem ama takdir ederim. Ülkenin en popüler gazetelerinden birinde hergün yarım sayfa yazı yazmanın kolay olmadığının farkındayım. Üstelik sadece tek bir konuda değil, dereden tepeden. Biraz ekonomi, biraz spor, biraz kültür sanat. Hemen her konuda yazmışlığı vardır heralde. 1 numaralı başlıkta açıklamış olduğum gazete okuma sürelerinin hergün 10 dk. sı Hıncal Uluç'a aittir. Bu bende alışkanlık olmuştur.

Ve sadet:
İzinli olduğum dönemde Hıncal Uluç şöyle bir yazı yazdı. Yazar, normaldir, o her konuda yazar. Enteresan olan ise gazetede hemen o sayfanın yanındaki sayfada da şöyle bir haberin oluşuydu.

Bekleyelim görelim bakalım ne olacak dedim. Gerçi ne olacağını zaten tahmin ediyordum. Sonucun ne olduğu da şurada yazıyor.

Eşcinsel değilim, hemcinslerime karşı eğilimim hiç olmadı, kız veya erkek hiç eşcinsel arkadaşım olmadı. Ya da belki oldu ama ben bilmedim. Tahmin yürüttüğümüz, uzaktan gözlemlediğimiz durumlar oldu ama gidip de soramadık tabi. Ve hep kafamın bir köşesinde şu soru durdu: Bir çocuğum olsa ve ileride bana eşcinsel olduğunu söylese ne yaparım? Cevap basit aslında: O mutlu olduğu müddetçe ben de mutlu olurum.

Ama bunu gerçekten uygulamaya koyabilir miyim? Sanırım evet.

Homoseksüelliğin hastalık veya sapıklık olduğunu düşünmüyorum. Ama farklı bir beyne sahip olduklarına inanıyorum. Bir kere son derece yaratıcılar. Dünyaca ünlü modacıların, şarkıcıların, tiyatrocuların eşcinsel olmaları bir tesadüf olamaz herhalde. Bir eşcinselin çocuk yaştan itibaren ruhunda fırtınalar estiğini, hissettikleriyle kendisine öğretilenler arasındaki farkı kimseye soramadığı için kendi kafasında sorgulamasının getirdiği huzursuzluğu tahmin etmek pek de zor değil. Ve sanırım ruhlarındaki bu gelgitler nedeniyle bu kadar yaratıcılar. Benim anlayamadığım esas nokta, mitolojik hikayelerde bile yer bulduğuna göre yüzyıllardır insanlığın bir parçası olan bu olguyu, insanoğlunun kabullenmekte neden bu kadar zorlandığı?

Bir de gece otobanlarda gördüğümüz, TV haberlerinde izlediğimiz, bir önceki paragrafta açıklamaya çalıştığım profilin dışında kalan bir transeksüel grubu var ki bu gruptaki kişiler tıp biliminin de ilerleyişiyle birlikte (hadım edilenleri saymaz isek eğer) son 20-30 yıldır dünyadaki yerlerini aldılar. Kendi halinde yaşayanları konu dışı tutarak, bir kısmı -yani bu özelliklerini gelir kaynağı olarak kullananlar- tavır,davranış ve cümleleriyle gerçekten çok irite edici, rahatsızlık vericiler. Aynı ortamda bulunmak istemem. Gerçi aynı şekilde davranan "gerçek" kadınlar da var ama konunun o kısmına girmeyeceğim.

Sonuç:
Başlıkta öyle yazılı ama homofobik değilim. Durup dururken neden bu konuda yazma gereği hissettim, bilmiyorum. Galiba 3 gündür Radikal'de yayınlanan yazı dizisinin etkisi var biraz.

Perşembe, Ağustos 17, 2006

BUNGEE

"Yapmadığınız bi bu kalmıştı! Onu da yapın tam olsun. Siz benim yüreğime indireceksiniz" dedi annecik. Ama biz (yani kardeş ve ben) onu da yaptık. Sonuç: Anne hala hayatta :) Yüreğine de baktık, inen bir şey yoktu.



Yer: Antalya- Lara plajı. Biz bunu yapalı 14 gün oldu ama ben çok yoğun bir kişi olduğumdan dolayı ancak yazabildim. Yanarım yanarım da bi poz fotoğrafım olmadığına yanarım. Videosu çekilen kişi kardeş. Çeken ise benim ama önce o atladığı için yukarıda beni çekecek kimse kalmamıştı :( Neyse ki sertifika (!) verdiler de bi şekilde belgelendi benim durumum.

Bungee yapacaklara bi çift sözüm var, kuleye çıkmadan evvel hiç bir sağlık sorununuz olmadığına dair bir belge imzalıyorsunuz. Yukarıda kalbiniz yerinden çıkacakmış gibi gümlüyor. Atladığınız ilk anı hatırlamıyorsunuz. Zaten kendiniz atlamıyorsunuz, yanınızdaki görevli sizi hafifçe itiyor. Birden çığlık atıp havada salınırken buluyorsunuz kendinizi. İlk gün pek bir şey yok ama sonraki iki gün boyun ağrısı ve sırtta hafif bir ağrı ile geçiyor. Bir de benim ayak bileklerime taktıkları ağırlığı biraz fazla sıktılar galiba ki, yaklaşık 10 gün bileğim sızladı. Ama değer. Gene yapar mıyım sorusunun cevabı ise "evet" oluyor.

Bungee'yi saymazsak eğer, kahvaltı et, gazete oku, denize gir, duş al, öğlen yemeği ye, okey oyna, tekrar denize gir, duş al, kitap oku, akşam yemeği ye, biraz sohbet muhabbet, sudoku çöz ve yat döngüsü içerisinde geçti 9 gün. Bana kalsa 2 gün yeterdi ama işin ucunda yıl boyu doğru düzgün görüşülemeyen bir anne olunca süreyi biraz uzatmak gerekiyor. Zaten doğuştan dibi tutmuş bir tene sahip olan ben, şu an karanlıkta görülemeyecek kadar karardım. Dinemiz ile yanyana durunca İstanbulspor bayrağı gibi oluyoruz.

Tatilden evvel sudokunun ne olduğunu hiç bilmezdim. Yani sağda solda çok duydum, çılgınlık düzeyine ulaştığını görüyordum ama ne ki bu diye bakmamıştım hiç. Aman o ne güzel bulmacaymış öyle! Can sıkıntısına birebir. 2 sudoku en az 1 saat oyalıyor. İlk bir kaç deneme başarısız oldu tabi ama artık samurai sudoku bile elimden kurtulamaz.

İşyerinde ise ISO 14001 & OHSAS 18001 hazırlıkları tam gaz sürmekte. Önümüzdeki ay gerçekleşecek olan esas denetlemeyi de geçtikten sonra herkes rahat bir nefes alacak.

Ve son olarak, special thanks to OIBYRD.

Perşembe, Ağustos 10, 2006

Çok şey var yazacak

Bayağı bir zaman geçti aradan, birikti pek çok konu ama bunu bekletmeden yazacağım.
Milliyet'te dün "Türkiye'nin Gerçek Yıldızları" isimli yeni bir yazı dizisi başladı. Herbiri kendi dalında dünya çapında çalışmalar yapmış akademisyenleri ve çalışmalarını tanıtıyorlar. Bence çok geç bile kalındı bu konuda. Sabah akşam magazinle yatıp kalkan, haber=magazin diyen, para sahibi veya baldır-bacak sahibi olması dışında başka bir özelliği olmayan şahısların köpeğinin ismini bile bize öğreten medyada birilerinin bunları da yazması hoş tabi ama aynı gazetenin internet sayfasında bu yazı dizisinin ilk sayfada yer almaması, dün dizi hakkında yaptığım olumlu 2 yorumun bir türlü yayınlanmamış olması garip geldi doğrusu.(ki sanırım pek çok kişinin yorumu yayınlanmadı, zira böyle bir konuda gerçekten sadece 6 kişinin yorum yapmış olduğuna inanmak istemiyorum)
Tamam, sadede geldim. Bugün o yazı dizisinde üniv yıllarında heyecan ve azmine hayran olduğum, gençlerle iletişimine gıpta ettiğim, bir pire kadar aktif olmasına, sürekli bir şeyler için koşturmasına rağmen nasıl olur da kilo veremez :) diye merak ettiğim biyokimya hocası Adil Denizli vardı. Biz onu zaten tanıyorduk da bilmeyenler de öğrenmiş oldu. Linki aşağıda:

http://www.milliyet.com.tr/2006/08/10/guncel/agun.html

Kendisi aynı zamanda benim bitirme ödevim için Cibaron Blue F3GA takılı Polihidroksietilmetakrilat (P-HEMA) mikro küreciklerimi de üretmiş olan kişidir. Bu vesile hem kendisine tekrar teşekkür edeyim, hem de rahmetli Ömer Hoca'yı (Prof. Dr. Ömer Genç) yadedeyim istedim.
Bir de Adil Hoca'nın yanında duran Müge isimli şahsiyeti akşam arıyayım da bi gülelim bol bol, ne komik çıkmışın kız sen diyeyim :)

Ben eminim ki Hacettepe Kimya'da daha pek çok hoca var, ilham alınması gereken. Umuyorum sıra bir gün onlara da gelir.

Ayrıca yazılmak için zaman bekleyen konular:
-Antalya'da tatil,
-Bungee Jumping,
-Duygu Asena,
-Yaşlanmışlık hissiyatı,
-Sudoku hastalığı,
-Ve bi kaç bişey daha var hatırlamıyorum şu an.


Edit1. Aynı yazı dizisi içerisinde bugün de Rıdvan Hoca'yı anlatmışlar. Kadrosu Kimya Öğretmenliği'nde olmasına rağmen bizle de çok çalışmıştı :) 12.08.06